12 Eylül’den 45 yıl sonra: İNKâR ve CEZASIZLIK DOSYASI
45 yıl önce bugün İrfan Çelik, tutuklu bulunduğu askeri cezaevi koğuşundan Binbaşı Adnan Özbay’ın komutuyla sorguya alındı. Sorgu nerede yapıldı tam bilgisi kimsede yok. Ama dövülüp, ölümle tehdit edilip koğuşuna getiriliyor. 12 Eylül günü akşamüstü tekrar alınıyor. O andan itibaren nerde olduğu yine bilinmiyor ama işkenceli, ölüm tehditli sorgu işlemlerden geçtiğini biliyoruz. Çünkü 13 Eylül akşamı eski koğuşa getirildiğinde koğuşta bulunan tutuklu Hüseyin Karakuş de aynı süreçten geçip gelmiştir. İki tutsak yaşadıklarının bilgisini paylaşmış, darbe üzerine konuşmuş ve sonunda ve nöbetleşerek yatmaya karar vermişler. İlk nöbete talip olan İrfan, Karakuş’un yerine de nöbete devam etmiş. Hüseyin 14 Eylül sabahı 7’de karavana gürültüsüne kalktığında İrfan’ı iç kapının önünde asılı bulmuş, askerleri haberdar etmiş. Nöbetçi personel geldiğinde İrfan revire kaldırılmış.
Revirde ilkin tutuklu doktor Hürriyet Akın, belki kurtulur diye düşünerek kalp masajı yapmaya girişir. Akabinde cezaevi doktoru gelir ve ölüm tespiti yaparak, işlemi durdurur. Buradan sonra devreye İrfan Çelik’i de tutuklamaya sevk eden savcı Erdoğan Savaşeri girer. Tutuklu Hüseyin Karakuş ile başlayıp erler ve nöbetçi subayların ifadeleriyle “ölümün intihar” olduğu kanaatini oluşturacak şekilde bir ölüm tutanağı düzenlenir, imzalanır. İfadeler, o gece 5 Nolu koğuşa kimsenin girip çıkmadığına dair askerlerin tanıklığı, “ası”yı, görüntüye göre gerçekleştiren malzemenin içinde İrfan Çelik’in kemerinin olması ve Hüseyin Karakuş’un hiçbir gürültü duymamasına dayandırılarak, “ölümde üçüncü şahısların rolü olmadığı” tezine dayanak yapılacak şekildedir. 15 Eylül 1980 tarihli ilk otopsi, kaldırıldığı morgda yapılır; “ölümün sebebi, larinks kemiğinin kırılması” olduğu, “sağda solda olan eski ekimoz izleri var” diyen bir rapor çıkarılmıştır. Aynı gün, cezaevi müdürü Adnan Özbey’in ifadesini alınıp dosyaya eklenir.
15 Eylül günü, bulunduğum 1. Ordu Komutanlığı tutukevinde sabah yoklamasında gelen askeri ekip tarafından götürüldüğüm cezaevi müdürü odasında bana eşimin öldüğü bildirildi. Savcı Savaşeri ile tartışmalı bir görüşmenin ardından ifademi ya da yazılı itirazımı almadı ve itirazınızı, “Adli Tıp Meclis’in son incelemesine yapabilirsiniz ancak” deyip görüşmeden ayrıldı. O gün talebim üzerine 1. Ordu komutanlığının bilgisi dahilinde Cezaevi yönetimi tarafından Gülhane’deki morga gönderildim. Eşimi bir battaniyeye sarılı olarak yere koymuşlardı. Yüzü açık, buz gibi soğuk beden pek çok yerden kesilip biçilmiş, kalın iplerle dikilmişti. Bakabildiğim kadarıyla yüzünde, sağında solunda pek çok yara-bere, morluk ve dayak izleri vardı. Oradaki görevlilerde bana, kesin sonucun Adli Tıp Meclis raporunda yer alır, dediler.
Aynı gün annem, ertesi gün babam ile görüştürüldüm. Annem çok korkmuş panik halindeydi. Babam Davutpaşa kışlasında Adnan binbaşıyla kavga etmişti. Morali çok bozuktu, ağlıyordu, yine de cenaze işlemlerini üstlenerek gitti. 17 Eylül günü gerçekleşen cenaze törenine katılmam ise engellendi. Cenaze dönüşü görüştürüldüğüm aileler ve babam, komutanların kendisini cenazeyi hemen kaldırmaları için ihtarda bulunduklarını, o yüzden beni bekleyemediklerini söylediler. Yani eşimin yaşamının yok edilmesi yanında onu uğurlama hakkım da gasp edilmişti. Davutpaşa Cezaevi idaresinin baş tanığı Hüseyin Karakuş ile görüşme talebim de uzun süre gerçekleşmedi. Aylar sonra kapı önü bir görüşme sağlandığında Hüsyin’den, gece nöbeti meselesini ve 13 Eylül günü işkenceden getirilen İrfan’ın kendine ertesi sabaha kadar düşünme payı verilerek “ya konuşacaksın ya da öldüreceğiz seni, karını da aldık, o da elimizde” denilerek tehdidin katmerlendiğini öğrendim.
Artık senaryo tamamdı, İrfan Çelik’in ölümüne dair yapılacak tek işlem, Adli Tıp Kurumunun raporunun çıkması olacaktı. Böyle bir rapor bana aynı savcılıkta gösterildi. Rapor ölüm gerekçesini aynı kabul ederken, vücuttaki ekimoz ve benzeri işkence izlerini tespit ediyor ve “ölümde üçüncü şahısların dahli olmamıştır” fikrini teyit ediyordu. Ayrıca dosyada yer alan belge, bilgilerden gerekli gördüğüm notları aldım. Kül tablasında bulunduğu söylenen paramparça edilmiş kağıtlardan yalnızca iki sözcük seçebildim. Biri, Adnan, diğeri faşist. Dosyayı inceledikten sonra koğuşuma döndüğümde bu notlardan yola çıkarak Adli Tıp kurumu ve savcılık işlemlerine itiraz dilekçemi hazırlayıp Tutukevi Müdürlüğü eliyle itiraz hakkımı kulandım. O sıralarda avukatım yoktu sonra Metris’e sevk edildim ve uzun zaman itirazımın sonucunu takip edemedim. Cezaevi yönetimi ve Savcılık tam bir sessizliğe gömüldü. İrfan Çelik’in ölümü için devletin diyeceği her söz bitmiş demek ki, bana hiçbir yanıt verilmedi. Ta ki, Savcı Savaşeri, 14-15 Eylül 1980 tarihli ilk ifade ve ölüm tutanağını kalıcı belge haline getirip 1982 yılı Kasım ayında “Kovuşturmaya Yer Olmadığı” kararı verene kadar. Savaşeri, iki yıl dört ay sonra ilk iki günkü işlemleri ve ilk otopsi raporu dışında hiçbir yeni soruşturma yapmamışken niye kararı bu kadar geciktirmişti? Oysa Davutpaşa Cezaevinde kalan pek çok tutuklunun, İrfan’ın öldürüldüğüne dair iddiaları vardı, ifadesi alınanlar tehdit edilmiş miydi diye şüpheleri vardı. Hatta o gece görevli başkaca askerler, “o gece bir arkadaşınız öldürüldü” iddialarını devrimci tutuklulara vermişti. Dahası, cezaevi yönetimi, bütün koğuşlara girerek, “İrfan’ı biz öldürdük, konuşmayan herkesi böyle öldüreceğiz” diyerek tehdit ettiğini, çok sayıda tutuklu açıklamıştır.
Davutpaşa’daki olaylar 1980, 28 Ağustos günkü basında, ailelerin basın açıklaması nedeniyle yer almıştı. (Kaynak, aynı tarihli Cumhuriyet Gazetesi.) Son günlerinde, kendine gizli bir yol bulup gönderdiği bir mektupta İrfan olası gelişmelerden beni mealen şöyle haberdar etmişti: “Bu adam- Adnan Binbaşı- düşman bellediklerini çekip vurduran bir tip. Benim durumum belli değil. Seni seviyorum ve yine seninle yaşamak istiyorum. Ama kendini her türlü sona hazırlamalısın” diyordu. Aynı mektupta grev günlerinde babamın görüşüne geldiğini, konuşmadan onu geri çevirdiğini yazmıştı: “Babana kötü davranmak zorunda kaldım. Çünkü, faşist binbaşı onun asker olmasından yararlanarak beni onunla görüştürerek eylem kırıcısı olmamızı sağlamak istiyordu.”
İrfan Çelik Cezaevi temsilcilerinden biri o sırada. Diğeri Hakan Karakuş olaylara daha yakından tanık. 12 Eylül’ün hemen öncesinde bir görüşmeye birlikte gidiyorlar. Hakan o görüşmeyi şöyle anlatıyor: “Hava çok sertti. İrfan ile bir gün görüşmeye gidip dönemeyeceğimizi düşünüyorduk hep. Görüşmelerde Adnan Binbaşı bize: ‘Yakında göreceksiniz. Yakında görüşeceğiz, hesaplaşacağız. Sizden çok çektim. Bunlar yanınıza kalmaz’ diyor. ‘Siz çarpıtıyorsunuz gerçeği, temsilcilik yapmıyorsunuz. Buraya başka amaçlarla geliyorsunuz… Allah bana o günleri gösterecek’ gibi şeyler söylüyordu. Adam beni konuşturmayın, gibi şeyler söylüyor. Yani neredeyse ağzından kaçırıyor. Bunu İrfan ile konuştuk. İrfan, ‘bu adam boşuna konuşmuyor, bir şeyler dönüyor. Ya yetki aldı ya da daha başka planlar var’ dedi. O günlerde iki şey oldu. Hasta bir arkadaşı hastaneye götürmediler. Slogan attık, bağırıp çağırdık. Adnan geldi. İrfan ile ben adeta Adnan ile hesaplaşma içindeyiz. Tutukluların kendi aralarında kurdukları disiplin gereği başka kimse karışmıyor. Bu durumda Adnan’ın öfkesi, kini artıyor. İntikam planlarını güçlendiriyordu. İrfan da ben de bu sırada net ve tereddütsüzdük. Bedeli belliydi, biliyorduk ve bekliyorduk.” (Devrim Hamalı, s.273-274)
Bu koşullar altındayken 12 Eylül askeri Darbesi gelir. Cezaevi yönetimi, özel olarak müdür Adnan Özbay, hemen o gece sabahın 5’inde megafonla tutuklulara, her türlü hakaret ve tehdidi yağdırır ve “sayıma büyük bir zevkle” gelirler. Hakan Karakuş, “Sanki bir katliam öncesi sevinci, telaşı ve hazırlığı, vardı ve “hazır durun, sorguya alacağız”, dediler. Bu durumda biz ne yapacaktık? İdareyle ilişkilerimizi nasıl ayarlayacaktık, bunları tartışmaya başladık. Eski tutuklulardan biri, “duvar dipleri günleri başladı” der. Duvar dipleri, kurşuna dizilmektir 12 Mart dönemindeki tutsaklar için. Boyutlu bir saldırı olursa basit konularda bahane vermeyelim dedik. Ama ‘asli konularda taviz vermeyim, dedik”, diyor. Fakat baskıncıların, sorguya adam alma açıklamasına o gün bir tavır geliştirmediklerini vurguluyor. Bu önemli bir durum. Çağrılanlar ve tabii İrfan Çelik de çağrıldığında gidiyor. Oysa o güne kadar, kimseyi sorguya vermemek için direniyor alt koğuşlardaki tutuklular. Hakan Karakuş bunu sonra çok düşünüyor. “Belki bir kroke hali belki de artık hepimiz kendimizi şubede saydık.” 12 Eylül faşist darbesinin ilk günden yarattığı “ölüm bekleme” atmosferi ve nesnel durum budur.
İrfan Çelik’in ölü bulunduğu 14 Eylül sabahın nöbetçi askerlerinden biri, “bir tutuklunun o gece öldürüldüğü haberini veriyor. Tutuklu Hüseyin Yurtsever’e: “O gecenin son nöbetçisi, çorba dağıtımından önce bizi uyandırdı. ‘Bu gece bir arkadaşınızı öldürüp astılar’ dedi bize. Biri Trabzonlu bir çavuş, diğeri Bingöllü (Kiği’nın Elmalı köyünden) bir asker”. (Devrim Hamalı, s.297)
Tutuklu yakını İsmet Yurtsever de tehdit edilir, bir görüş gününde. “Cunta sonrasında ilk görüşmeye gittik. Kapıda içeride birinin katledildiğini duyduk. O gün yanımda İrfan Çelik’e verilecek eşyalar vardı. Eşyaları tutuklu yeğenlerime verecektim. Onlar bana başka bir poşet daha verdiler. Zazaca, ‘İrfan Çelik katledildi’ dediler. O kadar konuşabildiler. İki hafta sonra gittiğimde, ölüm nedenini sordum. Görüşten çıktığımda bir yüzbaşı, İrfan’ı tanıyıp tanımadığımı, nereden tanıdığımı sordu. Hayır deyince, beni tehdit etti: İrfan gibi seni de öldürürüz, dedi. Beni ikinci kata çıkardı. Bir odaya koyup sandalyeye oturttu. Oraya Adnan binbaşı geldi. Onu, her görüşte kapıda biz ailelere nutuk atıp tehdit ettiğinden tanıyordum. Sorguya çekti beni, seni de İrfan gibi öldüreceğiz, dedi ve gitti. Yüzbaşı, seni tutuklatırım, yaşlısın diye yapmıyorum, dedi ve gitti.” (Devrim Hamalı, s.302)
Hikmet Şenses, açlık grevinden sonra hastaneye kaldırılmış. Darbeden sonra cezaevine yeniden getirildiğinde Adnan Binbaşı ile görüştürülüyor. Binbaşı diğerleri gibi onu da tehdit ediyor: “Bak İrfan’ı öldürdük, seni de öldürürüz. Bize örgüt evlerini vereceksin, gibi şeyler söyledi. Fakat bir şey yapmadılar, koğuşa verirken, akşam seni yeniden alacağız, dediler. Akşam almadılar. İdaredekiler bir tedirginlik içindeydi.” (age, s.333)
Volkan Yaraşır ve Zafer yılmaz; “O gece sabaha kadar kapı altından dışarıya ayna tutarak bakıyoruz. Sabaha karşı bir dalgalanma oldu. Askerlerde hareketlenme oldu. Sonuçta askerlerden, bir kişinin asılmış olduğunu öğrendik. Olaydan hemen sonraki sayımda bize söylenen şuydu: Birini öldürdük, sıra sizde. Sırayla hepinizi öldüreceğiz. Hazır olun. Askerler bizi böyle tehdit ettiler. Asılanın İrfan olduğunu, daha sonra koğuşumuza verilen Hüseyin (Karakuş)’den öğrendik.” (age, s. 334)
Hakan Karakuş, yaralı olarak hastaneden getirilip konulduğu koğuşa Adnan Binbaşının elinde halat gibi bir iple geldiğini ve kendisine, “Hakan, İrfan akıllı davrandı, kendi eliyle intihar etti, o kurtuldu. Şimdi sen sonunun ne olacağını biliyorsun. Sıra sende, dedi. Ben, demek ki öldürmeye başladılar, diye düşündüm. İrfan intihar etmez, siz öldürdünüz, dedim hemen. Adnan konuşmaya devam ediyor. Bu adam boş atmaz, diye bir düşünce de geçti aklımdan. Ama bir yandan da zaten bizi birer birer öldüreceklerdi. Demek İrfan’dan başladılar. Böyle konuşuyordum içimden. İnanmadın değil mi, diyen Adnan yanıma çömeldi. Neden inanayım ki, İrfan’ı siz öldürdünüz, diyorum yine. Adnan; yok yok, biliyorsun İrfan kafası çalışan bir çocuktu. Aklı başında bir insandı. İrfan zorlanmış. Birtakım şeyler araştırmış. Sen burada onları bulamazsın, ben ipi hazır getirdim. Al, ben askere talimat veririm. Sana müdahale etmezler, dedi, ciddi ciddi… Benimle dalga geçiyor diye düşündüm. Adnan çıkıp gitti. Bir iki gün sonra herhalde beni yeniden sorguya aldılar. Özellikle belden yukarıya, sırtıma vurdular. Sonra bir koğuşa koydular, Orta 2’de bağımsızların koğuşu. Girince ilk sorum; İrfan öldü mü, oldu. Evet, dediler. O zaman gözümün önünde her şey bir fil şeridi gibi geçmeye başladı. … Hepimizi ölüme zorlayacakları hatta sonunda öldürecekleri bir sürece giriliyordu. Onlar açısından İrfan’ın seçilmesi çok isabetliydi. İrfan kişiliğiyle, tavrıyla yapısı içindeki rolüyle bilinen, en azından isabetle tahmin edilen biriydi. Daha iyi bir seçim olamazdı.” (age, s.355-357)
Mehmet Ali adlı tutuklunun ifadesi İrfan’ın hedef seçilmesinin ana nedenini açıklayıcıdır: “Davutpaşa’da hayatımız hep operasyonla geçmişti. Adnan Binbaşı İrfan’a hep sataşırdı, sen anahtarlarını bile söylememişsin, diyordu iki de bir. Çok yoğun baskı ortamıydı. İrfan buraya mücadeleci bir tavır taşıdı. Konseyde, cezaevinde ilişkiler militanlaştı. Biz gençler çoktuk, çoğumuz basit işlerden gelmiştik. O hepimizden farklıydı. Kısa zamanda eğitim çalışmaları, yatma-kalkma düzeni, sigara-çay düzeni getirdi koğuşa. (s. 338/Devrim Hamalı-2001)
Sadece tutukluların beyanları değil, Davutpaşa Cezaevinin yetkili subaylarının ifadeleri de İrfan Çelik’in işkenceli sorgulardan geçtiğini, tecrit koğuşuna da özel hedef seçilerek alındığını kanıtlamaya yeter niteliktedir. En başta Adnan Binbaşı; tutukluları istediği gibi yönetmesini engelleyen, diğerlerine “baskı uygulayan” temsilci adlıları genelden ayırmak istediğini, 20-21 Ağustos tarihli operasyonu o yüzden yaptıklarını, buna karşı gelişen açlık grevini, buna sürükleyenleri tecrite almak istediklerini izah ediyor ve “Bu maksatla Hüseyin Karakuş ve İrfan Çelik’i ilk etapta 5. Koğuşa aldım” diyor. (Kaynak, Dava dosyası Sayı 1980/1956- Esas No: 1980/2956 Karar No: 1982/1159’dan aktaran MEÇ-Devrim Hamalı, s. 294-205).
Dış Emniyet Komutanı TP. Yzb. Şevket Sayar’ın savcılık ifadesi şöyle: “20 Temmuz’da cezaevinde isyan teşebbüsü… ve huzursuzluklarda İrfan Çelik elebaşı olduğundan, yanındaki Hüseyin Karakuş da daha önce … Askeri Hastanesinden kaçmaya teşebbüs ettiğinden ve beraber bulunurken aralarında herhangi bir sürtüşme olmadığından alt koğuş (5 Nolu) küçük olduğundan ikisini…” (14 Eylül 80, aktaran age, s, 295).
13 ve 14 Eylül nöbetçi subayı (İç Emniyet Gardiyan Komutanı) P. Asteğmen Selim Kızılçam: “İrfan Çelik’in kaldığı 5. Koğuşta cumartesi sabahına kadar (yani 13.9. 1980) 20-30 kişi kalıyordu. Daha sonra diğerleri Orta 2 kısmına alınmışlardı… İfadesi alınanlar tekrar koğuşa gönderileceklerdi. Hüseyin Karakuş ve İrfan Çelik’in ifadesi alındığı için bu sebeple gönderilmişlerdi.”
Son operasyona kadar gelen süreci ve 12-13 Eylül işkenceli sorguları atlayarak böyle anlatıyor subaylar. Savcı, Davutpaşa Cezaevi idaresinin bu pervasız itiraflarını bile soruşturmamıştır. Olayı soruşturan bir savcı, bu anlatıcıya operasyonu ne şekilde yaptınız, en nihayetinde ortada bir cenaze var! Cebir şiddet ya da tehdit var mı, diye sormaz mı? Davutpaşa Kışlasında ölüm tarihinde görevli askerlerin terhisi, tutukluların tahliye ya da başka cezaevlerine nakli, keza idare personelinin bile yeni açılan Metris cezaevine aktarılmış ve Davutpaşa kapatılmıştı. Ancak bu tarihten sonradır ki, Savaşeri, her şey “kontrol altına alındığı” bir sırada “Kovuşturmaya Yer Yok” kararı almış, aynı tarihli hazırladığı iddianameden, adam öldürme ve yaralama fiillerini, gerçek failler bulundu gibi bir belirlemeyle düşürmüştü. “Ölümü nedeniyle” de yargılama dosyasından İrfan Çelik’i düşmüştü!
Bu kadar bilgi bile Erdoğan Savcının, İrfan Çelik’in ölümünde suç ortağı gibi davrandığını göstermeye yeter. Çünkü kendisi, İstanbul Emniyet Müdürlüğünden, 15 günlük işkencelerden sonra huzuruna getirildiğimizde -7 - 8 Temmuz 1980 günleri-, her yerimizde işkence izleri açık seçik iken, üstümüz başımız dökülürken, İrfan’ın üzerinde kanlı yırtılmış gömleği, ayakkabılarında epeyce taşmış ayakları mosmorken işkence izlerimizi kayda geçmemiş, üstelik bir de “ben ne bileyim nerede oluştu bunlar” demişti. Dahası İrfan’ı yeniden şubeye göndermekle tehdit etmiş, fakat şimdi herkes tedbirini almıştır, diyerek onun da işe yaramayacağını öfkeyle söylemişti. Sonuçta, İrfan’ın ölümünü “intihar” vakası diye geçirmekten başka bir şey de yapmadı.
Bir de meselenin başlangıcında tutuklanma gerekçelerimizin uydurma olduğunu bile bile bizi tutukladı. Biz 25 Haziran’ı 26 Haziran’a bağlandığı saatlerde “şüpheli şahıslar” diye gözaltına alındık. 24’da Haziran’da İstanbul’da MHP’li bir aileye silahlı saldırı düzenlenmiş ve üç kişilik aile ölmüş. Emniyet, bu olayın failleri diye basına isimsiz olarak bizi lanse etmiş! Biz bunu bilmiyordu ve ağır işkenceli sorgularda bu iddiayı polis hiç gündeme getirmedi. Yazılı ifademiz alınırken bile sorulduğunu hatırlamıyorum. Ancak arada herkes gibi bizi de gözlerimiz kapalı bir-iki teşhise çıkardılar. Yine de ne olduğunu anlamadık. Nihayet savcılığa getirildiğimiz 7 Temmuz günü, 1. Şubede, “sizi çözemedik ama sizleri adam öldürme ve yaralamadan tutuklatacak tanıklar bulduk, fezleke hazırladık” diyorlardı. Biz bunu ciddiye bile almadık. O yüzden savcılıktaki ifademizde bile bir cümlelik iddiayı reddimiz yer almış olabilir. Zaten 7 Eylül günü savcılığa çıkarılamadık, bizi Selimiye Tutukevine gönderirken, İrfan, Selimiye’de erkek koğuşları olduğu halde Davutpaşa Cezaevi’ne göndermişlerdi. Adam öldürme meselesi esasen 10 Temmuz günü mahkemede karşımıza çıktı, biz bu iddiaların ihtiyaç üzerine üretildiğini söyledik. İrfan tecrübeli biriydi. Mahkemede hem polisin teşhis komplosunu hem de savcının bu komploya alet olmasını ağır başlı bir şekilde teşhir etti. O işkencecilerin eline dostlarımızı düşürmemek için kaldığımız adresi vermediğimizi, ayrıca kendisinin 20 aylık eski bir cezası nedeniyle sahte kimlik kullanmak zorunda kaldığını, benim de eş durumu nedeniyle sahte kimlik taşıdığımı, bunun yasal hakkımız olduğunu anlattı. Tanıklarımızı göstereceğimi vurguladı. Tutuklanırsak bile askeri değil, sivil cezaevine sevkini istedi hatta. Mahkeme heyeti bu çok akli açıklamalar karşısında gayet makul bir şekilde bize mealen; “Evladım biz de sizin bu işlerle ilgili olmadığınızı anlıyoruz ama sizi bu fezlekeye göre tutuklamak zorundayız. İlerde ikametgâh adresinizi verin ve o günlerde birlikte olduğunuz tanıklarınızı hazırlayın, ilk duruşmanızda burada bulundurun” dedi.
Olayların seyri içinde esasla ilgilenmeyen Savcı Erdoğan Savaşeri, İrfan için “intihar” vakası tutanağı dışında hiçbir işlem yapmamıştır. Tutukluluğumuzun 31. ayında ilk duruşmaya çıkarılan biz iki kadın tutsak alelacele tahliye edilmiştik! Sonradan çok düşündüm, demek ki, tahliyemiz bile İrfan Çelik’in ölümünün üstünü kapatma, konuyu gündemden düşürme çabasını yansıtıyordu.
Çünkü onlar, 12 Eylül askeri darbesinin yarattığı kara faşizm günlerinde hiç kimsenin olayın peşine düşemeyeceğini var saydılar. Evet zamanın pek çok işkence ve ölümün peşine düşmenin ne kadar tehlikeli olduğunu, o dönemin kayıp yakınlarının hareket edemez hale getirdiğini biliyordu. Bu yüzden 20 Ocak 1983 tarihinde Selimiye’de Sıkıyönetim Mahkemesinde görülen bu ilk duruşmada verdiğim, yeni soruşturma dilekçemi kabul etmemişlerdi. Daha sonra avukatım Kemal Keleşoğlu’nun yeni başvuru dilekçesi doğrultusunda da ilk KYO dosyası üzerinden, 1. Ordu Mahkemesi aynı şekilde karar vermiştir. Karar öncesi avukatım Keleşoğlu Adli Müşavir Albay Hanefi Öncel ile bir görüşme yapmış ve ondan “Bir komünist öldü diye subaylarımı yargılatacağımı mı sanıyorsun” tehdit cevabını almıştı. Yani devlet, devlet görevlileri açıkça işledikleri bir suçu örtbas etmek için elbirliğiyle çalışarak hem amansız işkenceleri hem de cezaevlerinde ki ilk siyasi cinayetini yargıdan kaçırıp üstünü örtecek her şeyi yapmıştır.
1990 yılı sonbaharında yeni bir soruşturma ve dava açma girişimim ise elimde olmayan nedenlerle akim kalmıştır. 2009 yılında avukatımın açtığı yeni davada da aynı muamele ile karşılaştık. 2010 yılında hem yerel hem Anayasa mahkemesi tarafından, sözünü ettiğimiz “kovuşturmaya gerek yok” dosyasına binaen ret ve mahkûm edildi. Yani devlet bu saatten sonra da konu mahkemelere taşındığında da hep Erdoğan Savaşeri’nin hazırladığı bu ilk dosyaya dayanarak yeni bir soruşturma yürütülmesi, cezaevi personelinin yargılanmasını engellemiştir.
Son olarak 20. 07.2010 tarihli AİHM başvurumuz oldu. AİHM, dosyayı 2011 yılında gündeme aldığını bildirdi ve geniş bilgi istiyor. Avukatım, bir mektupla süreci özetleyip AİHM’e cevap veriyor. Buna karşın devlet görevlilerinin her durumda işkencede ölüme sebebiyet verdikleri suçunu işledikleri, onca üstünü kapatma çabasına karşın kesin gerçektir. AİHM, birkaç yıl boyunca AKP iktidarının “12 Eylül yargılamaları” mahkemesinin sonucunu bekledi. Nihayet 2016 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına savunma istiyor. Devlet adına gönderilen savunma metni, İstanbul Emniyet Müdürlüğünün “üç adam öldürme, bir adam yaralama” sahte iddialı fezlekesiyle başlıyor! 45 yıllık işkence ve ölüm suçundan devleti firara ettirmek uğruna İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini bile tahrif edici bir küstahlığa sahip. Devlet savcı ve mahkemeleri aynı gerekçeyle İrfan Çelik’in ölümünün üstünü zaten örtmüştü, şimdi de AİHM savunmasında bir kez daha, zaman aşımı gerekçesiyle örtmeye, işkence suçunu da aynı şekilde inkâr etmekte, beni ve avukatlarımı zamanında harekete geçmemekle ve hatta tazminat talep etmemekle suçluyor!
12 Eylül Askeri Faşist Darbesinin devrimci güçlerini imha ve işkenceyle yok etme politikasının eseridir. İrfan Çelik, tanık beyanları yanında yetkili beyanlarında da açıkça görüldüğü üzere, bilinçlice hedef seçilmiş, onun etrafından, ondan başlamak üzere, 12 Eylül ve 13 Eylül günlerinde “ya konuşacaksın ya öleceksin” açık tehdidi, işkence altında tutmuş ve üstelik eşi olan benim de işkence olduğum gibi bir tehdidi ikinci bir ölüm çemberine sokmuştur. Bunu 13 Eylül akşamı Hüseyin Karakuş’a söylediği için biliyoruz. Onunla da yetinmeyip olaydan sonra “biz öldürdük” kabulü ile bütün diğer tutuklulara, “sıra sizde” demişlerdir. Demek oluyor ki Davutpaşa Kışlasındaki Askeri personel, baştan Adnan binbaşı, 12-13 Eylül işkenceli sorguya katılan Emin yüzbaşı dahil, bilerek isteyerek bir ölüm düzeneği kurmuşlardır. Şimdi devlet daha ilk başvurumuza savcı Hanefi Öncel’in, “Bir komünist öldü diye, subaylarımı mı yargılayacağım sanıyordunuz” çizgisinde AİHM’e yalan beyanlarda bulunuyor. AİHM’e yaptığımız başvuruyu da “zaman aşımını önleme” girişimi sayıyor. Ve ne yazık ki, devletin gerçekleri örtbas etme savunması bu kez AİHM nezdinde karşılık bulmuş ve AİHM Mahkeme karar metnine “adam öldürmüş sanık” polis fezlekesi girmiştir! 1985 yılından 2009 yılına kadar yeni bir başvuru yapmamış olmamız aleyhimize yorumlanarak davamız reddediliyor! Oysa aynı AİHM 2011 yılında bu davayı görüşmeye almıştı. O zamanda aradaki 26 yıllık boşluk vardı. Demek ki, AİHM bir süredir pek çok hak ihlali davasında yaptığı gibi, TC’nin gerekçelerine göre karar oluşturuyor.
Bu yalnızca bizim ve benim için 45 yıllık cezasızlık işkencesi değil, daha da gelecek hak ihlalleri karşısında en azında T.C. vatandaşlarını güvencesiz bıkamaya dönük yeni bir saldırı dalgasına yol açabilecektir.
Mukaddes Erdoğdu Çelik
12 Eylül 2025