Adaletin Cinsiyet İnfazı

Yazar Süreyya Şahin bugünkü köşe yazısında, ' Adaletin Cinsiyet İnfazı ' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Abone Ol

Adaletin Cinsiyet İnfazı

İnsanlık tarihi boyunca inşa ettiğimiz tüm medeniyetler, aslında tek bir kavramın etrafında şekillenir: Adalet. Ancak modern çağın karmaşasında adalet, artık herkesin üzerinde uzlaştığı evrensel bir değer olmaktan çıkıp, toplumsal grupların kendi meşruiyetlerini kanıtlamak için kullandıkları bir 'hak iddia etme' aracına dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya. Özellikle toplumsal cinsiyet tartışmalarında, adaleti bütüncül bir perspektifle ele almak yerine, onu belirli kimliklerin koruma kalkanı haline getirmek, toplumsal barışın zeminini sarsan tuzaklardan biridir. Oysa gerçek adalet, terazisinde kimin oturduğuna bakmaz; o, sadece terazinin dengesiyle ilgilenir.

Günümüzün sosyo-politik ikliminde toplumsal cinsiyet tartışmaları, genellikle iki kutuplu bir hak arayışı zemininde yürütülüyor. Bir yanda kadının tarihsel ezilmişliğine karşı geliştirilen haklı refleksler, diğer yanda ise bu reflekslerin gölgesinde kalan yeni nesil mağduriyetler.
Oysa medeniyet dediğimiz yapı, adaleti bir tarafın diğerine galibiyeti olarak değil, 'hakkın sahibine teslimi' olarak tanımlar. Adalet, öznesi değiştikçe eğilip bükülen bir kavram değildir, aksine her koşulda, baskıcı güçlere rağmen dik durması gereken ahlaki bir omurgadır.

Bir hak mücadelesinin derinliği, sadece kendi tarafının acılarını dert edinmesiyle değil, adaletsizliğin bizatihi kendisine duyduğu öfkeyle ölçülür. Mağduriyetleri yarışa sokmak veya onları cinsiyet temelli bir hiyerarşiye tabi tutmak, adaletin temel ruhuna aykırıdır. Bu bağlamda, vicdanın pusulası kimin konuştuğuna değil, neyin söylendiğine bakmalıdır. Ve bu bağlamda adalet ve doğruluk ilkesini merkeze alan hiçbir vicdanlı kadın mağduriyetin cinsiyetle hiyerarşik biçimde sınıflandırılmasına itiraz etmez çünkü etik tutarlılık hakikatin kim adına dile getirildiğinden çok neye işaret ettiğini önemser. Erkeklerin yaşadığı adaletsizlikleri kabul etmek kadınların kazanımlarını değersizleştirmek değil aksine adalet talebini ahlaki bir zeminde güçlendirmek demektir. Hak mücadelesinin meşruiyeti seçici duyarlılıktan değil ilkesel doğrulukta ısrar edebilmesinden doğar. Bu nedenle gerçek eşitlik taraf tutan değil, hakikati savunan vicdanları zorunlu kılar.

Bu perspektif, kadın hakları mücadelesini zayıflatmaz; tam tersine, onu evrensel bir 'insan hakları' zeminine oturtarak sarsılmaz bir meşruiyet kazandırır. Zira bir haksızlığa karşı çıkarken, başka bir haksızlığa göz yummak, savunulan tezin ahlaki zeminini aşındırır.

Toplumsal cinsiyet rollerinin sadece kadınlar üzerinde baskı kurduğunu varsaymak, sosyolojik bir eksikliktir. Modern dünyada erkeklik, bir yandan 'iktidar' ile özdeşleştirilirken, diğer yandan bu iktidarın getirdiği ağır yükler ve toplumsal beklentilerin yarattığı 'sessiz mağduriyetler' görmezden gelinmektedir. Özellikle hukuk pratiklerinde ve aile yapısındaki rollerde, erkeklerin karşı karşıya kaldığı yapısal eşitsizlikler artık daha yüksek sesle tartışılmalıdır.

Erkeklerin mağduriyeti toplumsal cinsiyet söylemlerinde sıklıkla tali ya da meşru olmayan bir başlık olarak konumlandırılmaktadır. Oysa aile hukuku uygulamaları zorunlu kamusal yükümlülükler ve erkekliğe atfedilen duygusal ketlenme normları erkekler için sistematik dezavantajlar üretmektedir. Bu gerçekliği dile getirmek kadınların tarihsel mücadelesini gölgelemek olarak algılanmamalı aksine adaleti kimlikler üzerinden değil somut eşitsizlikler üzerinden yeniden düşünme çağrısı olarak kabul edilmeli. Eşitlik bir cinsiyetin güçlendirilmesi pahasına diğerinin sessizleştirilmesiyle değil her bireyin mağduriyetinin ilkesel ve ölçülü biçimde tanınmasıyla mümkündür.

Özellikle boşanma sonrası nafaka, velayet süreçleri veya toplumun erkeğe yüklediği 'duygularını bastırma' ve 'mutlak sağlayıcı olma' zorunluluğu, bireysel psikolojileri ve toplumsal barışı tehdit eden bir boyuta ulaşmıştır. Bu noktada adalet, kimin daha çok mağdur olduğunu hesaplayan bir hesap makinesi değil, her bireyin kendine has yarasına dokunan şifa aracı olmalıdır.

Eşitlik, sadece yasal metinlerde geçen bir ibare değil, vicdanlarda yankı bulan yaşam pratiğidir de aynı zamanda. Bir cinsiyetin özgürleşmesi, diğerinin sessiz bir mahkumiyete itilmesiyle sonuçlanıyorsa, burada gerçek ilerlemeden söz edilemez. Dürüstlük, 'bizimkilerin' uğradığı haksızlık kadar, 'ötekinin' uğradığı adaletsizliği de savunabilme cesaretidir.

Yani adaletin cinsiyeti, partisi veya ideolojisi olamaz. Gerçek bir toplumsal uzlaşı, ancak her bireyin -cinsiyeti ne olursa olsun- maruz kaldığı somut haksızlığın ilkesel bir tutarlılıkla tanındığı gün mümkün olacaktır. Hakikat, tarafgirliğin ötesinde, her vicdanın borçlu olduğu tek mutlak değerdir.

-Adalet, bir tarafın kazanması için diğer tarafın feda edildiği bir oyun değil; her bireyin insan onurunun iade edildiği ortak bir paydadır.-

{ "vars": { "account": "G-DX375LT0W1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }