BRÜKSEL / MED GÜNDEM – Avrupa’ya göç eden kadınların yaşadıkları zorlukları Jinnews’ten gazeteci Filiz Zeyrek anlattı. Savaş, yoksulluk, baskı ve ayrımcılıktan kaçan kadınlar, Avrupa’ya doğru zorlu göç yollarına çıkıyor. Ancak sınırları aşmak onlar için yeni bir yaşamın başlangıcı değil, farklı mücadelelerin kapısını aralıyor. Gazeteci Filiz Zeyrek, Avrupa’ya göç eden kadınların karşılaştıkları zorlukları, verdikleri yaşam mücadelesini ve dayanışma hikayelerini paylaştı.

Kadınlar Baskıdan Kaçıyor, Ama Göç Yollarında ve Avrupa’da da Mücadele Bitmiyor

Dünyanın dört bir yanından Avrupa’ya göç etmek zorunda kalan kadınlar, yalnızca sınırları geçmek için değil, aynı zamanda baskı, savaş, şiddet ve ayrımcılıktan kaçmak için yola çıkıyor. Suriye’de savaşın ortasında kalan, Afganistan’da Taliban’ın yeniden iktidara gelmesiyle hayatları tehdit altında olan, İran’da kadın olmanın her an tehlike ve kontrol demek olduğu, Türkiye’de devlet, eş baskısı ve şiddete maruz bırakılmış kadınlar… Hepsi farklı coğrafyalardan, farklı kültürlerden gelmiş olsalar da paylaştıkları bir deneyim ortak: Kadın olmanın yükü, göç yolunda da sığındıkları ülkelerde bitmiyor.

İran’dan Belçika’ya: “Başörtümden Sesime Kadar Kontrol Altındaydım”

38 yaşındaki İranlı Bita Abedi, ülkesinde bir kadın olarak her şeyin korku üzerine kurulu olduğunu söylüyor. Onun sözleriyle, günlük yaşamın en sıradan anı bile baskı ve şiddetle gölgelenmiş durumda:

İranlı Bita Abedi

“İran’da kadın olmak, sürekli tehlike altında olmak demektir. Her gün rejim tarafından öldürülen ya da göz altına alınan kadınlarla geçer günümüz. İran'da başörtünü doğru bağlamadığında, yüksek sesle güldüğünde, kıyafetin ‘edepli’ bulunmadığında ya da araba kullandığında bile tehdit altında kadınlar. Bende o kadınlardan biriyim. Sevdiğim adamla evlenmeme dahi izin verilmiyordu. Parfüm sürmekten, ojeden, hatta kıyafetimin renginden korkuyordum. Çünkü her an bir erkek ya da kadın "ahlak polisleri" tarafından sorgulaniyordum. Onlara resmi bir belge göstermeden bir arabaya dahi binemiyordum. Her günümüz korkuyla geçiyor ve geleceğe dahi bir hayal kuramiyordum. İran'da ve İran gibi rejimler tarafından yönetilen ülkelerde kadının adı dahi yok. Tek duyduğumuz korku ve kaygı. Bu korkunun adı da ülkeyi yöneten yöneticilerdir.”

Kadınların her an gözaltına alınabileceğini, ellerinde telefonlarını dahi nasıl tutacakları dahi suç unsuru gibi gösterilebileceğini anlatan Bita, bu baskının sadece kendi hayatını değil, tüm kadınların yaşamını felç ettiğini söylüyor. Annesiyle aldığı karar ise hayatını değiştirmiş:

“Annem, kızını görmese bile Avrupa’da daha güvende olacağını düşündü. İran’da kalmam onun için daha büyük bir korkuydu. Böylece ailemin desteğiyle göç yoluna çıktım.”

Türkiye’nin İran’a yakınlığı nedeniyle güvenli olmadığını, mültecilerin kolayca iade edildiğini öğrendiklerinden dolayı Avrupa’ya yöneldiklerini söyleyen Bita, yolculuğun en zor kısmının ise ayrılık ve sınır geçişleri olduğunu dile getiriyor:“Sınır kapısında suçluymuşum gibi aşağılayıcı aramalara maruz kaldım. Cinsel istismara yakın muameleler gördüm. Bu anıları unutamıyorum. Göç süreci sadece maddi değil, ruhsal olarak da çok ağırdı. Vize almak için hayatımızın tüm birikimini harcadık.”

Belçika’ya ulaştığında ise yeni bir hayatın zorluklarıyla karşılaşmış:

“Göçmen olmak demek, dili bilmeden, işsiz, çaresiz ve görünmez bir şekilde sıfırdan başlamak demektir. Yalnızca dil değil, kültür de yabancı. Bir süre sonra çevremde insanlarla bağlar kurdum ama ayrımcılıkla da karşılaştım.

Bita’ya göre göç, özgürlük ve belirsizlik arasında gidip gelen bir hayat:

“Üç yıl oldu, hâlâ ikametim kabul edilmedi. Yasal olarak çalıştım, dil öğrendim, topluma uyum sağladım. Ama belirsizlik yüzünden ailemi ziyaret edemiyorum. Bu beni depresyonun eşiğine getiriyor. Yine de geçmişimden bugüne bakınca şunu söyleyebilirim: Ülkesinde her şeyden korkan bir kadından, kendisi ve ailesi için kahraman olmaya evrildim. Kadın göçmenlerin sesi duyulmalı, yalnızca mağdur değil, güçlü ve dirençli oldukları görülmeli. Bu güçlü ve başarılı kadın kendi ülkesinde şuan hissettiklerini hissetmesini isterdim ama maalesef rejim olduğu sürece bu hiçbir kadın için gerçek olmayacak.”

Bita, her şeye rağmen sığındığı ülkede imkanların daha çok olduğunu ve üzerinde gezen rejim polislerinin gözleri olmadan kadın hakları için mücadele etmeye devam ettiğini söylüyor:“Uzun bir zaman alacağını bilsem de dil eğitimi alıyorum, çalışıyorum, üretiyorum ve tüm zorluklara karşı bu ülkede kadın olarak kendimi yeniden inşa etmenin mutluluğunu yaşıyorum. Herşeye rağmen JİN JÎYAN AZADÎ.”

Türkiye’den Fransa’ya: “Göç Özgürlük İçin Zorunlu Bir Karardı”

34 yaşındaki Evîn Yemlihanoğlu, Türkiye’de hem kadın hem de politik kimliği nedeniyle büyük baskılar yaşamış. Henüz 15 yaşındayken ailesi tarafından zorla evlendirildiğini, eğitim hakkının elinden alındığını anlatıyor: “Kadın olarak susmam, itaat etmem ve çocuk doğurmam bekleniyordu. Zorla evlendirildiğim eşim şiddet uyguladı; kitap okuduğum için saçım yolundu, kaşım yarıldı. Hayatımın her alanı kontrol altındaydı. Bu koşullarda hem kendi geleceğim hem de çocuklarım için Avrupa’ya göç etmekten başka yol kalmadı.”

 Evîn Yemlihanoğlu

Göç kararı onun için kolay olmamış; çünkü en büyük acısı çocuklarını geride bırakmak olmuş:

“Bir anne için çocuklarını geride bırakmak en ağır yüktür. Ama kalırsam onların da benim de hayatım elimden alınacaktı. Göç, zincirlerimi kırma kararıydı. Yolda taciz, belirsizlik, güvensizlik vardı. Çocuklarımın hasreti yüreğimi parçaladı. Ama aynı zamanda yol boyunca kadınlarla kurduğum dayanışma bana güç verdi.”

Fransa’ya ulaştığında ise yeni bir mücadele başlamış. Avrupa’da da mülteci kadın olmanın zorluklarını şöyle anlatıyor:

“Dil bilmediğinizde görünmezleşiyorsunuz. İş bulmak, barınma, sağlık hizmetine ulaşmak hep ayrı bir mücadele. Bazı insanlar destek oldu, bazıları önyargılı davrandı. Burada da mülteci kadın kimliği bir bariyer. Özgürlüğü hissetsem bile zorluklar bitmiyor.”

Evîn için göç, kimliğini ve sesini yeniden bulma süreci olmuş:

“Evde susturulan bir kadındım. Türkiye’de kadınlar yaşamları boyunca ya eşleri, babaları, erkek kardeşleri hatta hiç tanımadıkları erkekler tarafından şiddet görüyor. Haklarını arayanların topluma katılmalarının önleri de devlet tarafından engelleniyor. Bilinçli bir kadın olmak istediğimde devlet baskısıyla karşılaşıyorsunuz. Bende bundan nasibimi aldım. Eşimin uyguladığı onca şiddetine rağmen Kürt kadın mücadelesine katılmak istedim ama bu isteğim öyle kolay olmayacaktı, eski eşim ve devlet baskısı buna izin vermiyordu. Gelmek zorunda kaldığım bu ülkede şimdi kendi kararlarımı alabiliyorum. Kültürümü ve dilimi yaşatıyorum, Fransızca öğreniyor ve üniversiteye hazırlanıyorum. Kadın örgütleriyle dayanışma bana güç veriyor. Ama mülteci kadınların hâlâ çoğu zaman ya mağdur ya da tehdit olarak gösterildiğini görüyorum. Oysa biz dirençliyiz, üretkeniz ve söz hakkımız var, bu umutla mücadele etmeye devam ediyorum.”

Çocuklarının geleceği ise en büyük umudu ve kaygısı:

“Burada yeni bir hayat kurdum, ama çocuklarım yanımda değil. Onların özlemi en ağır yüküm. Umudum, bir gün yanımda olmaları ve korkusuzca eğitim görmeleri. Avrupa’da da mülteci kadın olmak kolay değil, ama en karanlık anlarda bile yeniden doğmanın mümkün olduğunu öğrendim. Herşey öyle uzaktan göründüğü gibi değil. Gerçekten çok büyük riskler ve sıkıntılar çekerek burada düzen kurmaya çalışıyoruz ve hâlâ sürüyor bu. Kadın her yerde olduğu gibi burada zorluklarla karşı karşıya ama en azından ülkemdeki kadar katı değil her şey.”

Evîn, burada kendi kültüründen kadınlarla ve kadın örgütleriyle iletişimde olduğunu söyleyerek kadın dayanışmasının önemine değindi:

“Ben Türkiye’de isteyip de yapamadım Kürt kadın mücadelesinde aktif bir şekilde yer alıyorum ve bu beni daha çok güçlü kılıyor. Kendi ülkemde üretmeyi çok isterdim ama buna engel olundu, bu nedenle orada yapamadıklarımı burada yapmaya çalışıyorum. Kendi dilimle (Kürtçe) konuşuyorum, kendi kültürümü yaşatmaya çalışıyorum. Bu benim için gerçekten çok kıymetli.”

Evîn son olarak kendi gibi olan kadınlara şunları söylüyor:

“Benim gibi ülkesinden göç eden tüm kadınlara da şunu söylüyorum: Tabii ki hiç bir kadının kendi topraklarından koparılmasını istemem ama maalesef benim gibi göç etmek zorunda olan çok kadın var. Onlara şunu söylemek istiyorum: Biz nerede yaşarsak yaşayalım kendi kültürümüzden, davamızdan asla vazgeçmeyelim. Mücadelemizi her alanda büyütelim ve örgütlenelim. Birbirimizin sesi bir birine değince tüm dünyayı saracak ve kadınların hayatlarını değiştirecektir.”

Suriye’den Hollanda’ya Uzanan Bir Yolculuk: Sidra’nın Hikâyesi

Suriye’de devam eden savaş, en çok kadınları ve çocukları etkiledi. Kadınlar, ailelerini koruma mücadelesi verirken hem fiziksel hem de psikolojik baskı altında kalıyor. Eğitim, sağlık ve güvenlik gibi temel haklardan mahrum kalan kadınlar, şiddet ve göç yoluyla yaşamak zorunda oldukları belirsizliklerle yüzleşiyor. Bu durum, göç eden kadınların hayatını derinden etkiliyor ve onları ailelerinden, sevdiklerinden uzaklaştırıyor.

Göç yolculuğunun en zor kısmı, deniz üzerinden yapılan geçişti.

20 yaşındaki Sidra Alnayef, Suriye’den savaş nedeniyle ayrılmak zorunda kalan gençlerden biri. Savaşı doğrudan yaşamamış olsa da, ailesinden uzak kalmak onun hayatında en büyük etkiyi bıraktı.Göç yolculuğunun en zor kısmı, deniz üzerinden yapılan geçişti. Sidra, o günleri “sağlıksız ve güvensiz” olarak tanımlıyor. Yolculuk boyunca sağlık sorunları ve sürekli bir korku içinde olduklarını anlatıyor. Ancak sınır geçişlerinde hiçbir sorun yaşanmadığını, kurallara aykırı bir durumun da yaşanmadığını özellikle vurguluyor. Bu süreçte yanlarında bulunan bir kişinin sürekli manevi destek verdiğini de dile getiriyor.

Sidra Alnayef

Avrupa’ya yeni gelmiş bir kadın olarak Sidra, dil ve barınma konularında zorluklar yaşadı. Yeni bir kültüre uyum sağlamak, iş bulmak ve sosyal çevre oluşturmak onun için en büyük mücadeleler arasında. Yine de anadilini mükemmel konuştuğu ve kültürel olarak büyük bir değişim yaşamadığı için başka zorluklarla karşılaşmamış. Sidra,

“Beni en çok etkileyen şey ailemden uzak kalmak ve bilinmez bir geleceğin korkusuydu.”

Hollanda’daki hayatını “normal” olarak tanımlıyor. Bugüne kadar herhangi bir ayrımcılıkla ya da zorbalıkla karşılaşmamış. Çeşitli milliyetlerden insanlarla iletişim kurduğunu ve gerektiğinde yardım aldığını ifade ediyor. Sosyal medya hakkında ise eleştirel bir bakış açısı var:

Orada hem gerçekçi hem de gerçek dışı şeyler görüyorum ama çoğunlukla insanlar gerçekçi olanı paylaşıyor.”

Geçici koruma statüsünde olan Sidra, geleceği hakkında belirsizlikler taşıyor. Zorla geri gönderilme ihtimalinin olup olmadığını bilmediğini söylüyor. Yine de umutlu:Şu ana kadar geçici koruma altında olan insanlarda bir sorun görmedim. Ben de iyi bir gelecek görüyorum ve umuyorum.”Sidra’nın en büyük kaygıları eğitim eksikliği, yolsuzluk ve işsizlik. Ona göre bu üç sorun, toplumların istikrarını en çok tehdit eden etkenler.

Son olarak gençlere mesajı şu mesajı verıyor

Endişelenmeyin. Her duyduğunuz doğru değil. Kendiniz denemeden hiçbir adım atamazsınız. Bazen zor olabilir ama bu sadece başlangıç. Hepinize başarılar dilerim, umarım her şey istediğiniz gibi olur.”dıye sonlandırdı

Kadınları Güçlendirmek: Gudrun’un Perspektifi

Belçikanın basketı olan Brükselde bulunan Lıgo okullarında gorev yapan öğretmen Gudrun 20 yıldır eğitim alanında çalışıyor. Evli ve iki çocuk annesi olan Gudrun, özellikle kadınlarla grup çalışmaları yapmayı sevdiğini ve amacının kadınları güçlendirmek, toplumsal olarak bağımsız kılmak olduğunu belirtiyor. Gudrun, kadınlarla çalışırken gözlemlediği en önemli konunun, çoğunun toplumsal ve ekonomik açıdan desteklenmeye ihtiyaç duyması olduğunu söylüyor: Birçoğu çocuklarına bakmak, ev işlerini yürütmek ve aynı zamanda kendilerini geliştirmek zorunda. Bu nedenle eğitim ve rehberlik hayati önem taşıyor.”

Iş bulmak ve mesleki becerilerini geliştirmek

Gudrun Platteau

ABD İran'ı, İran Kuveyt'i vurdu
ABD İran'ı, İran Kuveyt'i vurdu
İçeriği Görüntüle

Kadınlara destek verirken, onların günlük yaşamlarını kolaylaştıracak yollar sunmayı hedeflediğini anlatan Gudrun, özellikle şu alanlara odaklandığını ifade ediyor: Çocuklarının okul hayatını desteklemek, okul ve imkanlar hakkında bilgi sahibi olmak, iş bulmak ve mesleki becerilerini geliştirmek. Ayrıca derslere geç gelmelerine ya da bazı etkinliklere katılamamalarına aile sorumlulukları nedeniyle saygı göstermek, motivasyonu korumak açısından çok önemli.” Gudrun’a göre kadınların güçlendirilmesi, yalnızca kendi yaşamlarını değil, çocuklarının hayatlarını da olumlu yönde etkiliyor. Kadınlar desteklendiğinde, topluma daha iyi entegre olabiliyor, çocuklarına yardımcı olabiliyor ve sosyal çevrelerini güçlendirebiliyor.

Kadınlara destek vermek sadece eğitim vermek anlamına gelmez

Kadınların karşılaştığı temel sorunlar yalnızca eğitim veya iş bulmakla sınırlı değil. Dil bariyerleri, kültürel uyum, sosyal izolasyon, ekonomik bağımsızlık eksikliği ve aile sorumlulukları hayatlarını doğrudan etkiliyor. Gudrun, bu nedenle sabırlı, saygılı ve ailevi durumlarını anlayan bir yaklaşım sergilediğini vurguluyor. Okula girişlerini kolaylaştırmak için çocuk bakımı sağlamak, sokakta veya okulda aktif bilgilendirme yapmak gibi adımlar atıyoruz. Kadınlara destek vermek sadece eğitim vermek anlamına gelmez. Özgüven kazandırmak, topluma katılımı artırmak ve bağımsız bir yaşam sağlamak esas hedefimizdir.”dedı