Derin Güvensizlik…

Yazar İrfan Babaoğlu, bugünkü köşe yazısında 'Derin Güvensizlik…' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Abone Ol

Derin Güvensizlik…

27 Şubat açıklaması ve çağrısı ile birlikte Kürt siyasi hareketi stratejik bir dönüşüm içine girdi. Kürt siyasi hareketini yakından izleyenler bilir ki bu yeni bir şey değildi. “Savaş, siyasetin şiddet araçlarıyla devamıdır” diyen bir bakış açısına sahip olan bu siyasi hareket, devrimci savaşın toplumsal ve siyasal gelişmeyi sağladığını gördükten sonra silahlı mücadeleye son verme zamanının geldiğini öngördü, öyle hareket etti. Bunun ilk açıklaması 1988 yılında yapıldı. Siyasi hareketin önderi Abdullah Öcalan o zaman Gazeteci M. Ali Birand’a yaptığı açıklamada “Siyasi çözümün önü açılırsa savaşa son verilir” demişti.

Bu bir öngörü idi. Çünkü Reel Sosyalist sistem yıkılmak üzere idi. Çok değil bir yıl sonra Reel sosyalist ülkeler gönderdeki kızıl bayrağı yerlere attılar. Marx, Lenin, Stalin heykelleri yıkıldı. Kapitalist modernite teorisyenleri bu dönemi “Tarihin sonu” diye tanımladılar.

20. yüzyılın devrim yapan halkları o devrimden uzaklaşırken, Ulusal taleplerini savunan Kürt halkı, “tüm dünyanın tersine” PKK’nin öncülük ettiği devrimi yükseltiyordu.

1999 yılında komplo şeklinde gelişen bir uluslararası operasyonla Kürt siyasi hareketi önderinin Türkiye’ye teslim edilmesi, bu devrimsel gelişmeye engel olamadı. 2000’li yıllarda sadece Kuzey’de değil dört parçada kendine özgü devrimsel gelişme toplumsal, siyasi ve teorik alanda gelişimini sürdürdü.

2009 ve 2013 görüşmeleri ve çözüm süreçleri bu temelde gelişti. Çatışma ve görüşmenin iç varlığını koruduğu bir dönemdi. Ama devlette gerçek manada bir çözüm zihniyeti oluşmamıştı. Bu süreçleri oyalama, daha kapsamlı saldırı hazırlıkları yapma süreçleri olarak değerlendirdi!

2015 yılı ile 2024 yılı arası tam on yıl boyunca devlet görülmemiş bir şekilde Kürt halkının bu son isyanını bastırmaya çalıştı. Devletin bütün olanaklarını seferber etti. Emekçiden, halktan ve hak edenden alıp savaş kadrolarını besledi. Paralı ordu yarattı. Tekniğe ağırlık verdi. İç ve dış siyasetinden, uluslararası ilişkilere Doğu ve Batı dengesinden bölge devletleri arasındaki güç dengelerine kadar faydalanma yoluna gitti. Bu kapsamlı hareketine de “çökertme” adını verdi.

Bu on yılın sonunda Kürt halkı ve onun siyasi iradesi değil, devlet ve onu idare edenler çöktü.

Kürt halkı demokrasi talebinden, hak ve özgürlüğünden, dil ve kültüründen ve kendi kendini yönetme talebinden asla vaz geçmedi. Yapılan seçim sonuçları, Newroz kutlamaları, halk olarak ayakta duruşun görünür hali oldu. Rojava’daki ve Rojhilat’taki halk da bu güçlü siyasi ve Kurdistani duruşun önemli aktörü olmuştu ve Bakur yalnız değildi artık.

Bu Kurdistani siyasi gelişme esas olmak üzere, Ortadoğu’daki siyasi ve askeri hareketlilikler de üst üste gelince, özellikle İsrail’in bölge gücü olarak belirmesi Türkiye devlet yöneticilerini ciddi bir düşünceye sevk etti. Bu sebeple savaşı en çok savunan, Kürt inkârı siyasetini temel düsturu belleyen MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin girişimi ile İmralı görüşmeleri başlamış oldu.

PKK’nin feshi ve savaşın sonlandırılması kendine özgü bir çözüm süreci, “söylenecek son sözü en başta söylemek” gibi geldi ve gündemimize oturdu. Toplumda karşılığı vardı ve tüm dünyada heyecansal bir dalga yarattı. Benzeri başka yerde olmayan bu durum, Kürt siyasi hareketinin kendine ve halkına güvenen yaklaşımının bir sonucu idi, desek yeridir.

Yapılan görüşmelerde tabii ki devletin atması gereken adımlar vardı. Güvensizliğin aşılması için adım adım ilerleme sağlanacaktı. Bu karşılıklı ilerlemenin anlaşılır kılınması için de fermuar, kuş tek kanatla uçmaz gibi benzetmeler yapıldı. Ki bu doğru bir benzetme idi. İlerleme adım adım gelişecekti. Kürt Siyasi hareketi yaptığı her açıklamanın arkasında durdu ve bu açıklama sahada karşılık buldu.

Ama Devleti yöneten AKP sessizliğin, adım atmamanın adı ve adresi oldu.

Elbette ki bu durum partileri aşan bir durumdu. Adı, sanı ne olursa olsun muhatap devlettir. Devlet içinde, bürokraside, askeriyede bu sürece karşı olanlar da olabilir. Ama esas olan devletin tavrıdır. Devlet çözümden ve demokratikleşmeden yana mıdır, değil midir?

Kürt siyasi hareketi, bu günlerde, basında yer aldığı üzere, bir grup gerillanın silah bırakma töreni gerçekleştirerek bir adım daha atacak. Burada silahlar yakılacak ve gerillalar herhangi bir ülkeye gitmeyip kaldıkları güvenli dağlık alanlara silahsız olarak dönecekler. Bu neden böyle olmak durumundadır. Hatırlanırsa birinci ve ikinci barış grupları geldiklerinden gerekli yasal tedbirler alınmadığından hapse atıldılar. Yakın geçmişte yaşanan bu olumsuz örnekler aşılmadan öngörülen barış süreci nasıl gelişecektir?

Bu gelişmenin yanında, devlet yetkililerinden yansıyan yalan yanlış bilgiler, çözüm adımı atmadaki isteksizlikler halkta ve siyasete duyarlı demokratik kamuoyunda kaygıları artırmakla kalmıyor, derin bir güvensizliğin gelişmesine de neden olmaktadır.

Şöyle ki;

-Yasal düzenlemelerin yapılmaması, hasta tutsakların serbest bırakılmaması, cezası bitmiş tutsakların hala keyfi uygulamalarla zindanda tutulması, başka nasıl izah edilir?

-Meclis Çözüm Komisyonu, bir şey yapmama komisyonu olarak bazen görünmekte, sonra da aynı hızla kaybolmaktadır.

-CHP’ye sistemli saldırılar, içe dönük bir operasyon olup, süreci doğrudan tehdit eden bir durumdur. Çünkü CHP, son seçimde Kürt ve demokratik kamuoyunun Kent Uzlaşısı dediği demokratik ve doğal ittifakı sonucu ciddi bir oy potansiyeline sahip olmuş ve Başta Erdoğan olmak üzere şu an iktidara damgasını vuran güçlerin siyasi ve ekonomik çıkarlarını tehlikeye sokmuştu.

-Henüz silah bırakma sembolik töreni yapılmadan, 12 Askerin daha önce atılan kimyasal gazlardan etkilenerek yaşamlarını yitirmesi olayının tam da bugünlerde gündeme gelmesi manidardır. Bölgede silah bırakma kararı alan güçlere karşı her türlü operasyon ve provokatif yaklaşımları devletin derinlerindeki niyetini açığa vurur durumdadır ve tehlikelidir!

-Tüm bunların yanında, derin güvensizlik içeren, yüz yıl boyunca yaptıkları gibi, İngiltere’den çakan yeşil bir ışık mı bekleyecekler? Yoksa Amerika ve İsrail ile birlikte bir Ortaklık duasına mı çıkacaklar? Batı’dan destek bulamayınca Doğu’ya Çine, Rusya’ya dönerek mi Kürde tuzaklar kurmaya çalışacaklar? Ama geçen yüz yıl içinde tüm bunlar denendi. Ve bu tutum Türkiye insanlarına, halklarına çok ama çok pahalıya mal oldu.

Aklın yolu birdir derler, Önder Öcalan’ın paradigmasına imkân ve olanak tanıması Türkiye ve Ortadoğu halklarının yararına bir yol olacağı kesindir. Halklar o yola şimdiden girmiş ve ilerlemek durumundadır. Tarih geriye çevrilemez.

{ "vars": { "account": "G-DX375LT0W1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }