AMED - Dilan Karaman’ın ölümüne ilişkin raporda, sürecin bireysel bir krizle açıklanamayacağı vurgulandı. Raporda partner şiddetinden mobbinge, ekonomik baskıdan çete iddialarına dair birçok bilgiye yer verildi.

Amed’de 11 Kasım 2025 tarihinde Dilan Karaman, intihara sürüklenmesinin ardından hastaneye kaldırılmış ve 10 gün yoğun bakımda kaldıktan sonra yaşamını yitirmişti. Dilan Karaman’ın ölümünün ardından kurulan komisyon, raporunu açıkladı. Raporda, Dilan Karaman’ın ölümüne giden sürecin yalnızca özel yaşamına ya da ruhsal durumuna indirgenemeyeceği belirtilerek, kurumsal, ilişkisel ve yapısal nedenlerin birlikte ele alınması gerektiği ifade edildi.

Komisyonun, 25 Kasım 2025’te kamuoyuna duyurulduğu belirtildi. Ayrıca TJA’nin çağrıcılığında Amed Barosu Kadın Hakları Merkezi, DAKAH-DER, ÖHD Amed Şubesi Kadın Komisyonu ve Rosa Kadın Derneği temsilcilerinden oluştuğu kaydedildi. Raporda, komisyonun bir yargılama mercii olmadığı, ancak olayın insan hakları, toplumsal sorumluluk ve kurumsal işleyiş boyutlarını görünür kılmayı amaçladığı vurgulandı.

PARTNER ŞİDDETİ

Dilan Karaman’ın yaşamını yitirdiği günün sabahında birden fazla kişiyi arayarak partneri Mazlum Toprak tarafından tehdit edildiğini, kesici aletle korkutulduğunu, saçlarının çekildiğini, evden kovulduğunu ve can güvenliğinden endişe ettiğini aktardığı belirtildi. Bu anlatımların farklı kişilere, birbirinden bağımsız biçimde aynı sabah yapılmasının, olayın tekil ya da kurgu bir anlatı olmadığını ortaya koyduğu ifade edildi.

Raporda, fail erkeğin fiziksel şiddeti reddetmesine rağmen kesici aleti aldığını, tehditte bulunduğunu ve ölüm çağrışımı içeren sözler söylediğini kabul ettiği kaydedildi. Komisyon, bu veriler ışığında Dilan Karaman’ın ölümünden hemen önce yakın partner şiddetine maruz bırakıldığını ve bu şiddetin mevcut psikolojik kırılganlığı akut biçimde derinleştiren bir tetikleyici işlev gördüğünü değerlendirdi.

HASTANEYE SEVKTE GECİKME

Raporda, Dilan Karaman’ın intihar girişiminin ardından derhal ve zorunlu şekilde sağlık kuruluşuna sevk edilmesi gerekirken, sağlık ve kolluk birimlerinin müdahalede bulunmadığına dikkat çekildi. Bilinci açık olduğu gerekçesiyle zorla müdahale edilemeyeceğinin söylenmesinin hukuken geçersiz olduğu vurgulanan raporda, bu süreçte yaşanan gecikmenin Dilan Karaman’ın hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan zincirin önemli halkalarından biri olduğu belirtildi.

Komisyon, 112 ve kolluk birimlerinin açık hayati tehlike altındaki bir kişiye yönelik koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğini, bunun da ağır hizmet kusuru anlamına geldiğini kaydetti.

Raporda, başvurucuların anlatımlarına göre Dilan Karaman’ın bir süredir psikolojik destek aldığı, çeşitli ilaçlar kullandığı ve geçmişte de intihar girişiminde bulunduğu belirtildi. Dilan Karaman’ın çocukluk ve ergenlik döneminden itibaren ağır ve süreklilik arz eden travmatik deneyimlere maruz bırakıldığının aktarıldığı raporda, bu süreçte destekleyici ve önleyici mekanizmaların neden devreye sokulmadığının sorgulanması gerektiği ifade edildi.

MOBBİNG VE İŞ YÜKÜ

Raporda, Dilan Karaman aynı anda birden fazla siyasal ve kurumsal alanda çalıştığı, danışmanlık, basın faaliyeti ve dijital medya üretimi gibi birçok işi birlikte yürüttüğü belirtildi. Özellikle dijital medya faaliyetleri kapsamında saat, yer ve zaman fark etmeksizin sürekli içerik üretmek zorunda bırakılmasının, çalışma ile özel yaşam arasındaki sınırları fiilen ortadan kaldırdığına dikkat çekildi.

Tanık anlatımlarına göre Dilan Karaman’ın uzun süre boyunca görmezden gelindiği, kurum içi iletişimden dışlandığı, herkesin içinde azarlanıp küçük düşürüldüğü, emeğinin sistematik biçimde değersizleştirildiği ve kapasitesinin üzerinde iş yüküne maruz bırakıldığı kaydedildi. Raporda bu tablonun, klasik ve süreklilik arz eden ağır bir mobbing örüntüsüne işaret ettiği belirtildi.

Raporda, Dilan Karaman’ın olay günü birçok arkadaşını, yoldaşını ve birlikte çalıştığı kişiyi aradığı; ancak bu temasların büyük bölümünün fiili dayanışmaya dönüşmediği ifade edildi. Komisyon, bu durumu bireysel duyarsızlıktan çok, politik alanda giderek yaygınlaşan yüzeysel ilişkilenme biçimlerinin sonucu olarak değerlendirdi.

Raporda, "Politik yalnızlık, bireyin çevresinde kimsenin olmaması değil; çok sayıda temasın varlığına rağmen kimsenin gerçekten orada olmaması halidir” denilerek, Dilan Karaman’ın deneyiminin bu tür bir yalnızlaşmanın çarpıcı örneklerinden biri olduğu vurgulandı.

EKONOMİK BASKI

Raporda, ekonomik bağımlılığın Dilan Karaman’ın aşırı iş yüküne ve kurumsal taleplere itiraz etme kapasitesini zayıflattığı belirtildi. Geçim kaygısı, borç yükü ve barınma maliyetlerinin Dilan Karaman’ın hayatta kalma pozisyonuna ittiği, bunun da artan iş yüküne karşı sessizleşmeyi zorunlu hale getirdiği kaydedildi.

ÇETE İDDİALARI

Komisyona yansıyan iddialardan birinin de bölgede faaliyet gösterdiği ileri sürülen uyuşturucu ve fuhuş çetelerine ilişkin olduğu belirtildi. Raporda, bu yapıların özellikle politik kimliğe sahip kadınları ve gençleri hedef aldığı, tehdit ve şantaj yoluyla baskı kurduğu yönündeki iddiaların daha geniş bir çerçevede araştırılması gerektiği ifade edildi.

Komisyon, bu konuda kesin bir hüküm kurmadığını ancak örgütlü suç yapılarının toplumsal etkilerinin araştırılması, kadınlar ve gençler için bağımsız destek mekanizmalarının güçlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Raporda, Dilan Karaman’ın ölümüne giden sürecin yalnızca bireysel değil; çalışma rejimi, yönetsel yapı, denetim mekanizmaları ve politik ilişkilenme biçimleriyle bağlantılı olduğu ifade edilerek yapısal dönüşüm çağrısı yapıldı.

Danışmanlık ve çalışma sisteminin açık görev tanımları, eşitlikçi yaklaşım ve yetki sınırlarıyla yeniden düzenlenmesi gerektiği belirtilen raporda, mobbing ve benzeri psikososyal ihlallere karşı bağımsız, güvenli ve yaptırım gücü olan denetim mekanizmalarının kurulması istendi.

Raporda ayrıca, “Bir kadın ‘çok kötüyüm’ dediğinde bu bir sohbet değil, alarmdır. Bir kadın ‘burada güvende değilim’ dediğinde bu bir duygu değil, acil durumdur” denilerek, kriz anlarında fiili ve koruyucu dayanışmanın hayati olduğu vurgulandı.

SONUÇ BÖLÜMÜ

Raporun sonuç bölümünde, Dilan Karaman’ın kaybının yalnızca bir failin ya da bir kurumun değil, kolektif reflekslerin yetersizliğinin de sonucu olduğu belirtildi. Olay sonrası dijital medyada yükselen öfke ve adalet talebinin kıymetli olduğu, ancak asıl önemli olanın bu duyarlılığın kriz anlarında somut korumaya dönüşebilmesi olduğu kaydedildi.

DİLAN KARAMAN

OLAYI
İNCELEME

KOMİSYONU RAPORU

Mücadele arkadaşımız Dilan Karaman’ı saygı ve sevgiyle anıyoruz.
Bu rapor, kadınların yaşam hakkını tehdit eden yapısal erkek şiddetini görünür
kılmak , adalet talebini büyütmek ve toplumsal dönüşümü sağlamak

sorumluluğuyla hazırlanmıştır.

1. RAPORUN AMACI VE NİTELİĞİ

Bu rapor, Dilan Karaman’ın ölümü sonrasında ortaya çıkan birçok
spekülatif bilgi ve karmaşasından kaynaklı olarak, hakikatin bütünlüklü bir
şekilde ortaya konulabilmesini amaçlıyor. Dilan’ı intihara sürükleyen
nedenin yalnızca içinde olduğu ruhsal etkiler ya da özel yaşamına
indirgenen bir olayla sınırlı kalmadığını bizlere gösteren bir sürecin özeti
niteliğindedir. Komisyonun amacı, Dilan’ı ölüme sürükleyen kurumsal,
ilişkisel ve yapısal nedenleri bütünlüklü biçimde ortaya koymaktır. Bunu
yaparken de kimlerin, hangi konumlarda, neyi yapmadığını, neyi
görmediğini, neyi normalleştirdiğini ortaya koymayı hedefler. O nedenle
rapor, kamuoyunu ikna etmekten çok, herkesi yüzleşmeye davet etmek
üzere hazırlanmıştır.

25 Kasım 2025 tarihinde kuruluşunu kamuoyuna duyuran komisyon,
Diyarbakır’da kadına yönelik şiddete ve kadın katliamlarına karşı politika
üreten, kolektif olarak çalışma prensibini benimseyen ve Özgür Kadın
Hareketi (TJA)’nın çağrıcısı olduğu ; Diyarbakır Barosu Kadın Hakları
Merkezi, DAKAH-DER (Dayanışmanın Kadın Hali Derneği), Özgürlük İçin
Hukukçular Derneği (ÖHD) Diyarbakır Şubesi Kadın Komisyonu ,ve Rosa
Kadın Derneği temsilcilerinden oluşmuştur. Komisyon kamuoyuna
açıklamış olduğu kuruluş metninde olayın tüm yönleriyle araştırılacağını,
kamuoyuna yansıyan iddialara titizlikle yaklaşacağını ve süreci
derinlemesine değerlendirip sonuç raporunu yine kamuoyu ile şeffaf bir
şekilde paylaşacağını belirtmiştir. Belirtmekte fayda vardır ki Komisyon
bir yargılama mercii değildir. Komisyon, ceza sorumluluğu tespiti yapmak,
suç isnadında bulunmak ya da yargısal bir hüküm kurmak iddiasında
değildir. Bu rapor, yargısal süreçlerin yerine geçmeyi değil; olayın insan
hakları, toplumsal sorumluluk ve kurumsal işleyiş boyutlarını görünür
kılmayı amaçlamaktadır.

2. KOMİSYONUN KURULUŞU, YETKİSİ

VE SINIRLARI

Bununla birlikte Komisyon, yargının kadına yönelik şiddet ve kadın
katliamları karşısındaki yerleşik tutumunu bilen, bu tutumu eleştiren ve
sorgulayan bir perspektifle hareket etmektedir. Türkiye’de yargı
pratiğinin, kadınların maruz kaldığı şiddeti çoğu zaman münferit olaylar
olarak ele aldığı; önleyici yükümlülükleri ikincil plana ittiği; faillere yönelik
cezasızlık algısını besleyen karar ve uygulamalar ürettiği Komisyonun
değerlendirme çerçevesinin bir parçasıdır. Bu nedenle Komisyon, yargı
süreçlerini gözetmekle birlikte, yargının etkisiz kaldığı, geciktiği ya da
yapısal olarak yetersiz olduğu alanlarda hakikat ve sorumluluk
tartışmasını canlı tutmayı temel bir görev olarak görmektedir. Raporda
yer alan değerlendirmeler, yargısal bir hüküm yerine geçmez; ancak
yargının ve ilgili kamu kurumlarının hesap verebilirliğini güçlendirmeyi
amaçlayan kamusal bir belge niteliği taşır. Kadın mücadele politikası klasik
ceza adalet sistemi gibi çalışmaz.
Ceza sistemi; “Suçlu kim? ’ diye sorarken, kadın mücadelesi ; “Bu zarar
hangi güç ilişkisi içinde üretildi?” diye sorar.
Yani:
• Amaç bir kişiyi mahkûm etmek değildir
• Amaç zararı üreten yapıyı görünür kılmaktır

Bu yüzden raporumuz; sistemi eleştirir, pratikleri eleştirir ve ilişkisel
şiddeti açığa çıkarmayı amaçlamaktadır. Kadın kurumları olarak, Dilan
Karaman’ın ölümüne giden süreci, komisyona başvuran kişilerin
anlatımından yola çıkarak şu başlıklar altında incelemek mümkün
olmuştur:
Çalışma yaşamı ve iş yükü rejimi
Kurum içi ilişkiler ve yönetsel pratikler
Mobbing, dışlanma ve yalnızlaştırma
Psikolojik, ekonomik ve sosyal koşullar
Partner şiddeti ve kriz yönetimi
Olay günü ve sonrasındaki kişilerin ve idarenin sorumluluğu

Bu rapor, Dilan Karaman’ın ölümüne giden süreci bütünlüklü biçimde
ortaya koymak amacıyla, komisyona başvuran 15 başvurucu ile yapılan
görüşmelere dayanmaktadır. Komisyona başvuran kişiler; milletvekilleri,
danışmanlar, yakın arkadaşlar, ev arkadaşları, aile çevresi ve
partnerlerden oluşmaktadır. Bu başvurular, olayın yalnızca tek bir
bağlamdan değil; kurumsal işleyiş, çalışma rejimi, ilişkisel ağlar, politik
atmosfer ve özel yaşamın kesişiminde ele alınarak değerlendirme
yapılmıştır. Komisyon, kendisine yapılan başvuruları mutlak doğrular
olarak varsayan bir yaklaşımdan bilinçli olarak kaçınmıştır. Bunun yerine,
anlatımlar; birbirleriyle kurdukları ilişki, örtüştükleri ve ayrıştıkları
noktalar, tekrar eden temalar ve sessizlik alanları üzerinden birlikte
değerlendirilmiştir. Komisyon, başvuruların içeriğini değerlendirirken,
anlatıların üretildiği konumsal farklılıkları, güç ve derinleşen hiyerarşi
ilişkilerini, kurumsal rollerin anlatı dili üzerindeki etkisini özellikle dikkate
almıştır. Yetki sahibi pozisyonlardan yapılan anlatılar ile eşit ya da alt
pozisyondan yapılan başvurular arasındaki farklılıklar, raporun analizinde
belirleyici bir veri olarak ele alınmıştır. Bu yaklaşım, beyanlar arasındaki
çelişkileri “güvenilmezlik” olarak değil; kurumsal ilişkilerin ve
sorumluluktan kaçma pratiklerinin bir göstergesi olarak okumayı mümkün
kılmıştır. Komisyonun tüm çalışmaları, etik kurul hassasiyeti, gizlilik ve
zarar vermeme ilkeleri çerçevesinde yürütülmüştür. Komisyona başvuran
kişilerin kimlikleri korunmuş, görüşmeler rızaya dayalı olarak
gerçekleştirilmiş ve aktarımlar sırasında yeniden travmatizasyona yol
açabilecek bir dil kullanılmamasına özen gösterilmiştir. Aynı şekilde, Dilan
Karaman’ın yaşamına ve ölümüne ilişkin bilgiler aktarılırken mahremiyetin
korunması temel ilke olarak benimsenmiştir.

Komisyonumuz; 11 Kasım 2025 günü Dilan KARAMAN’ın intiharı sonucu
yaşananları olay günü sabahından kronolojik sıra gözeterek Dilan’ı intihara
götüren tüm boyutları tanık anlatımları ile aşağıdaki şekilde raporlamıştır .

Mazlum Toprak ile Dilan Karaman arasında yaklaşık bir yıldır süregelen bir
partnerlik ilişkisi mevcuttur

3.YÖNTEM

4.OLAY GÜNÜ

4.1 PARTNER ŞİDDETİ

Tanık anlatımlarına göre Dilan, yaşamını yitirdiği günün sabahında birden
fazla kişiyi arayarak: Erkek arkadaşı tarafından onu aldattığını iddia
ederek, bıçakla tehdit edildiğini, saçlarının çekildiğini, telefonu yüzüne
fırlatılarak uyandırıldığını, evden kovulduğunu ve can güvenliğinden
endişe ettiğini ifade etmiştir. Bu anlatımların olay günü sabahında
birbirinden farklı kişilere birbirinden bağımsız şekilde yapıldığı tespit
edilmiştir. Bu durum, olayın uydurma ya da tekil bir anlatı olmadığını, aynı
içeriğin eş zamanlı olarak birden fazla kişiye söylendiğini göstermektedir.
Komisyonumuz tarafından dinlenen ve ilgili kısma ilişkin farklı kişilerden
oluşan tanık beyanları şu şekildedir; ''Mazlum’un Dilan’ı telefonu
fırlatarak uyandırdığı, saçlarını çektiği, bıçakla saldırdığı ve hatta bıçağı
kırdığı; ayrıca 'öldürmemek için bıçağı kırdım' dediğini, Mazlum, Dilan
ağlarken: ‘Keşke kendini benim gözümün önünde öldürsen ’’dediğinin
Dilan tarafından aktarıldığını ifade etmiştir.

''Dilan’ın sabah 07.30
civarında kendisini arayıp Mazlum’un ona saldırdığını, bıçak çektiğini
söylediğini, yardım istemeye çalıştığını ancak çok korktuğunu” ifade
etmiştir.
''Dilan’ın kendisini arayarak 'Mazlum beni mahvetti, bıçaklamaya çalıştı'
dediğini, can güvenliği konuşması yaptıklarını aktarmaktadır.

'' Fail erkek
ise kendi beyanlarında fiziksel şiddeti reddetmekte, ancak tehdit içeren
davranışlarda bulunduğunu kabul etmektedir.
Mazlum, ifadesinde:
• Bıçağı aldığını,
• Tehdit ettiğini,
• “Keşke kendimi öldürebilseydim” dediğini,
• Bıçağı kırdığını kabul etmektedir.
Ancak fiziksel şiddeti inkâr etmektedir.
Yine Mazlum Toprak beyanında; Dilan’a yaklaşmadım bile, duvarları
yumrukladım bıçağı kendime çektim saçlarımı çektim. Dilan bana tepki
göstermeyince ben çok sinirlendim. Gerekirse seni billboardlara asacağım
seni rezil edeceğim dedim. Dilan’ın canının partiden yanacağını
düşündüğümden parti üzerinden konuştum...Kendime de zarar
veremedim keşke kendimi öldürebilsem sen de bu acıyı yaşayabilsen
dedim...Ankara’da ve Diyarbakır’da seni tanıyan kim varsa bu durumu
anlatacağım seni rezil edeceğim dedim, elimde bir fotoğraf yok ama o sıra
rezil etmeye yönelik ağzımdan çıkanı söyledim o sıra bunu söylememin
onu daha kötü hale getireceğini düşünemedim''
Bu beyan, tehdit ve ölüm çağrışımı içeren bir kriz anını bizzat kendisinin
de doğruladığını göstermektedir.

Bu haliyle olay, en azından ağır psikolojik şiddet, tehdit ve korkutma
boyutunu tartışmasız biçimde içermektedir. Fiziksel şiddet iddiaları ise
birden fazla tanık anlatımıyla tutarlı ve örtüşen şekilde aktarılmıştır.
Komisyonumuz, bu veriler ışığında, Dilan’ın ölümünden hemen önce yakın
partner şiddetine maruz kaldığını ve bu şiddetin mevcut psikolojik
kırılganlığı akut biçimde derinleştiren bir tetikleyici işlev gördüğünü
değerlendirmektedir. Tanık beyanları, Dilan’ın ölümünden saatler önce
Mazlum Toprak tarafından fiziksel ve ağır psikolojik şiddete maruz
kaldığını güçlü biçimde göstermektedir. Bıçak tehdidi, evden kovma ve
ağır sözler, birden fazla tanık tarafından aynı sabah aktarılmıştır. Bu
anlatımlar yüksek düzeyde örtüşmektedir. Buna karşın şiddeti inkâr eden
anlatı, failin sorumluluğu bireysel ruhsal geçmişe havale eden klasik bir
örüntü sunmaktadır.
Failin tehdit içeren eylemlerinin ardından Dilan, sabah saatlerinde birden
fazla kişiyi arayarak can güvenliğinin olmadığını ifade etmiş, barınma ve
korunma arayışına girmiş; aynı gün içinde akut bir psikolojik çöküntü
hâlinde yüksek doz ilaç alarak intihar girişiminde bulunmuştur. Bu esnada
sağlıkçı olan en yakın arkadaşlarından birini arayarak intihar girişiminde
bulunduğunu fakat kimseye söylememesi gerektiğini söylemiştir. Daha
sonra partneri Mazlum Toprak’ı aramıştır. Mazlum Toprak ise bir arkadaşı
ile birlikte Dilan’ın yanına gitmiştir. İlaç aldığının anlaşılması üzerine
kendisini hastaneye götürmek isteseler de Dilan’ı buna ikna
edemediklerini ancak ilacın etkisi altına girdikten sonra hastaneye
götürebildiklerini söylemiştir.
Mazlum Toprak, Dilan’ın yanına 13:00 sularında gitmesine rağmen
hastaneye kaldırılışı 16:00 sularına tekabül etmektedir. Dolayısıyla bilgi
verme ve müdahaledeki gecikme sonucu 10 gün yoğun bakımda kaldıktan
sonra Dilan Karaman hayatını kaybetmiştir. Zamanlama ve tanık
anlatımları, bu girişimin tehdit sonrası gelişen krizle doğrudan bağlantılı
olduğunu göstermektedir. Bu zincir, tanıkların ve hastane sürecini
anlatanların beyanlarıyla dosyada sabittir. Yaşananlar birlikte
değerlendirildiğinde erkek şiddetinin yalnızca fiziksel saldırı anlarından
ibaret olmadığını; kurumsal körlük, psikolojik yıpratma ve yapısal cinsiyet
eşitsizliğiyle birlikte işleyen bir patriyarkal kuşatma rejimi olduğunu bir
kez daha göstermektedir.

Dilan Karaman'ın olay günü sabahının erken saatlerinde evden ayrıldığı
birçok kişiyi aradığı aynı gün öğlene doğru bir ev kiralama işlemi yaptığı
daha sonra ise kedisini bir arkadaşına emanet ederek yüksek dozda ilaçlar
alarak intihar ettiği anlatımlarla doğrulanmıştır. Henüz ilaç etkisindeyken
Mazlum Toprak ile yaptığı telefon görüşmesinde Mazlum'un durumdan
şüphelendiği ve Dilan'ın yanına kendi arkadaşı ile intikal ettiği
anlaşılmaktadır. Bu aşamada ambulans aranmış ve kişinin bilinci açık ise
zorla müdahale edilemeyeceği yine arkasından kolluğun aranmasında da
aynı cevabın verildiği ve üzerinden saatlerin geçmesi ve Dilan'ın ilacın
etkisi altına girmesiyle yeniden ambulans aranmış ve hastaneye
kaldırılabilindiği anlaşılmaktadır. Nitekim; 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri
Temel Kanunu; Acil sağlık hizmetleri, ihtiyaç halinde derhal ve
gecikmeksizin verilir. İntihar girişimi: Tıbben mutlak acil durumdur.
Bilincin açık olması, acil olmadığı anlamına gelmez. Hasta Hakları
Yönetmeliği m. 11: Acil hallerde, hastanın rızası aranmaksızın gerekli tıbbi
müdahale yapılır. Yani:“Bilinci açık, istemiyor” bahanesi hukuken
geçersizdir. Kolluğun (Polisin) Yükümlülüğü PVSK (Polis Vazife ve
Salahiyet Kanunu) m.13: Polis; Kendisinin veya başkasının hayatı için açık
ve yakın tehlike bulunan kişileri koruma altına alabilir. İntihar girişimi; açık
ve yakın hayati tehlikedir. Dolayısıyla: “Zorla götüremeyiz” demek hukuka
aykırıdır.
Türk Medeni Kanunu m.432: Akıl sağlığı yerinde olmayan veya toplum için
tehlike oluşturan kişiler, tedavi amacıyla rızası olmasa bile sağlık
kuruluşuna götürülebilir. İntihar girişimi, kişinin kendisi için açık tehlike
oluşturmasıdır.
Ceza Hukuku Boyutu (İhmal) TCK 83 – İhmali Davranışla Kasten
Öldürmenin İhmali Eğer görevli kişi müdahale yükümlülüğü varken
müdahale etmezse ve kişi ölürse bu cezai sorumluluk doğurur.
İdare Hukuku Açısından: Hizmet Kusuru
Bu olayda:
• 112 görevini yapmamış
• Kolluk görevini yapmamış
• Kimse sorumluluğu almamış
Yani ağır hizmet kusuru görülmektedir. İntihar girişiminden sonra derhal
ve zorunlu şekilde sağlık kuruluşuna sevk edilmesi gereken kişi,

4.2 İDARENİN SORUMLULUĞU

idarenin kurumları arasında yaşanan yetki ve sorumluluk devri nedeniyle
fiilen kaderine terk edilmiş; bu ihmal zinciri ölümle sonuçlanan sürecin
önlenmesini imkansız hale getirmiştir. Olay sonrası acil sağlık ve kolluk
birimlerinin, açık hayati tehlike altındaki bir kişiye müdahale etmemesi;
mevzuatın kendilerine yüklediği koruma ve zorunlu müdahale görevlerinin
açık ihlali niteliğindedir. Bu durum, idarenin ağır hizmet kusuru
oluşturacak şekilde yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü yerine
getirmediğini göstermektedir

5. UZUN DÖNEM PSİKOSOSYAL ARKA PLAN

Başvurucuların anlatımları, Dilan Karaman’ın bir süredir psikolojik destek
aldığı ayrıca psikiyatri kontrolünde çeşitli ilaçlar kullandığını ve geçmişte
intihar girişiminde bulunduğunu doğrulamaktadır. Bu anlatımlar, Dilan’ın
yaşamı boyunca maruz kaldığı çok katmanlı yüklerin bir parçası olarak
aktarılmıştır. Başvurular arasında yer alan beyanlar, Dilan’ın çocukluk ve
ergenlik dönemlerinden itibaren ağır ve süreklilik arz eden travmatik
yaşantılarla karşı karşıya kaldığını; bu süreçte ergenlik döneminde
gerçekleştiği ifade edilen cinsel istismara maruz kaldığına dair anlatımlar
mevcuttur. Komisyon, bu tür beyanları ayrıntılandırmamayı ve yeniden
teşhir edici bir dil kullanmamayı bilinçli bir tercih olarak benimsemiştir.
Ancak bu durumun, Dilan’ın ruhsal kırılganlıkları, güven ilişkileri ve yaşam
boyunca taşıdığı yükler üzerinde belirleyici etkiler yarattığı yadsınamaz
bir gerçektir. Bununla birlikte, Dilan’ın ailesine ilişkin ağır sorumluluklar
üstlenmek zorunda bırakıldığı, erken yaşlardan itibaren taşıdığı bu
yüklerin zaman içinde derinleştiği ifade edilmektedir. Burada esas
sorulardan biri de Dilan’ın gerek ailesi gerek yakın çevresi tarafından
yaşadığı travmatik deneyimler neticesinde, destekleyici ve önleyici
mekanizmaların neden devreye sokulmadığını sorgulanması gereken
önemli bir noktadır. Komisyonumuz tarafından yürütülen görüşmelerde,
Dilan’ın yaşamı boyunca karşılaştığı bazı zorlukların kimliksel aidiyetleri,
bireysel varoluş biçimi ve toplumsal cinsiyet normlarına yönelik
yargılayıcı tutumlarla ilişkili olabileceğine dair değerlendirmeler dile
getirilmiştir. Ancak tanık anlatımları, Dilan’ın söz konusu kimliksel
aidiyetlerini yaşamı boyunca dar bir çevre dışında paylaşmama yönünde
açık bir irade gösterdiğini ortaya koymaktadır. Komisyonumuz, kadın
mücadelesi etiği gereği bu iradeyi kişinin mahremiyet tercihi olarak kabul
etmiş; bu nedenle ilgili hususlar, kişinin gizlilik terciğine sadık kalınarak
raporda sınırlı ve genel bir çerçevede ele alınmıştır

6.ÇALIŞMA YAŞAMI VE İŞ YÜKÜ

Başvurucu anlatımları, Dilan’ın aynı anda vekil danışmanlığı, ve DBP kadın
meclisi basın çalışmaları gibi birkaç siyasal alan çalımasını daha
yürüttüğünü ortaya koymaktadır.

“Başvurucuların anlatımlarında, Dilan’ın
zaman zaman zorlandığını, yorulduğunu ve yükün ağırlığını dile getirdiği
belirtilmiştir. Yine başvurucuların anlatımları, Dilan Karaman’ın özellikle
sanal medya faaliyetleri kapsamında; saat, yer ve zaman fark etmeksizin
sürekli içerik ve görsel üretmek durumunda kaldığını ortaya koymaktadır.
Bu durum, emeğin yalnızca teknik bir üretim süreci olarak değil; duygusal,
zihinsel ve bedensel varoluşun tamamını kapsayan bir seferberlik hali
olarak örgütlendiğini göstermektedir. Dijital mecralar üzerinden yürütülen
bu sürekli üretim beklentisi, çalışma ile özel yaşam arasındaki sınırları
fiilen ortadan kaldırmaktadır.
Dijital süreklilik baskısı, ciddi bir risk faktörü oluşturmaktadır. Komisyon,
bu çalışma biçiminin; sürekli beklenti üreten milletvekilleri, kurumlar ve
politik yapılar tarafından beslenen bir işleyişe dönüştüğünü
değerlendirmektedir. Süreklilik arz eden sanal görünürlük ve performans
üretimi talebi, gerçek bir ilişkilenme, kolektif düşünme ve nitelikli üretim
halinin yerini; anlık, yüzeysel ve çoğu zaman tek taraflı bir performans
beklentisine bırakmaktadır. Bu durum, birlikte çalışan kişiler arasındaki
ilişkilerin sahiciliğini zayıflatmakta; dayanışma, karşılıklı fark etme ve
sorumluluk paylaşımı yerine, bireyin sürekli erişilebilir ve üretir halde
olmasının varsayıldığı bir çalışma biçimini normalleştirmektedir.
Komisyon, bu tür bir işleyişin yalnızca iş yükünü artırmakla kalmadığını,
aynı zamanda politik ve insani ilişkilerin içini boşaltarak, çalışanların
giderek yalnızlaşmasına ve kırılganlaşmasına zemin hazırladığını tespit
etmiştir. Ayrıca Komisyon, dijital süreklilik baskısının yalnızca bir çalışma
yoğunluğu meselesi olmadığını; politik alanda kurulan ilişkilerin niteliğini
dönüştüren yapısal bir sorun alanı yarattığını değerlendirmektedir. Sürekli
erişilebilir olma, anlık yanıt verme ve sanal görünürlük üretme beklentisi,
yüz yüze ilişkilenme, birlikte düşünme ve gerçek bir kolektif bağ kurma
pratiklerini ikincilleştirmektedir. Bu durum, politik alanın toplumsallık
üretme iddiası ile fiili işleyişi arasında derin bir kopuşa işaret etmektedir.
Başvurucuların anlatımlarında, Dilan Karaman’ın çok sayıda insanla temas
halinde olduğu, yoğun bir iletişim ağına sahip olduğu; ancak bu temasların
büyük ölçüde geçici ve yüzeysel kaldığı görülmektedir

Süreklilik arz eden sanal medya hesaplarında bir hayat sürdürme, sahici
bir yakınlık ve karşılıklı sorumluluk duygusu üretmemekte; aksine bireyin
görünür olduğu ölçüde var sayıldığı bir ilişki biçimini pekiştirmektedir.
Nitekim Dilan’ın intihar ettiğine dair bilgiyi yakın arkadaşı ile yapmış
olduğu telefon görüşmesinde intihar girişiminin gizli kalmasını istemiş ve
anında refleks gösterilmesi gereken bir durumda dahi hareketsiz kalınmış,
ardından Dilan intihar girişimini X ismi verilen sanal medya hesabından
duyurmuş yine çevresinde kimse harekete geçmemiştir, Dilan’ın
ölümünden sonra ise yine çevresindeki kişilerin sanal medyada iç
döktükleri gözlemlenmiştir. Bu bağlamda politik yalnızlık, bireyin
çevresinde kimsenin olmaması değil; çok sayıda temasın varlığına rağmen
kimsenin gerçekten orada olmaması halidir. Komisyon, Dilan Karaman’ın
deneyiminin, bu tür bir yalnızlaşmanın çarpıcı bir örneğini oluşturduğunu
tespit etmiştir. Ayrıca komisyonun ulaştığı başvurular ve beyanlar, olay
günü Dilan Karaman’ın çok sayıda arkadaşını, yoldaşını ve birlikte çalıştığı
kişileri aradığını ortaya koymaktadır. Bu aramaların içeriği ve sıklığı,
Dilan’ın yalnızca bilgi vermek ya da gündelik bir temas kurmak amacıyla
değil; açık ya da örtük biçimde bir yakınlık, eşlik ve destek arayışı içinde
olduğunu göstermektedir. Buna rağmen, aranan kişilerin büyük bir
kısmının Dilan’ın yanına fiilen gitmediği, temasın çoğunlukla telefon
görüşmeleri, mesajlaşmalar veya uzaktan verilen telkinlerle sınırlı kaldığı
anlaşılmaktadır. Komisyon, bu yaklaşımı bireysel duyarsızlıkla açıklamak
yerine, politik alanda yaygınlaşan ilişkilenme biçimlerinin bir sonucu
olarak değerlendirmektedir. Zira sanal temasın yeterli ve ikame edilebilir
kabul edildiği bir çalışma ortamında,

“yanına gitmek”
,
“orada olmak” ve

“eşlik etmek” giderek istisnai davranışlar haline gelmektedir.
Komisyon açısından kritik olan husus, bu durumun olay günüyle sınırlı
olmamasıdır. Dilan Karaman’ın hayatta olduğu süre boyunca kurduğu
ilişkilerin önemli bir bölümünün, kriz anlarında fiili bir dayanışmaya
dönüşemeyecek kadar yüzeysel kaldığı anlaşılmaktadır. Bu gerçeklik,
politik alanda birlikte çalışmanın yalnızca görev paylaşımı ve görünürlük
üretimi üzerinden kurulduğu; bakım, dayanışma ve karşılıklı sorumluluk
boyutlarının ise sistematik biçimde ihmal edildiği bir yapıya işaret
etmektedir. Komisyon, bu tespitin herhangi bir kişi ya da grubu hedef
göstermeyi değil; politik alanın toplumsallık iddiasını yeniden düşünmeyi
zorunlu kılan yapısal bir sorun alanını görünür kılmayı amaçladığını
özellikle vurgulamaktadır.

7.YÖNETSEL İLİŞKİLER VE MOBBİNG İDDİALARI
Komisyonumuzun rapor sürecinde kendisine gelen tanık anlatımlarında
mobbing iddialarını değerlendirmiştir. Mobbing, en sade ve net haliyle: Bir
kişinin işyerinde sistematik, kasıtlı ve süreklilik gösteren biçimde psikolojik
baskı, dışlama ve yıpratmaya maruz bırakılmasıdır. Bu, tek seferlik bir
tartışma ya da sertlik değildir. Zaman içinde süreklilik arz ederek işler.
Görünmezdir ama etkisi derindir. Hukuki tanımıyla mobbing kavramında
ise;
✔ Sistematik olmalı (tekrar eder)
✔ Süreklilik göstermeli (zamana yayılır)
✔ Kişiyi hedef almalı
✔ Amacı: Yıldırmak, yalnızlaştırmak, işten soğutmak, değersiz hissettirmek
veya uzaklaştırmak.
Bu dosyada en belirgin kırılma noktalarından biri, çalışma ortamında ve
çalışma arkadaşları ile çalışma sürecine ilişkin anlatılardır. Yönetici
anlatısı, ciddi bir sorun olmadığı, mobbing yaşanmadığı yönündedir. Buna
karşılık çok sayıda tanık, Dilan’ın vekili tarafından aylar boyunca yok
sayıldığını, azarlanıp küçük düşürüldüğünü, yüzüne bakılmadığını,
konuşulmadığını ve bu durumu “taşıyamadığını” defalarca dile getirdiğini
anlatmaktadır.
ANCAK ; 5 KADIN ÖRGÜTÜ KADIN HAREKETİ TEMSİLCİLERİ OLARAK BAŞKACA
KADINLARHAKKINDAALENİDEĞERLENDİRMEYAPMANINİLKESELOLARAKDOĞRU
OLMAYACAĞI DEĞERLENDİRİLEREK BU KISIMDA YALNIZCA TESPİTLERE YER
VERİLECEKTİR.
Tanık anlatımlarının önemli bir bölümü, Dilan Karaman’ın görev aldığı
kurumsal yapılarda çeşitli psikolojik baskı ve dışlayıcı uygulamalarla
karşılaştığını ortaya koymaktadır. Bu anlatımlar incelendiğinde özellikle şu
tür uygulamaların öne çıktığı görülmektedir:
• Kurumsal iletişimden dışlanma ve görmezden gelinme,

• Kurum içinde yok

sayılma ve değersizleştirilme,

• Herkesin bulunduğu ortamlarda azarlanma

veya küçük düşürülme,

“Toplumsal Yeniden Üretim ve Ataerkil Tahakküm”
“Toplumsal Yeniden Üretim ve Ataerkil Tahakküm”
İçeriği Görüntüle

• Yapılan emeğin sistematik biçimde küçümsenmesi,

• Aşırı ve sürdürülemez iş yükü yüklenmesi,

• Hiyerarşik baskı yoluyla yıldırıcı
bir çalışma ortamının oluşması. Tanık ifadelerinde, Dilan Karaman’ın uzun
süre boyunca kurumsal iletişim süreçlerinden dışlandığını hissettiği ve
kendisine yönelik görmezden gelinme biçimindeki davranışların süreklilik
kazandığı yönünde anlatımlar yer almaktadır. Bu tür durumların bireyin
çalışma ortamında görünmez kılınması ve yalnızlaştırılması sonucunu
doğurduğu ifade edilmektedir.

Tanıklara göre bu durum, nedenleri açık biçimde ortaya konulmayan bir
dışlanma hissi yaratarak ciddi duygusal yıpranmaya yol açmıştır. Bazı
tanık anlatımlarında, Dilan’ın kurum içinde çeşitli gerekçelerle herkesin
bulunduğu ortamlarda azarlanması ya da sert biçimde eleştirilmesi gibi
olaylardan söz edilmektedir. Bu tür davranışlar, aleni biçimde küçük
düşürme niteliği taşıyabilmekte ve psikolojik baskı kapsamında
değerlendirilmektedir. Diğer tanık anlatımlarında ise, Dilan’ın yoğun emek
harcadığını ancak bu emeğin kurum içinde yeterince görünür kılınmadığını
ya da takdir edilmediğini sıklıkla dile getirdiği aktarılmaktadır. Aynı
zamanda birden fazla kurumsal faaliyet alanında eş zamanlı sorumluluk
üstlendiği, buna rağmen iş yükünün dengeli biçimde dağıtılmadığı
yönünde ifadeler bulunmaktadır. Bazı tanıklar, kurum içinde yaşanan
sorunların veya baskı niteliği taşıyan uygulamaların açık biçimde dile
getirilmesinin zor olduğuna, bu tür konuların paylaşılması halinde sorun
çıkaran kişi olarak görülme endişesinin bulunduğuna dikkat çekmektedir.
Bu durum, çalışanların yaşadıkları sorunları ifade etmekten çekindikleri bir
kurumsal iklimin varlığına işaret etmektedir. Tanık anlatımlarında ayrıca,
kurum içi söylentiler ve dedikoduların çalışma ortamını zorlaştırdığına
dair ifadeler de yer almaktadır.
Bunun yanında, çalışma ortamının zaman zaman sert ve baskılayıcı bir
niteliğe sahip olduğuna ilişkin değerlendirmeler de bazı tanıklıklar
arasında bulunmaktadır. Bunun yanı sıra, tanık anlatımlarında Dilan
Karaman’ın emeğinin bazı durumlarda açık biçimde küçümsendiği veya
katkılarının değersizleştirildiği yönünde değerlendirmeler de
bulunmaktadır.
Bu tür ifadeler, kurumsal katkının itibarsızlaştırılması şeklinde
yorumlanabilecek niteliktedir. Birçok tanık beyanında ayrıca Dilan’ın aynı
anda farklı görev alanlarında çalıştığı, basın faaliyetleri, danışmanlık ve
çeşitli kurumsal sorumlulukları birlikte yürüttüğü; buna rağmen sürekli
olarak yetersiz hissettirildiği veya yeterince ciddiye alınmadığı yönünde
anlatımlar bulunmaktadır. Tanıklara göre özellikle kapasitenin üzerinde iş
yükü verilmesi ve buna rağmen emeğin görünmez kılınması önemli bir
baskı unsuru oluşturmuştur.

Tanık anlatımları birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo şu şekilde
özetlenebilir:
• Davranışların belirli bir süreklilik gösterdiği,
• Kurumsal ortam içinde belirli bir kişiyi hedef alır nitelik taşıdığı,
• Yalnızlaştırma, değersizleştirme ve görünmez kılma etkisi yarattığı,
• Aşırı iş yükü ve hiyerarşik baskı yoluyla yıldırıcı bir çalışma ortamı
oluşturduğu ifade edilmektedir.
Bu tür uygulamalar, literatürde psikolojik taciz (mobbing) olarak
tanımlanan davranış kalıplarıyla önemli ölçüde örtüşebilecek nitelikte
olup, çalışma ortamı ve kurumsal işleyiş bakımından dikkatle
değerlendirilmesi gereken bir durum olarak görülmektedir.
Bu nedenle komisyonumuz, yaşananları, yeni olmayan, uzun süredir
devam eden, hayati sonuçlar doğurmuş bir süreç olduğunu dinlenen
tanıklarla ortaya koyuyor. Dinlenen en az 6-7 farklı tanık, farklı
zamanlarda, birbirinden habersiz biçimde aynı yapıyı tarif ediyor. Ortaya
çıkan tablo ise klasik, sistematik ve ağır bir mobbing örüntüsüdür. Ağır ve
süreklilik arz eden bir mobbing (psikolojik taciz) pratiği olarak
değerlendirmektedir. Tanık beyanları, Dilan’ın çalıştığı ortamda uzun
süredir; görmezden gelinme, aleni biçimde azarlanma, emeğinin
sistematik olarak değersizleştirilmesi ve kapasitesinin üzerinde iş
yüklenmesi şeklinde tezahür eden, süreklilik gösteren bir mobbing
pratiğine maruz kaldığını açıkça ortaya koymaktadır.

Ekonomik bağımlılık, Dilan’ın karşı karşıya kaldığı aşırı iş yükü ve kurumsal
talepler karşısında itiraz etme kapasitesini ciddi biçimde zayıflatmaktadır.
Geçim kaygısı, borç yükü ve barınma maliyetleri, Dilan’ı yalnızca işini
sürdürmeye odaklanan bir hayatta kalma pozisyonuna itmekte; bu durum,
artan iş yüküne karşısessizleşmeyi zorunlu kılmıştır. Özellikle kendine ait
bir evin olması için girdiği fazlaca borç yükü,

“işten ayrılma” ya da
“uzaklaşma” ihtimalini fiilen ortadan kaldırmış, aksine daha fazla bir
performans ile çalışma zorunluluğu hissetmiştir.
8.EKONOMİK BASKILAR

Komisyona yansıyan iddialardan biri de, Diyarbakır ili ve çevresinde
faaliyet gösterdiği ileri sürülen uyuşturucu ve fuhuş çetesinin, Kürdistan
coğrafyasında özellikle politik kimliğe sahip kadınları, politik ailelerin
çocuklarını ve belirli toplumsal kesimleri hedef alan sistematik ve planlı
bir mekanizma yürüttüğüne ilişkindir. Bu yapıların, özellikle gençler ve
kadınlar üzerinde tehdit, şantaj ve korku yoluyla denetim kurduğu;
bireyleri sosyal, psikolojik ve fiziksel açıdan çaresizliğe sürükleyerek
ölüme varan sonuçlara yol açabildiği iddia edilmektedir. Son on yıllık
süreçte Kürdistan coğrafyasında toplumsal dokuyu zayıflatan ve özellikle
gençleri, kadınları ve politik kimliğe sahip bireyleri hedef alan çok yönlü
müdahale biçimlerinin yoğunlaştığı gözlemlenmektedir. Bu çerçevede,
uyuşturucu kullanımının yaygınlaştırılması, fuhuş ağlarının genişletilmesi,
şantaj ve ajanlaştırma yöntemlerinin kullanılması gibi pratiklerin yalnızca
bireysel suç faaliyetleri olarak değil; toplumsal çözülmeyi derinleştiren,
özellikle politik ve toplumsal bilinç taşıyan kesimleri hedef alan bir baskı
ve denetim mekanizmasının parçası olarak işlediği aşikardır. Bu tür
uygulamaların, korku iklimi yaratma, toplumsal dayanışmayı zayıflatma,
bireyleri zihinsel ve duygusal olarak kırılgan hale getirme amacı taşıdığı
bilinmektedir. Psikolojik ve toplumsal boyutları ile kapsamlı bir politika
olan özelsavaş stratejisinin kültürel yabancılaştırma, sosyal çözülme ve
bireylerin politik iradelerinin zayıflatılması gibi amaçlar taşıdığını
biliyoruz.
Bu kapsamda, Dilan’ın da söz konusu çete tarafından taleplerin yerine
getirilmemesi halinde ailesine uyuşturucu kullandığı yönünde asılsız
ihbarlarda bulunulacağı tehdidiyle baskı altına alındığı; kendisine şantaj
yapıldığı ve bu tehditlerin etkisiz kalması üzerine erkek arkadaşı Mazlum
Toprak’ın öldürüleceği yönünde tehditlerin yapıldığı ileri sürülmüştür.
Mesaj yoluyla komisyona aktarılan bu bilgilerin teyidi amacıyla iddia
sahibiyle yüz yüze görüşme yapılması önerilmiş; ancak iddia sahibi, can
güvenliğinin bulunmadığını belirterek kendi güvenliğini sağlayabildiği bir
zamanda görüşmeyi gerçekleştirebileceğini ifade etmiştir.
Kendisine hukuki güvenilirlik açısından alternatif yöntemler önerilmiş olsa
da bu önerileri kabul etmemiştir
9.UYUŞTURUCU VE FUHUŞ ÇETESİNE İLİŞKİN İDDİA

Komisyon, bu konunun bölgedeki toplumsal yapıyı ve özellikle kadınlar ile
gençler üzerinde oluşan baskı ortamını anlamak açısından daha geniş bir
çerçevede ele alınması gerektiği kanaatine varmıştır. Bu nedenle,
uyuşturucu ve fuhuş ağları başta olmak üzere örgütlü suç yapılarının
toplumsal etkilerinin araştırılması; kadınların ve gençlerin korunmasına
yönelik bağımsız destek mekanizmalarının güçlendirilmesi; psikolojik,
hukuki ve sosyal destek ağlarının oluşturulması; sivil toplum, yerel
kurumlar ve insan hakları örgütleri arasında daha güçlü bir dayanışma ve
izleme mekanizmasının geliştirilmesi gerektiği değerlendirilmektedir.
Komisyon ayrıca, yargılama sürecinde dava dosyasına girecek yeni bilgi ve
belgeler doğrultusunda söz konusu iddiaların tüm boyutlarıyla
aydınlatılmasının mümkün olacağı görüşündedir.
10.ÖNERİLER VE YAPISAL DÖNÜŞÜM İHTİYACI
Bu raporda ortaya konulan bulgular, alınan başvurular ve yapılan
gözlemler neticesinde; yaşanan sorunların çalışma biçimi, yönetsel yapı,
denetim mekanizmaları ve politik birçok soruna işaret ettiğini
göstermektedir. Bu nedenle çözüm önerileri de yalnızca Dilan olayına
ilişkin değil, kurumsal ve politik düzeyde ele alınmalıdır. Öncelikle
belirtmek gerekir ki Dilan’ın yaşamını bütünlüklü bir şekilde ele almadan
yapılacak her yorum eksik ve hatalı olacaktır. Dilan’ın çocukluğundan
yaşamını yitirdiği güne dek yaşamındaki esaslı aşamaları dikkatle
irdelemek gerekir. Çocukluğunda yaşamış olduğu bir travmanın neredeyse
tüm yaşamındaki ilişki biçimlerine sirayet ettiğini söylemek mümkündür.
Ailenin toplumsal ve kültürel olarak sorgulanamaz, dokunulmaz ve “doğası
gereği koruyucu” bir yapı olarak kutsanması ciddi bir sorun alanı olarak
ortaya çıkmaktadır. Aile, bu kutsallık perdesi altında çoğu zaman
denetimden muaf tutulmakta; çocukların maruz kaldığı intihar girişimleri,
istismar ve fiziksel şiddet gibi ağır ihlaller “mahremiyet”
,
“ayıp” ya da “aile
içi mesele” gerekçeleriyle görünmez kılınmaktadır. Bu yaklaşım, çocuğun
korunmasını değil, ailenin itibarının korunmasını önceleyen bir sessizlik
rejimi üretmektedir. Ailenin kutsanması, burada koruyucu bir işlev
görmekten ziyade, şiddetin üzerini örten ve fail–mağdur ilişkisini
bulanıklaştıran ideolojik bir mekanizma olarak işlemektedir. Bu nedenle
aile, otomatik olarak güvenli ve masum bir alan olarak varsayılmamalı;
aksine, sorumluluk, denetim ve müdahale gerektiren bir toplumsal yapı
olarak ele alınmalıdır. Bu olayda da Dilan’ın çocukluğunda yaşadığı
istismar ve akabinde intihar girişimi neticesinde koruyucu, önleyici ve
destekleyici bir mekanizmadan mahrum bırakılarak, kendi kendini
yalnızlaştırarak sağaltması beklenmiş ve yaşamının kalanında da sağlıksız
ilişkiler kurmasına neden olmuştur.

Öte yandan komisyonun aldığı başvurular neticesinde net olarak ortaya
çıkan bir husus vardır ki; mevcut çalışma biçimi ve danışmanlık sisteminin
bütünlüklü biçimde yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Bu
kapsamda; Danışmanlık mekanizmaları açık görev tanımları, eşitlikçi
yaklaşım, yetki sınırları ve sorumluluk çerçeveleriyle yeniden
düzenlenmelidir. Yine bütün çalışan arkadaşların duygu durumları ve iyi
olma halleri önceliklendirilmeli hiçkimseye kaldıramayacağından fazla
sorumluluk yüklenmemelidir. Mobbing ve benzeri psikososyal ihlaller
karşısında mevcut şikâyet mekanizmalarının kurulması, kurum dışı,
bağımsız ve yaptırım yetkisine sahip denetim yapıları oluşturulmalıdır.
Şikâyet eden kişinin değil, şikâyetin kendisinin esas alındığı; başvuru
süreçlerinin şeffaf, güvenli ve caydırıcı biçimde işletildiği bir sistem
kurulmalıdır. Şikâyet süreçlerine yönelik her türlü misilleme açık ve
bağlayıcı biçimde disiplin suçu olarak tanımlanmalıdır.
Yönetsel düzeyde etik sorumluluk ve gözetim mekanizmalarının
güçlendirilmesi zorunludur. Yönetici pozisyonları için etik sorumluluk
kriterleri net biçimde tanımlanmalı; “görmedim” ya da “bilmiyordum” gibi
savunmalar yönetsel sorumluluğu ortadan kaldıran gerekçeler olarak
kabul edilmemelidir. Yöneticiler, psikososyal riskler, tükenmişlik ve
mobbing konularında düzenli ve zorunlu eğitimlerden geçirilmelidir.
Toplumsal cinsiyet ve güç ilişkileri bağlamında ise “bizden olan yapmaz”
anlayışı terk edilmeli; aidiyet ilişkilerinin denetimsiz alanlar üretmesine
izin verilmemelidir. Tüm kurumsal ve politik yapılarda güç ilişkileri görünür
ve denetlenebilir hale getirilmeli; iç şiddet ve mobbing, politik
gerekçelerle örtülmemelidir. Politik toplumsallığın yeniden inşası
yönünde yapısal bir dönüşüme ihtiyaç bulunmaktadır. Kriz anlarında
“yanına gitme” ve fiziksel eşlik pratiği bireysel fedakârlık beklentisi olarak
değil, kolektif bir etik sorumluluk olarak tanımlanmalıdır. Sürekli üretkenlik
ve performans odaklı anlayış sorgulanmalı; duygusal emek, bakım,
dinlenme ve kırılganlık hâlleri politik alanın dışına itilmemelidir. Yalnızca
görev ilişkilerine dayalı yüzeysel bağlar yerine, süreklilik arz eden ve
karşılıklı sorumluluk içeren dayanışma mekanizmaları güçlendirilmelidir.
“Herkes güçlüdür” miti terk edilmeli; tükenmişlik ve psikolojik zorlanmalar
bireysel yetersizlik olarak değil, politik ve yapısal sorumluluk alanı olarak
ele alınmalıdır. Kurumsal ve politik yapılarda yaşanan psikososyal
sorunların yalnızca yönetsel ya da hukuki eksikliklerden değil, aynı
zamanda ilişkilenme biçimlerinin yüzeyselliğinden ve samimiyet
yoksunluğundan beslendiği görülmektedir. Bu nedenle yapısal dönüşüm,
toplumsal ve ilişkisel düzeyde bir yeniden düşünme süreciyle
tamamlanmalıdır.

İlk olarak, iletişim kurma biçimlerinin araçsal ve mesafeli bir çerçeveden
çıkarılarak daha samimi, açık ve karşılıklı sorumluluğa dayalı hale
getirilmesi gerekmektedir. Siyasi ve kurumsal yapılarda iletişim çoğu
zaman görev, pozisyon ve işlev ekseninde kurulmakta; sanal medya
üzerinden kurulan iletişimlerde ise çoğunlukla yüzeysel bir iletişimi
gözlemlemek mümkündür. İletişim pratikleri, yalnızca bilgi aktarma değil,
hal sorma, duyma ve temas etme sorumluluğunu da içerecek biçimde
yeniden düşünülmelidir. Buna paralel olarak, siyasi yapılar içerisinde
kurulan bağların samimiyetinin sorgulanması ve yeniden yapılandırılması
önem taşımaktadır.
Aidiyet, dayanışma ve “yoldaşlık” söylemlerinin fiili karşılığı olup olmadığı
düzenli biçimde tartışmaya açılmalıdır. Sadece birlikte üretmeye ya da
mücadele etmeye değil, birlikte zorlanmaya, kırılganlık göstermeye ve geri
çekilmeye de alan açan ilişki biçimleri geliştirilmelidir. Toplumsal ve
politik alanlarda duygusal mesafe ile profesyonellik arasındaki çizgi
yeniden değerlendirilmelidir. Soğukluk, ilgisizlik ve temas etmeme
hâllerinin “ciddiyet” ya da “disiplin” olarak meşrulaştırılması terk
edilmelidir.
Samimiyet, sınır ihlaliyle karıştırılmadan; etik, karşılıklı rıza ve sorumluluk
temelinde politik bir değer olarak ele alınmalıdır. Ayrıca, ilişkilerin yalnızca
kriz anlarında değil, süreklilik içinde beslenmesi gerektiği kabul
edilmelidir. Düzenli temas, geri bildirim ve karşılıklı hal hatır sorma
pratikleri kurumsal kültürün parçası haline getirilmelidir. Böylece destek,
olağanüstü durumlara özgü bir istisna olmaktan çıkarılarak gündelik bir
toplumsal pratik haline gelebilir. Son olarak, bireylerin kendi politik ve
kurumsal konumlarını, başkalarıyla kurdukları ilişkiler üzerinden
sorgulamalarını teşvik eden kolektif refleksiyon alanları yaratılmalıdır.
“Nasıl çalışıyoruz?” sorusunun yanında “Nasıl bağ kuruyoruz?”
,
“Kimi
duyuyor, kimi duymuyoruz?” ve “Hangi yalnızlıkları üretiyoruz?” soruları
da politik sorumluluğun bir parçası olarak ele alınmalıdır

Sonuç olarak; Dilan’ın yaşamını kaybetmesinin ardından sanal medyada
büyük bir öfke, büyük bir duyarlılık ve büyük bir adalet talebi yükseldi. Bu
kıymetlidir. Ancak komisyon olarak yaptığımız inceleme bize şunu çok net
göstermiştir;
Sonuç olarak; Dilan’ın yaşamını kaybetmesinin ardından sanal medyada
büyük bir öfke, büyük bir duyarlılık ve büyük bir adalet talebi yükseldi. Bu
kıymetlidir.
Ancak komisyon olarak yaptığımız inceleme bize şunu çok net
göstermiştir; Dilan anlatımlarda hep şöyle geçiyor: Güçlü, neşeli, enerjik,
toparlayan, taşıyan...

“Güçlü kadın” miti, kadınların yardım istemesini
engelleyen bir tuzaktır. Herkes çok şey biliyordu. Birçok kişi onun çok
yorulduğunu, bunaldığını, zorlandığını, incindiğini görüyordu. O sabah
birçok kişiyi aradı. Yardım aradı. Güvenlik aradı. Bir çıkış aradı. Ama gerçek
şu ki: Kimse onu fiilen güvenli bir alana taşıyamadı. Kimse “şimdi ve
burada” onu koruyacak bir mekanizmayı devreye sokamadı. Burada
mesele “kim kötüydü?” sorusu değildir sadece.
Asıl soru şudur: Neden bu kadar çok insanın bildiği, gördüğü, hissettiği bir
tehlike, fiili bir korumaya dönüşemedi? Neden:“Yanındayım” demek,
“yanına gitmeye” dönüşmedi? “Bir şey olursa ara” demek,

“gel, seni

buradan alıyorum”a dönüşmedi? “Dayan” demek,

“artık dayanmak
zorunda değilsin”e dönüşmedi? Şunu söylemek zorundayız: sanal
medyada gösterilen vicdan, gerçek hayatta örgütlü bir refleks haline
gelmediği sürece, kimseyi hayatta tutmaz.
Beğeniler, paylaşımlar, etiketler:
• Bir kadını o gece evden alıp güvenli bir yere götürmez.
• Bir kadını o an yalnızlıktan çıkarmaz.
• Bir kadını hayatta tutmaz.
Bu bir suçlama değil. Bu, kolektif bir eksiklikle yüzleşme çağrısıdır.
Dolayısıyla bilinmesi gereken en önemli hususları vurgulamak gerekir: Bir
kadın “çok kötüyüm” dediğinde, bu bir sohbet değil, bir alarmdır. Bir kadın
“burada güvende değilim” dediğinde, bu bir duygu değil, bir acil
durumdur. Ve acil durumlar, sonra bakılacak şeyler değildir, yarın
konuşulacak meseleler değildir, bir şekilde hallederiz denilecek şeyler
değildir. Bu dosya bize göstermiştir ki, toplumsal duyarlılık olaydan sonra
çok güçlü biçimde ortaya çıkabilmektedir; ancak hayati olan, bu
duyarlılığın kriz anlarında fiili, somut ve koruyucu bir dayanışmaya
dönüşebilmesidir.
Dilan’ın kaybı, yalnızca bir failin ya da bir kurumun değil; kolektif
reflekslerimizin yetersizliğinin de bir sonucudur.

Raporun tamamı için; https://drive.google.com/file/d/1W35NLTlSpDU5kp29yTMbQZ1fudkVaiNI/view?usp=drivesdk