İki Ateş Arasında
Savaşın ilk saatlerinde bir okulun enkazından yükselen toz bulutu, sadece beton yığınlarını değil; Washington ve Tel Aviv’in "demokrasi" ambalajlı tüm retoriğini de yerle bir etti. O harabenin altında kalan sadece masum çocuklar değil, "insan hakları" adına bomba yağdıranların yıllardır titizlikle taşıdığı o sahte medeniyet maskesidir. Bugün İran topraklarına düşen her füze, bir rejimi özgürleştirme operasyonu değil; bir halkın geleceğini ve bir ülkenin omurgasını doğrudan hedef alan bir kırma girişimidir.
Bu saldırganlık, İran halkını tarihin en korkunç kıskacına, iki ölümcül ateşin tam ortasına hapsetmiştir.
Bir yanda halkın nefesini kesen, kendi evlatlarını darağaçlarında sallandıran mevcut otoriter karanlık; diğer yanda ise İran’ı harabeye çevirip bu yıkımın üzerine kendi kukla düzenini inşa etmek isteyen haydut devletler... Tam da bu noktada gerçeği yüksek sesle haykırmak zorundayız: Kendi halkına tiranlık eden bir iktidardan kurtulmanın yolu, gökyüzünden ölüm yağdıran emperyalistlerin kanlı ellerine su taşımak olamaz. Pehlevi gibi dışarıdan icazetli "kurtarıcıların" bu yıkımı alkışlaması vatanseverlik değil, düpedüz bir tarihsel işbirlikçiliktir. Çünkü biliyoruz ki gerçek özgürlük; ne bir yabancı postalının gölgesinde ne de mevcut baskıcı sarayların duvarları ardındadır.
Peki, bu işgalci iştahı meşrulaştıran o kirli hafıza nasıl inşa ediliyor?
Bugün Amerikan ve İsrail haydutluğunu aklamak için geçmişin acılarını "sosyal medya mezesine" dönüştürenlerin ikiyüzlülüğü, tarihin utanç sayfalarına kazınacaktır. Molla rejiminin darağaçlarında can veren gencecik insanlar için zamanında tek kelime etmeyenlerin, bugün aynı kayıpları işgalci politikalara meşruiyet devşirmek için kullanması, bir "vicdan orgazmı"ndan başka bir şey değildir. Hafızamız taze, hatırlatıyoruz:
Ezidi kadınlar köle pazarlarında satılırken "stratejik derinliklerinde" boğulup sessiz kalanlar, bugün kadın hakları havarisi kesilemez.
Saddam, Kürt muhalifleri kimyasal gazlarla toplu mezarlara gömmerken konjonktür gereği başını çevirenler, bugün "insani müdahale" masalı anlatamaz.
Dün idam edilen Kürt muhalifler için derin bir sessizliğe bürünenlerin, bugün ölenleri sadece kendi siyasi ajandaları için birer "argümana" dönüştürmesi, insanlık onuruna açık bir ihanettir.
Bu ikiyüzlü tiyatro, aslında çok daha büyük bir oyunun parçasıdır.
Yobaz rejimlerin en büyük kozu her zaman "biz ve onlar" ayrımı olmuştur; emperyalizmin en sevdiği oyun alanı ise bu mezhepsel ve ideolojik tuzaklardır. Bu topraklardan kirli ellerin çekilmesinin tek yolu; etnik köken, inanç ve yaşam tarzı ne olursa olsun, Orta Doğu halklarının insan hakları ve eşit vatandaşlık temelinde birleşmesidir.
Sonuç olarak; İran halkının geleceği ne sömürgeci bir bağımlılıkta ne de mevcut otoriter karanlıkta aranmalıdır. Bu toprakların, yabancı füzeleriyle değil, kendi halkının onurlu ve yerli mücadelesiyle temizlenmesi zorunluluktur. Tarih; öldürülen kız çocukları için sustuğu halde işgal planlarına kılıf uydururken "kadın hakları" diyenleri de, halkının üzerine yağan bombaları alkışlayanları asla affetmeyecektir.
Zalimin ve zulmün rengine göre saf tutanların değil; kimden gelirse gelsin baskıya "hayır" diyenlerin sesi, yarının tek gerçek pusulasıdır.