İnşaat İşçisinden Öteye
“Türkiye’nin dört bir yanında yükselen her kolonun, her beton kalıbının içinde yalnızca çimento değil, yol parasını bile zar zor bir araya getiren işçilerin umutları, memleketten memlekete savrulan bedenleri ve çoğu zaman kimsenin duymadığı bir adalet çığlığı vardır. İnşaat işçisi bu ülkenin en görünmez göçmenidir; gurbetçi demezler ama gerçekte bir şantiyeden diğerine sürekli yer değiştiren bir hayat yaşarlar. Sırtında çantası, cebinde çoğu zaman sadece bir gidiş bileti, telefon çaldığı an toparlanıp yollara düşer. Bir gün Diyarbakır’da, ertesi gün İzmir’in bir köyünde, sonra İstanbul’da bir şantiyede… Ev yok, düzen yok, güvence yok.” (Nihat Demir)
Nihat Demir DİSK Yapı-İş Sendikası görevlisi. Yukarıdaki pasajı 29 Kasım günü Yeni Yaşam’da yayımlanan yazısından aldım. Onu geçtiğimiz günlerde, direnişteki inşaat işçisi Mehmet Karaaslan’ın yanında tanıdım; yukarıda anlattığı koşullarda çalışan ve yaşayan bir işçi. Ağrı’dan gelmiş, Türkiye’nin ilk 5 yıldızlı oteli Hilton’nun tamir-tadilat ya da daha kapsamlı tanımıyla restorasyon işinde çalışıyor; tam 2 yıl 7 ay! Yaptığı iş kırım ve yıkım! Yani ağır ve en ucuz işçiliği yapıyor. Bu zaman diliminde nerede yaşamış, ne yemiş ne içmiş bilmiyorum, o kadar uzun boylu konuşamadım kendisiyle. Tamir-tadilattaki Hilton Oteli'nde kırım ve yıkım işleri bitince ona da patronu çıkış verecek iken, işçi Mehmet, içeride kalan diğer alacaklarını da istemiş! Çünkü çalıştığı sürece fazla mesai ücretlerini alamamış, bayram ve hafta sonu tatil zamanı çalışmalarının karşılığını da alamamış! Baştan nasıl anlaştığını soramadım ama o arada DİSK Devrimci-Yapı İş’te örgütlenmiş ve iş yasalarındaki işçi haklarından haberdar olarak, haklarını alamayınca patrondan önce “haklı fesih” hakkını kullanmış. Hal böyle olunca devreye sendika girmiş ve patron olumlu yanıt vermeyince o da tek başına direnişe geçmiş.
İşçi Mehmet Karaaslan’ın direniş yeri Hilton Oteli’nin önünde değil. Hatta Cumhuriyet Caddesi'nden o lüks otele özel olarak ayrılmış gidişli-dönüşlü yolun üstünde de değil, Cumhuriyet Caddesi'nin kaldırımında. Direniş yerine bir grup arkadaşla vardığımızda bizi sevinçle karşıladılar. Mehmet Karaaslan’ın yanında Nihat Demir de vardı. Bize ilk elden yukarıda yazdığım bilgilendirmeyi yaptılar.
Grev ziyaretine gelmiştik, vekil Kezban Konukçu’yu bekliyorduk. O an eskiden gazeteci olduğumu hatırlayıverdim. İşçi arkadaşa Hilton’daki çalışmanın koşullarını ve işçilerin durumunu detaylandırması için sorulara başladım. Sağ olsun, o da cevapladı. Hilton’da onun da çalıştığı iş bilançosu geniş; kırım-yıkım sadece iş kalemlerinden biri. Dört tür iş ve dört ayrı patrona bağlı çalışan 25-30 kişilik işçi bölükleri var. Dört iş, dört patron ve dört bölük işçi! Tam neoliberalizmin ekonomi politikası. Fabrikaların parçalanmasının aynısı inşaat denince hemen uygulanabilmiş! İş ve işçilerin mekân birliği parçalandığı gibi patronlarla pazarlık güçleri, ortak sözleşme yapma olanakları parçalanmış; dahası birlikte örgütlenme olanakları da ortadan kaldırılmış. Sonuçta patron-işçi ilişkisi teke tek halde, patronların, sermayenin ve tabii iktidarın baskılarına terk edilmiş. Ondan sonra gelsin kuralsızlığın türlü çeşidi. Yevmiyelerin bile bölük pörçük ödendiği bu yerde diğer alacaklar tam patronların inisiyatifine kalmış. Hak, hukuk, adalet, yüzlerce yıllık sınıf mücadelesinin kazanımları yerine taşeron sistemi ve taşeron işçiliğin altın kuralları on yıllardır geçirilip durdu çünkü. Kuralsızlığın ve iş cinayetlerinin en yüksek olduğu iş kolunun inşaat sektörü olması tesadüf değil, tam da bu gerçeğin doğrudan yansıması olmalı.
İşçi Mehmet’in başına gelenler de tamamıyla buna dair ve tabii ne ilk örnek ne de son olacak. Yine de örgütlülük onu, tek başına da olsa direniş çizgisine taşıyınca sistem aksamış! Direnişi kırmanın yollarını deneyen patron zihniyeti çeşitli oyunlar oynamaya devam ediyor. Yine de hem Mehmet hem sendika görevlisi kazanacaklarından emin. Oteldeki tadilat sürüyor, diğer bölümlerin işçileri akşam iş paydosunda Mehmet'in yanına desteğe geliyor.
Direniş ve tabii ziyaret yeri kaldırımda dedim ya; dar bir alan, iki-üç sandalye, ufak bir şemsiye çadır, biraz yiyecek dolu file, küçük bir masa vardı. Hak arayışındaki işçi Mehmet Karaaslan ve sendikacı Nihat arkadaş ile, o andaki ziyaretçilerle birlikte fotoğraflarımızı çektikten sonra ben ayrıldım. Kalanlar, Adliye'den çıkıp gelecek milletvekili arkadaşımızı beklemeye devam ettiler.
Haber şimdilik bu kadar ancak işçi mücadelesinin genel panoraması için çıkarılacak dersler habere konu tek kişilik direnişin kendisinde de yüklü. Benzer direnişler de çok. Son günlerde konkordato hilesine başvuran patrondan alacakları için Tokat’tan yola çıkıp Ankara caddelerini döven ŞIK Makas işçilerini örnek vereyim. Türkiye’nin bütününde irili ufaklı, örgütlü örgütsüz pek çok işkolunda ve iş yerinde işçi direnişleri yaşanıyor; hem de her mevsim. İş cinayetlerinin kadın cinayetlerini solladığı, dahası çocuk işçi cinayetlerinin bir kategori oluşturacak kadar çoğaldığı ülkede sürmekte olan söz konusu direnişlerin ağırlığının ne olduğunu kavramak önem kazanıyor.
Asıl mesele bu olduğu için sözü buradan kurmak gerekti. Zira hepimiz biliyoruz ki 19. ve 20. yüzyıl devrimlerini taşıyan, büyük başarılarla insanlığı sosyalizmin ilk deneyimleriyle tanıştıran dünya işçi sınıfı, en büyük eseri Sovyetler Birliği dağıldığından beri durmadan kaybediyor. Kapitalist emperyalist sistemin, neoliberalizm pençelerini söküp atamadıkça daha çok kaybetti, sonuçta tek kişilik direnişlere, “içeride kalmış haklarına” endeksli olmaya kadar geriledi. Türkiye’de işçi direnişlerinin gerçek içeriğinin bu dar alana sıkıştığına yeni tanık değiliz aslında. 12 Eylül koşullarında grev yasağını ilk delen NETAŞ grevinin sonucundan baktığımızda bu gerçekliği yaşadığımızı kavrayabiliriz. 24 Ocak Kararları'nın uygulaması bu demekti; 90’larda özelleştirme-taşeronlaştırma en büyük kamu işletmelerini sermayeye sunarken işçi sınıfının sıkıştığı dar alan “işimi-işyerimi geri istiyorum” idi ama alamadı; “tazminatımı, içeride kalan alacaklarımı istiyorum” çizgisine geriledi. Oysa eskiden işçi sınıfı “dünyayı istiyorum, iktidarı istiyorum" diyordu. Bu rotadan çıkartıldıktan sonra sendikasızlık, sigortasızlık, partisizlik çok hızlı geldi, hepsi birbirini besledi ve sermaye düzeninin elini güçlendirdi. İşçi sınıfı, sınıf kimliğinden böyle koptu.
Türkiye’de ikinci bir olgu bu süreçte, neredeyse paralel bir seyir izledi; kimliğiyle, diliyle, yaşam alanlarıyla “yok sayılmış” Kürt halkı ulusal uyanışa ve ulusal isyana durdu. İşçi sınıfının durumunu görüp Kürt halk isyanına “terör” yaftası yapıştıran devlet aklına karşı çıkılmayan ortamda yabancılaşma ortaya çıktı. Oysa birbirine paralel ama ayrı yollardan gerçekleşen bu iki mücadele aynı anlarda darbeci düzenle çok yönlü bir mücadele başlatmıştı.
12 Eylül Cunta Hükümeti'ne sekreterini "bakan" veren Türk-İş’e mahkûm edilen işçi sınıfının daha bilinçli kesimleri ilk defa 1984 yılı Mart ayında, hem de Bursa’da sendika ağaları barikatını, genel grev talebiyle delme ve Cunta'ya karşı mücadele öneriyorlardı. İşçiler Cunta hükümetlerinin yasak yıllarında yüzde 500 ücret kaybına uğramışlardı. Üç-beş yıl içinde bu gerçek olacaktı, işçi sınıfı neoliberalizmin iktidarına karşı bütün halkı hareketlendirmişti. 1984 Ağustos ayında ise iki Kürt gerilla grubu, iki kasaba basıp ulusal kurtuluş mücadelesinin işaretini vermişti. Diyarbakır zindanı sömürgeci işkenceyle kana boyalıydı. Ölüm oruçları bir ulusun diriliş çağrısı gibi yankı yapmıştı. Bu da üç beş yılda büyük bir halk isyanına dönüştü. Sonrasında, bugünkü manzarayı doğuran yıkıcı sermaye ve iktidar saldırılarıyla işçi sınıfı teke tek işçi direnişlerine dönüştü. Kürt isyanının payına ise çok vahşi bir kirli savaş pratiği düştü. Niye? Çünkü aynı coğrafyada keskinleşen emek mücadelesi ve ulusal çelişkiden doğan mücadele yolda buluşamadılar.
Eklemezsem olmaz! Yine 1980’lerde Türkiye’de üçüncü bir mücadele kanalı açıldı. Kadınların feminist sesi ve eylemi o zaman duyuldu. 90’larda Kürt ulusal isyanının içinden yükselen Kadın Devrimi'ne tanık olup, yaşadık. Emek hareketi dahil uzun zaman görmezlik ve tanımazlık bir daha deneyimlendi. Özellikle emek hareketi kadın devrimini görmekte çok çok zorlandı, kadın işçi ve memurların sayesinde güç bela sendikal ve temsiliyet kazanımlarına ulaşıldı. Kadın mücadelelerinin kazanımlarından, devriminden intikam ise AKP iktidarına düştü. Çünkü toplumsal sahiplenme cılız kaldı.
Böyle düşünceler döngüsünde ilk satırları yazmaya başladığımda, İlke TV’de, cumartesi geceleri klasiği "Dünya Hali" programı ile karşılaştım. Konu, Avrupa’da sağın yükselişi ve işçi ve emekçi direnişleriydi. Konuşmacılar tam da anlatmaya çalıştığım gerçek olgunun somut ve güncel arka planını ortaya koyuyorlardı. İşçi ve emekçilerin sermaye düzeninin metropollerinde yeni yol arayışlarını, hem siyasal örgütlenme hem de sendikal örgütlenmeler bağlamında ele alıyorlardı. Eşyanın doğası gereği orada kalmıyorlardı; ekonomik, toplumsal ve siyasal yeni olguları bir arada görüp değerlendirme derdindeydiler. Yol arayışlarının zemini burası olacak, o gerçekliğe müdahale edecek bir emek mücadelesi platformu, birliği çıkacaktır. Bizzat konuşmacıların üstünde durduğu gibi, neoliberalizmin hallaç pamuğuna çevirdiği iktisadi-siyasi düzen, ne emek güçlerinin bu saldırı altındaki varlığı, ne eski programlar, ne eski sendikacılık anlayışı, ne de eski tip partiler ile karşılanabilir.
Avrupa’nın üç önemli merkezi; Almanya, Belçika ve İngiltere emek güçlerinin durumu ve arayışları bize hiç yabancı değil, tam da aynı arayışlar ve deneyimler içindeyiz. Avrupa’da faşizm, kapitalizmin yarattığı felaketleri göçmen işçileri hedefleyerek yükseliyor; sermaye devletleri işin başında. Yani bir yanda emek talepleri, diğer yanda göçmen emek gücüne karşı ırkçılık. Faşizme karşı mücadele güçlerinin bileşeni emek ve sendika güçleri yanında yeni parti arayışlarını motive eden eğilimler de yabancı düşmanlığına karşı eşitlik, dayanışma ile donanıyor. Emek güçlerinin yenilgilerinde öncü rol oynamış klasik sosyal demokrasiden ve bu partilerden uzaklaşma isteği görülüyor. Avrupa sosyal demokrat partileri bugün kendilerini de eritip bitiren gelişmelerin başında sermayenin suç ortakları ola geldiler çünkü.
Aynı izleği, Türkiye’de işçi ve toplamda emek güçlerinde, siyasi partilerde hem emek hem kadın-cinsel kimlikle hem de Kürt sorunuyla yüzleşmede, buluşmada şiddetli sancılar yaşanırken yakalayabiliyoruz. Burada da saflar, “kendi dışındaki olguları ve sonuçta ezileni görmeye” endeksli oluşuyor. Bu her kesim için ama en çok işçi sınıfı için sağlıklı bir şeydir. En azından Sovyet yenilgisinden bu yana dünyaya “işçi sınıfı politikası” müdahalesi yok! İşçi ya da işçi bölüklerinden değil, adı ile uyumlu işçi sınıfından söz edebilmek için Lenin’in çıtasını hep birden hatırlamalıyız: “Sınıf bilinçli işçi, gadre uğrayan kim ise -öğrenci, papaz, topraksız köylü- onun yardımına koşandır." İşçi sınıfından, sosyalizm mücadelesinden söz etmek, onun fabrikada, atölyede ya da inşaat şantiyesinde çalışıyor olmasıyla değil, kendisi dışındaki ezilenlerle kurduğu ilişkiyle ölçülebilir. İşçi sınıfının bütün direnişlerin başında olmasını ve damgasını vurmasını, dünyanın bundan sonraki kaderine el koymasını isteyen herkesin bu gerçeğe yoğunlaşması gerekiyor. Şimdi ABD’den Avrupa’ya, Türkiye’den Asya’ya dünyanın sokaklarında, seçim meydanlarında, ekoloji yıkım bölgelerinden silahlanma ve savaş sahalarına kadar emekçilerin, topraklarına el konan köylülerin ve tüm ezilen halkların aradıkları bu çizgi, bu pratik ortaklaşmış dertlere deva olacak, ortaklaşarak genelleşmiş düşlere ulaşacak.