IRKÇILIK HASTALIĞI
Tıp, insanlık tarihinin kadim ve evrensel sözleşmelerinden biridir. Bir hekimin "önce zarar verme" ilkesiyle başlayan yolculuğu; hastanın etnik kökeni, dili ya da inancı ne olursa olsun ona mutlak bir adalet ve şefkatle yaklaşma yükümlülüğünü kapsar. Bu ilke yalnızca mesleki bir etik kural değil; insanlık onurunun sağlık alanındaki en temel teminatıdır.
Geçtiğimiz günlerde bir tıp profesörünün toplumu oluşturan asli unsurlara -Kürt ve Arap halklarına- yönelik aşağılayıcı ve açıkça ırkçı söylemlerde bulunması, yalnızca kişisel bir görüş beyanı olarak görülemez. Bu tutum, bizzat temsil ettiği mesleğe, akademik kürsüye ve bilimsel otoriteye yönelik ağır bir ihanet olarak okunmalıdır. Çünkü bilim, önyargının değil; eşitliğin ve evrensel aklın alanıdır.
Hekim-hasta ilişkisi "güven" üzerine inşa edilir. Hastaneye giden insanlar, hayatlarının en zayıf ve savunmasız anında hekime sığınır. Bir profesörün belirli halkları açıkça hedef alması, o halka mensup hastaların ve öğrencilerin zihninde kaçınılmaz olarak şu şüpheyi doğurur:
"Bu hekim bana şifa mı verecek, yoksa beni ideolojik nefretinin öznesi mi kılacak?"
Bu şüphe, yalnızca bireysel bir kaygı değildir; tıbbi müdahalenin başarısını ve kamusal sağlığın temel direği olan güven ilişkisini kökünden sarsacak düzeyde tehlikelidir. Güvenin çöktüğü yerde ne tedavi kalır ne de bilimsel meşruiyet.
Bir diğer hayati mesele ise bu şahsın akademisyen kimliğidir. Akademisyenlik yalnızca bilgi aktarımı değildir; aynı zamanda zihniyet inşasıdır. Kürsüsünden nefret kusan bir kişinin karşısında eğitim gören Kürt ve Arap öğrenciler, akademik değerlendirmelerin objektifliğinden nasıl emin olabilir? Notlandırma, tez jürileri, klinik değerlendirmeler ve kariyer yönlendirmeleri böylesi bir zihniyetin gölgesindeyken, eşitlik iddiası nasıl korunabilir?
Irkçılık, eğitimin doğasındaki tarafsızlığı zehirler; liyakat sistemini kişisel husumetlerin ve ideolojik saplantıların oyuncağı haline getirir. Bu durum yalnızca mağdur edilen öğrencilerin değil, akademinin tamamının çürümesi anlamına gelir.
Ve en acısı da bu şahsın serbest bırakılmasıdır. Hukuken serbest kalmış olabilir; ancak bu durum etik olarak aklandığı anlamına gelmez. Hukuk asgari ahlak kuralıdır; oysa tıp etiği azami hassasiyet gerektirir. Hipokrat Yemini’nin ihlali, basit bir disiplin suçu değil; doğrudan mesleki ehliyetin sorgulanmasını gerektiren ağır bir durumdur. Bir hekimin zihnindeki "hiyerarşik insan sınıflaması", stetoskopun ucundaki hastanın hayatını doğrudan tehdit eder.
Toplumun sağlığı yalnızca biyolojik verilerle ölçülmez; toplumsal barışın, adalet duygusunun ve eşit yurttaşlık hissinin kalitesiyle de ölçülür. Irkçı söylemleri mesleki kariyeriyle birleştiren bu şahsın tarafsızlığını yitirdiği artık tescillenmiştir. Bu noktada kurumların ve meslek örgütlerinin görevi, yalnızca hukuki süreci beklemek değildir. Tıbbın evrensel ilkelerini korumak adına bu nefret iklimine karşı açık, net ve gecikmeksizin tavır almaktır.
Unutmayalım: Irkçılık asla bir fikir değildir.
Irkçılık, tedavi edilmesi gereken ciddi bir halk sağlığı sorunudur.
Sevgili Med Gündem okurları
bu yazıyla birlikte Med Gündem’de sizlerleyim.