Rojava: Kürtler İçin Stratejik Bir Kavşak
Türkiye, Suriye sahasında giderek daha tehlikeli ve karmaşık bir oyunun parçası haline geliyor. Ankara, bu kez kendine bağlı silahlı grupları Süveyda’ya – yani Dürzi toplumunun yaşadığı bölgeye – yönlendirerek oradaki özerklik taleplerini bastırmaya çalışıyor. Bu hamle, yalnızca Dürzileri değil, doğrudan Kürt Özerk Yönetimi’ni de hedef alan, bölgesel denklemleri sarsacak bir tehdit niteliği taşıyor. Türkiye, Kürtleri, başını Colani adlı cihatçı liderin çektiği IŞİD artığı yapılar aracılığıyla kuşatma altına alırken, Suriye’yi sonu gelmeyecek bir hilafet çıkmazına doğru sürüklüyor.
Bu saldırgan politikaya rağmen içeride bambaşka bir yüz gösterilmeye çalışılıyor. Devlet, bir yandan MİT aracılığıyla ve çeşitli heyetlerle çözüm süreci yürütüyormuş gibi davranıyor; diğer yandan Sayın Abdullah Öcalan’ın müzakere çağrısını içeren bazı değerlendirmelerini kamuoyuna sızdırarak onu itibarsızlaştırma çabası içine giriyor. Bu derin çelişki, Türkiye’nin Kürt sorununa yönelik yaklaşımındaki samimiyetsizliği tüm açıklığıyla ifşa ediyor. Oysa gerçekler çok daha farklı: Kürt tarafı, çözüm iradesini hem iç kamuoyuyla hem de uluslararası platformlarda açıkça ifade ediyor. Buna karşılık devlet, medya eliyle etik dışı yayınlar yaparak, gerillaları sanki teslim olmuş gibi gösteren ve barış iradesini yok sayan algı operasyonlarıyla süreci sabote etmeye devam ediyor.
Tam da bu nedenle Kürt halkı bu süreçte daha uyanık olmak zorundadır. Özsavunma refleksini her zamankinden daha güçlü tutmalı, mücadele mevzilerini kararlılıkla korumalıdır. Rojava, bu yönüyle yalnızca bir savunma hattı değil, Kürtlerin geleceğini belirleyecek stratejik bir kilit noktası haline gelmiştir. Suriye sahasında her türlü saldırıya karşı hazırlıklı olmak, yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi ve diplomatik anlamda da güçlü bir duruş sergilemeyi gerektiriyor.
Ne yazık ki ABD ve İsrail gibi aktörler bugün Türkiye’nin politikalarına daha yakın bir pozisyonda duruyor. Colani’nin tamamen İsrail denetimine girmesi halinde, bu grupların Kürtlere yönelik saldırılarının artması kaçınılmaz hale gelebilir. Bu durum, Kürt halkının dış destek beklentisini bir kenara bırakıp, esas olarak kendi öz gücüne dayanarak strateji üretmesi gerektiğini bir kez daha ortaya koymaktadır. Doğru ittifaklar kurmak, öz savunmayı her alanda geliştirmek artık tarihsel bir zorunluluktur.
Sayın Abdullah Öcalan, 1993 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile başlattığı diyalog arayışından bugüne dek, onlarca kez çözüm ve barış için inisiyatif almıştır. 1993 Ateşkesi, Kürt sorununun demokratik yolla çözülmesi adına atılmış en cesur adımlardan biridir. Ancak Özal’ın ani ölümü bu süreci sabote etmiştir. 2009’da başlatılan “Demokratik Açılım” süreci kısa süreli de olsa umut yaratmış; ancak devletin güvenlikçi yaklaşımı bu süreci boğmuştur.
2013-2015 yılları arasında İmralı Heyeti ile sürdürülen görüşmeler sonucunda Dolmabahçe Mutabakatı gibi tarihî belgeler ortaya çıkmış, Sayın Öcalan’ın kaleme aldığı 10 maddelik çözüm çerçevesi kamuoyuna sunulmuştur. Ne var ki Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu belgeyi sahiplendiği Dolmabahçe’de verdiği fotoğraftan kısa bir süre sonra mutabakatı inkâr ederek süreci sonlandırmıştır. Devlet, çözüm yerine çatışmayı; müzakere yerine inkârı ve imhayı tercih etmiştir.
Bugün yapılması gereken, geçmişte heba edilen bu tarihsel fırsatları doğru okumaktır. Ortadoğu’daki gelişmeler, özellikle Irak ve Suriye örnekleri, halkların iradesini yok sayan politikaların nasıl bir yıkım doğurduğunu açıkça göstermektedir. Türkiye, Kürt halkının meşru ve demokratik taleplerini görmezden gelmeye devam ederse, değişen bölgesel ve uluslararası dengelerde oyun dışı kalması kaçınılmaz olacaktır.
Sayın Öcalan, ağır tecrit koşullarına rağmen çözüm iradesinden hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Onun perspektifi yalnızca bir barış çağrısı değil, aynı zamanda halkların birlikte, eşit ve özgür yaşama çağrısıdır. Bu irade, yalnızca Kürt halkının değil, bütün bölge halklarının barış içinde yaşaması açısından da stratejik öneme sahiptir.
İçinden geçtiğimiz dönem, Kürt halkı açısından yalnızca bir savunma süreci değil, aynı zamanda belki biraz erken ama aynı zamanda yeniden yapılanma sürecidir. Sayın Öcalan’ın öncülüğünde, hiçbir Kürdü dışarda bırakmadan; tüm Kürt parti ve örgüt temsilcilerini, kanaat önderlerini, halk temsilcilerini ve geçmişte mücadele yürütmüş ancak ihanet dışında çeşitli nedenlerle geri çekilmiş tüm kadroları kapsayan büyük bir genel uzlaşı çerçevesi geliştirilmelidir. Bu, hem öz gücü büyütmek hem de iç birliği sağlamlaştırmak için tarihsel bir zorunluluktur.
Rojava’daki çözüm, yalnızca oradaki Kürtlerin değil, bütün Kürdistan’ın kaderini etkileyecek bir nitelik taşımaktadır. Kürt halkı kendi değerlerine ve öz gücüne güvenmeli; direnişi her alanda büyütmeli ve stratejik düşünerek diplomasi, ittifak, özsavunma ve toplumsal örgütlenme alanlarında kendini yeniden yapılandırmalıdır.
Bugün tarihsel bir kavşaktayız. Ya bölgesel denklemde etkili bir aktör olarak kendi yolumuzu açacağız ya da başkalarının planlarında figüran olmaya zorlanacağız. Bu nedenle güçlü birlik, doğru strateji ve kesintisiz mücadele artık bir tercih değil, yaşamsal bir zorunluluktur.
Cemil Elden
21.07.2025