<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Med Gündem</title>
    <link>https://www.medgundem.com</link>
    <description>Doğru, güvenilir ve taraofız habercilik... HAKÎKAT; Drama edilmiş anlayışını değil gerçekten, umuttan, özgürlükten beslenen geleceğe dönük, bilimsel, objektif, cesur bir yayıncılık anlayışını benimsiyoruz</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.medgundem.com/rss/yazdicizdi" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Sat, 11 Jul 2026 23:08:55 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/rss/yazdicizdi"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Barışın İnşası ve Savaşın Direnci]]></title>
      <link>https://www.medgundem.com/barisin-insasi-ve-savasin-direnci</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/barisin-insasi-ve-savasin-direnci" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Med Gündem'in Konuk Yazar köşesinin bugünkü yazarı Kürt siyasetçi Ayhan Karabulut, "Barışın İnşası ve Savaşın Direnci" başlıklı yazıyı kaleme aldı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>BARIŞIN İNŞASI VE SAVAŞIN DİRENCİ</strong></p>

<p>Savaşın Başarısı;Yıkım ve İnsan Ruhunda Egemenlik Kurmasıdır.Barışın savaşı ise;İnsanı Doğasıyla Buluşturmak ve Kendini Sürekli İnşa Eden Bir Varlık Haline Getirmekdir.</p>

<p>“Şimdi gerçeklik sınırına dayanıldı. Sahtekârca yaşam azalıyor. Herkes gerçeklikle yüzleşiyor. Şimdiye kadarki olan biten sahtekârcaydı. Artık gerçeklik konuşacak; gerçeklikle daha fazla yaşanacak.”</p>

<p>Abdullah Öcalan’ın bu sözleri yalnızca politik bir çağrı değildir.<br />
Bu sözler, uzun yıllar süren çatışmaların toplumların ruhunda oluşturduğu kırılmayı anlamaya ve görünür kılmaya dönük bir yüzleşme çağrısıdır.</p>

<p>Çünkü savaş yalnızca insan öldürmez.<br />
Savaş, insanın kendisiyle ve gerçeklikle kurduğu ilişkiyi değiştirir.</p>

<p>Uzun süre çatışma yaşayan toplumlarda hakikat zamanla parçalanmaya başlar. İnsanlar olayları olduğu gibi değil; korkularının, travmalarının ve birikmiş öfkelerinin içinden görür. Böyle dönemlerde toplum ortak bir gerçeklik duygusunu kaybeder. Hatta ahlak, vicdan, empati ve adalet duygusu aşınmaya başlar. Herkes kendi acısının içinden konuşur; fakat kimse diğerinin acısını gerçekten duyamaz.</p>

<p>Bugün Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun yaşadığı en derin krizlerden biri budur. Çünkü bölgemizde savaş artık geçici bir olağanüstü hâl değil; gündelik hayatın psikolojik ritmine dönüşmüştür. Bu durum düşünsel ve ruhsal kalıpları daha sert ve esnemez hale getirmiştir.</p>

<p>Savaşın doğası yaşamın her anında görülmektedir. Öyle ki birden fazla kuşak çocukluğunu operasyon sesleriyle geçirdi. Aynı kuşakta bir kesim korkarak konuştu ve konuşmayı korkuyla öğrendi. Büyük bir çoğunluk cenazelerle büyüdü ve sürekli tehdit, ölüm, işkence ya da tutuklanma altında yaşamayı normal sandı.</p>

<p>Modern nöropsikoloji, uzun süreli korku ortamlarının insan zihnini değiştirdiğini ortaya koyuyor. İnsan beyni sürekli tehdit altında kaldığında, bir süre sonra güvene değil, alarma uyum sağlamaya başlıyor. Şüphe kalıcı hale geliyor. Empati zayıflıyor. İnsan, kendisine benzemeyeni anlamaktan çok, ondan korunmaya yöneliyor. Öyle ki halklar ve insanlar birbirlerini mutlak bir tehdit olarak görmeye başlıyor.</p>

<p>Bu durum yalnızca bireyleri değil, toplumların karakterini de değiştiriyor.</p>

<p>Çünkü savaş yalnızca şehirleri yıkmaz.<br />
Savaş, insanın iç dünyasını da işgal eder ve kendisine benzetir. İnsan, insan olmaktan çıkar; “iyi savaşçı”, “iyi fedai” ya da “iyi intikamcı” olmaya yönelir.</p>

<p>Zamanla insanlar barışı imkânsız değil, tehlikeli görmeye başlar. Çünkü çatışma yıkıcı olsa bile alışılmış ve tanıdıktır. Barış ise bilinmeyendir. İnsan zihni bazen alıştığı acıya, bilmediği özgürlükten daha fazla bağlanabilir. Travmanın en derin etkilerinden biri budur.</p>

<p>Böylesi bir ortamda insan, bazen kendisini yaralayan ve tüketen düzene bağımlı hale gelir.</p>

<p>Carl Gustav Jung’un söylediği gibi, insan yüzleşmediği karanlığı kader gibi yaşamaya başlar. Toplumlar için de durum farklı değildir. Bastırılmış korkular, aşağılanma duyguları ve birikmiş öfke zamanla kolektif bir psikoloji üretir. Bu psikoloji yalnızca siyasal kurumları değil; sıradan insanın vicdanını da etkiler. İşte o noktada insanlar düşünmek yerine refleks göstermeye başlar.</p>

<p>Hakikat parçalanır.<br />
Vicdan zayıflar.<br />
İnsanlar birbirini anlamaktan çok, birbirinden korunmaya çalışır.</p>

<p>Şiddet giderek sıradanlaşır.<br />
Merhamet ise çoğu zaman zayıflık gibi görülür.</p>

<p>Bilinmeli ki Uzun savaş dönemlerinin en büyük yıkımı yalnızca ölüm değildir. Asıl yıkım, toplumun içsel bütünlüğünü kaybetmesidir. Çünkü sürekli çatışma ortamlarında insanlar yalnızca dışarıdaki düşmanla değil; kendi içlerinde büyüyen korkuyla da yaşamaya başlar. Bu korku ve savaş ortamı, kişiyi potansiyel bir tehdide dönüştürür.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Nietzsche’nin söylediği gibi, uzun süre uçuruma bakan insanın içine bir süre sonra uçurum da bakar.</p>

<p>Bugün Ortadoğu’nun yaşadığı kriz tam da budur. Artık mesele yalnızca silahların çatışması değildir. Asıl mesele, insan ruhunun yeniden hakikatle buluşup buluşamayacağıdır.</p>

<p>Bu nedenle Abdullah Öcalan’ın “gerçeklik konuşacak” sözü sıradan bir politik ifade değildir. Bu söz; savaşın ürettiği korkulara, ezberlere, yalanlara, mevkilere, düşüncelere, duygulara ve bir bütün olarak sahte kimliklere karşı bir yüzleşme çağrısıdır.</p>

<p>Çünkü gerçeklik ortaya çıktığında yalnızca resmî söylemler değil; bireyin kendi içindeki yanılsamalar da çözülmeye başlar.</p>

<p>İnsan ilk kez kendisine şu soruyu sormak zorunda kalır:</p>

<p>“Ben gerçekten özgürlüğü mü savunuyorum; yoksa bir köleye dönüşmüş halde, yalnızca alıştığım korkuların içinde mi yaşıyorum?”</p>

<p>Öcalan’ın son yıllarda geliştirmeye çalıştığı yaklaşımın merkezinde yalnızca çatışmanın sonlandırılması değil; savaşın toplum psikolojisinde yarattığı körleşmenin ve yabancılaşmanın aşılması düşüncesi de bulunmaktadır. Çünkü gerçek barış yalnızca silahların susması değildir. Gerçek barış, insanın yeniden birbirinin acısını duyabilecek bir bilinç ve sorumluluk geliştirebilmesidir.</p>

<p>Bugün barışa karşı duranların sayısının fazla görünmesinin nedeni yalnızca siyasal çıkarlar değildir. Uzun savaş dönemleri bazı toplumsal yapılarda korkuyu kimliğe dönüştürür. Böyle dönemlerde düşmanlık, birçok insan için psikolojik bir güvenlik alanına dönüşebilir.</p>

<p>Çünkü düşman ortadan kalktığında insan, ilk kez kendi içindeki boşlukla yüzleşmek zorunda kalır.</p>

<p>Bu yüzden barış yalnızca politik değil; aynı zamanda psikolojik ve ahlaki bir dönüşüm meselesidir.</p>

<p>Belki de gerçek barış, insanların birbirini affetmesiyle değil; birbirinin acısını ilk kez gerçekten duyabilmesi ve sevinçlerini paylaşabilmesiyle başlayacaktır</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Konuk yazar</category>
      <guid>https://www.medgundem.com/barisin-insasi-ve-savasin-direnci</guid>
      <pubDate>Sun, 05 Jul 2026 10:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://medgundemcom.teimg.com/crop/1280x720/medgundem-com/uploads/2026/07/med-gundem-2-22.jpg" type="image/jpeg" length="45076"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[DEM Parti’nin Türkiyeleşme Tartışmaları]]></title>
      <link>https://www.medgundem.com/dem-partinin-turkiyelesme-tartismalari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/dem-partinin-turkiyelesme-tartismalari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Konuk yazar Faysal Taş,bugün “DEM Parti’nin Türkiyeleşme Tartışmaları,Örgütsel Yapısı ve Siyasal Perspektifi Üzerine Değerlendirme” başlıklı yazıyı kaleme aldı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>DEM Parti’nin Türkiyeleşme Tartışmaları, Örgütsel Yapısı ve Siyasal Perspektifi Üzerine Değerlendirme</p>

<p>Yaklaşık otuz yıldır DEM Parti geleneği içerisinde farklı görev ve sorumluluklar üstlenmiş biri olarak, partinin mevcut siyasal yönelimine dair bazı gözlem ve değerlendirmeleri paylaşmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Bu değerlendirmeler; eleştiriden çok, partinin siyasal kapasitesini, toplumsal etkisini ve örgütsel gücünü geliştirmeye dönük bir katkı amacı taşımaktadır.</p>

<p>Bugün DEM Parti açısından en fazla tartışılan konuların başında “Türkiyeleşme” meselesi gelmektedir. Ancak bu kavramın siyasal içeriği ve pratik karşılığı konusunda hem toplumda hem de parti içerisinde farklı yorumların bulunduğu görülmektedir. Bu durum da zaman zaman parti politikalarının farklı biçimlerde algılanmasına yol açmaktadır.</p>

<p>Bir kesim, DEM Parti’yi daha çok Kürt siyasal hareketinin temsilcisi ve bölgesel ağırlıklı bir yapı olarak değerlendirirken; başka bir kesim ise partiyi Türkiye’nin demokratikleşme, çoğulculuk ve birlikte yaşam perspektifini temsil eden daha geniş bir siyasal zemin olarak görmektedir. Bu iki yaklaşım arasındaki farklılık, “Türkiyeleşme” tartışmalarının da temelini oluşturmaktadır.</p>

<p>Bu noktada DEM Parti’nin, Türkiyeleşme kavramını daha açık, net ve toplumsal karşılığı güçlü bir siyasal çerçeveyle ifade etmesi gerektiği düşünülmektedir. Türkiyeleşmenin; herhangi bir kimliğin geri plana itilmesi değil, aksine Türkiye’deki bütün toplumsal kesimlerin eşit yurttaşlık temelinde demokratik bir zeminde buluşmasını hedefleyen çoğulcu bir siyaset anlayışı olarak tanımlanması önemlidir.</p>

<p>Bununla birlikte partinin; demokrasi, hukuk, emek, kadın, gençlik, ekoloji ve yerel yönetimler gibi alanlarda kendi özgün siyasal perspektifini daha görünür ve güçlü biçimde ortaya koyması gerektiği de değerlendirilebilir. Çünkü Türkiye’nin çok boyutlu toplumsal sorunlarına ilişkin bütünlüklü ve sürekli bir siyasal dil geliştirmek, partinin ülke genelindeki etkisini artırabilecek önemli unsurlardan biridir.</p>

<p>Örgütsel yapı açısından bakıldığında ise, güçlü bir siyasal hareketin en önemli dayanaklarından birinin nitelikli ve yaygın örgütlenme olduğu açıktır. İl ve ilçe örgütlerinin yalnızca idari değil; aynı zamanda siyasal, toplumsal ve düşünsel üretim merkezleri hâline gelmesi büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle yerel örgütlerde görev alan kadroların; toplumsal karşılığı bulunan, siyasal iletişim kapasitesi güçlü, demokratik temsil yeteneği yüksek ve parti perspektifini sahada etkili biçimde taşıyabilecek kişilerden oluşması gerekmektedir.</p>

<p>Mevcut durumda ise, deneyimli ve siyasal kapasitesi yüksek birçok kadronun daha çok merkez siyasette yoğunlaştığı; buna karşılık yerel örgütlerin zaman zaman bu birikimden yeterince faydalanamadığı yönünde değerlendirmeler bulunmaktadır. Oysa bu siyasal birikimin yerel örgütlenmelere daha dengeli biçimde yayılması, hem örgütsel kapasiteyi artırabilir hem de partinin toplumla temasını daha güçlü hâle getirebilir.</p>

<p>Aday belirleme süreçleri konusunda da yerel dinamiklerin daha fazla dikkate alınmasının önemli olduğu düşünülmektedir. Belediye başkanı, milletvekili ya da parti yöneticisi olacak isimlerin belirlenmesinde; yereldeki örgütlerin, sivil toplumun ve toplumun farklı kesimlerinin görüşlerinin daha etkin biçimde değerlendirilmesi, hem demokratik katılımı güçlendirebilir hem de adayların toplumsal meşruiyetini artırabilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ayrıca siyasal temsilin yalnızca ideolojik yeterlilikle değil; toplumsal ilişkiler, etik duruş, şeffaflık ve kamuoyu güveni gibi unsurlarla birlikte değerlendirilmesi gerektiği de açıktır. Bu yaklaşım, uzun vadede parti-toplum ilişkisini daha sağlam bir zemine taşıyabilir.</p>

<p>Sonuç olarak DEM Parti’nin önünde; hem Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde daha etkin bir rol üstlenme hem de kendi örgütsel yapısını daha güçlü ve sürdürülebilir hâle getirme açısından önemli fırsatlar bulunmaktadır. Bunun için daha net bir siyasal perspektif, güçlü yerel örgütlenme, toplumsal katılımı esas alan bir temsil anlayışı ve Türkiye’nin bütün kesimlerine hitap eden çoğulcu bir siyasal dilin geliştirilmesi belirleyici olacaktır.</p>

<p><strong>Bu içerik yazar tarafından hazırlanmış olup, içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Med Gündem’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Konuk yazar</category>
      <guid>https://www.medgundem.com/dem-partinin-turkiyelesme-tartismalari</guid>
      <pubDate>Sat, 09 May 2026 18:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://medgundemcom.teimg.com/crop/1280x720/medgundem-com/uploads/2026/05/med-gundem-konuk-yazar-9.jpg" type="image/jpeg" length="81634"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ortadoğu’nun Yeniden Şekillenişinde Kürtlerin Tarihsel Eşiği]]></title>
      <link>https://www.medgundem.com/ortadogunun-yeniden-sekillenisinde-kurtlerin-tarihsel-esig</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/ortadogunun-yeniden-sekillenisinde-kurtlerin-tarihsel-esig" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Konuk yazar Faysal Taş, bugün “Ortadoğu’nun Yeniden Şekillenişinde Kürtlerin Tarihsel Eşiği” başlıklı yazıyı kaleme aldı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ortadoğu bugün yeniden şekillenen bir tarihsel sürecin içinden geçmektedir. Bölgedeki savaşlar, güç mücadeleleri ve değişen uluslararası dengeler, yalnızca devletleri değil aynı zamanda halkların geleceğini de doğrudan etkilemektedir. Bu süreçte Kürt halkı da tarihsel olarak önemli bir dönemeçte bulunmaktadır.</p>

<p>Kürtler açısından mesele yalnızca güncel politik gelişmelerle sınırlı değildir; aynı zamanda derin bir tarihsel arka plana sahiptir. 20. yüzyılın başında gerçekleşen Sykes–Picot Anlaşması ile Ortadoğu’nun sınırları büyük güçlerin çıkarları doğrultusunda yeniden çizilmiş ve Kürtler dört ayrı devlet arasında bölünmüştür. Bu süreç sonucunda Kürtler Türkiye, İran, Irak ve Suriye sınırları içinde statüsüz bir halk olarak yaşamaya zorlanmıştır. Bu tarihsel durum, Kürt meselesinin yalnızca bir etnik kimlik sorunu değil aynı zamanda uluslararası sistemle bağlantılı bir siyasal sorun olduğunu göstermektedir.</p>

<p>Bugün Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, Kürt toplumu içinde farklı siyasal yaklaşımların ve stratejik tartışmaların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Kürt siyasi hareketleri ve partileri arasında farklı düşünceler bulunması doğal bir durumdur. Ancak genel olarak iki temel yaklaşımın öne çıktığı görülmektedir.</p>

<p>Birinci yaklaşım, Kürtlerin tarihsel bölünmüşlüğüne son verilmesi ve bağımsız bir Kürdistan devletinin kurulması gerektiğini savunmaktadır. Bu görüşe göre Kürtler artık kendi kaderini tayin etme hakkını kullanmalı ve ulusal bağımsızlık hedefini açık bir şekilde ortaya koymalıdır.</p>

<p>İkinci yaklaşım ise farklı bir siyasal perspektife dayanmaktadır. Bu görüşe göre Kürtlerin yaşadıkları ülkelerde demokratikleşme süreçleri geliştirilmeli ve halklar arasında eşit yurttaşlık temelinde yeni bir siyasal düzen kurulmalıdır. Bu yaklaşım, Türkler, Araplar ve Farslarla birlikte çoğulcu ve demokratik bir siyasal sistem içinde ortak bir gelecek kurmanın mümkün olduğunu savunmaktadır.</p>

<p>Bu tartışmalar sürerken Ortadoğu’da küresel ve bölgesel güçlerin de etkili olduğu bir jeopolitik mücadele devam etmektedir. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail gibi aktörlerin bölgeye yönelik stratejileri, Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesi sürecinde önemli rol oynamaktadır. Bunun karşısında bölgesel güçler olarak görülen Türkiye ve İran ise mevcut devlet sınırlarının ve statükonun korunmasını istemektedir.</p>

<p>Bu durum Kürtler açısından oldukça karmaşık bir siyasal tablo ortaya çıkarmaktadır. Bir tarafta uluslararası güçlerin çıkarları, diğer tarafta bölgesel devletlerin güvenlik ve egemenlik kaygıları bulunmaktadır. Bu nedenle Kürtlerin geleceği yalnızca askeri ya da politik bir mesele değil, aynı zamanda sosyolojik ve stratejik bir mesele haline gelmiştir.</p>

<p>Sosyolojik açıdan bakıldığında Kürt toplumu farklı ülkelerde yaşayan, farklı politik deneyimler ve sosyal koşullar içinde şekillenmiş bir toplumdur. Bu durum Kürt siyasetinde farklı eğilimlerin ortaya çıkmasını kaçınılmaz hale getirmektedir. Ancak tarihsel deneyimler göstermiştir ki güçlü bir siyasal strateji geliştirebilmek için ortak bir ulusal perspektif ve kolektif akıl büyük önem taşımaktadır.</p>

<p>Bu nedenle Kürtlerin önünde belki de en gerçekçi seçenek çok yönlü bir denge siyaseti geliştirmektir. Bu denge siyaseti, bir yandan uluslararası aktörlerle ilişkileri tamamen koparmadan yürütmeyi, diğer yandan da bölgesel devletlerle diyalog ve müzakere kanallarını açık tutmayı gerektirir. Aynı zamanda bağımsızlık hedefi ile demokratik çözüm seçenekleri arasında stratejik bir esneklik geliştirmek de bu politikanın önemli bir parçası olabilir.</p>

<p>Tarihsel deneyimler, büyük güçlerin çoğu zaman kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini göstermektedir. Bu nedenle Kürt siyasetinin yalnızca dış aktörlere dayanarak değil, aynı zamanda kendi toplumsal gücüne ve ulusal birlik kapasitesine dayanarak şekillenmesi gerekmektedir.</p>

<p>Sonuç olarak 21. yüzyıl Kürtler için yeni bir tarihsel fırsat ve aynı zamanda önemli bir sınav niteliği taşımaktadır. Eğer Kürtler bu süreci doğru okuyabilir, ulusal birliklerini güçlendirebilir ve akılcı bir siyasal strateji geliştirebilirlerse, bu yüzyıl geçmişte yaşanan statüsüzlüğün devam ettiği bir dönem değil, aksine Kürt halkının siyasal statü ve haklarını güvence altına aldığı yeni bir dönem olabilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Bu içerik yazar tarafından hazırlanmış olup, içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Med Gündem’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.</strong></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Konuk yazar</category>
      <guid>https://www.medgundem.com/ortadogunun-yeniden-sekillenisinde-kurtlerin-tarihsel-esig</guid>
      <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://medgundemcom.teimg.com/crop/1280x720/medgundem-com/uploads/2026/04/med-gundem-konuk-yazar-8.png" type="image/jpeg" length="78458"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kasetten Dijitale: Bir Yol Hikâyesi]]></title>
      <link>https://www.medgundem.com/kasetten-dijitale-bir-yol-hikayesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/kasetten-dijitale-bir-yol-hikayesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Konuk yazar Ferhat Tunç, bugün sosyal medya hesabından paylaştığı “Kasetten Dijitale: Bir Yol Hikâyesi” başlıklı makaleyi kaleme aldı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kasetten Dijitale: Bir Yol Hikâyesi</strong></p>

<p>Eskiden yılın ilk sorusu belliydi: “Yeni kaset yolda mı?”</p>

<p>Takvimler değişirken biz de stüdyo duvarları arasında, notaların peşindeydik. Her yeni yıla bir kaset sığdırmak, neredeyse namus meselesiydi. Bir sonraki sözü, bir sonraki besteyi bulmak için yollarda, gönüllerde olurduk. Cebimizde biten kalemler, masada tükenen teyp şeritleri, sabaha karşı yazılan nakaratlar… Yollar bizim not defterimizdi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kasetin bir ağırlığı vardı. Kapağını açardın, kokusunu içine çekerdin. Kalemiyle sarardın, banda can verirdin. A yüzü biter, B yüzü başlardı. Hayat gibiydi: Çevirince devam ederdi. Bir kaset, bir evin başköşesine konur, elden ele gezer, çoğaltılır, paylaşılırdı. Dinleyiciyle aramızda şirketlerden başka bir şey yoktu sanırdık. Meğer koca bir duvar varmış.</p>

<p>Sonra zaman değişti. Kaset önce CD’ye, CD dijitale evrildi. Raflar boşaldı, ceplerdeki Walkman’ler sustu. “Albüm giderek tarihe karışacak” dediler. Korktuk önce. Alıştığımız düzen, kokusuna kadar ezberlediğimiz o fiziki temas gidiyordu. Ama gidenin yerine geleni görünce anladık: Bu bir kayıp değil, başka bir yoldu.</p>

<p>Dijital dünya, kapıları ardına kadar açtı. Bir zamanlar bir kaseti çıkarmak için aylarca şirket kapısında beklerdin. Prodüktörün dudağından çıkacak bir “olur”a bağlıydı sesin. Sözleşmeler sayfalarca sürer, maddelerin arasında sanatçının nefesi kesilirdi. Hak etmedikleri halde, 5 yıllık, 10 yıllık imzalarla bir ömrü ipotek ederlerdi. Emeğin üstüne şirket logosu basılır, kan ter içindeki şarkı, bir başkasının malı olurdu. Birçok insanın kanını emdiler, doğrudur. Telif bilmezdik, avukat tutamazdık, itiraz edemezdik. “Ekmek yediğin yere ihanet edilmez” derlerdi. Oysa ekmeği biz yapıyorduk, onlar dilimliyordu.</p>

<p>Bu yeni zamanın en büyük devrimi şu: Sanatçı kendi ayakları üzerinde durabiliyor artık. Aracı yok, baron yok, “piyasa” denen o görünmez sansür yok. Elinde bir mikrofon, bir bilgisayar, bir vicdan varsa, dünya senin. Şarkını kaydediyorsun, Believe, The Orchard, DistroKid gibi platformlara yüklüyorsun ve sabahına Tokyo’dan, Berlin’den, Kars’tan dinleniyor. Arada kimse yok. Senin sesinle dinleyenin kulağı arasında tek bir kablo bile yok.</p>

<p>Bu özgürlük, sorumluluk da getiriyor. Artık “şirket basmadı” bahanesi yok. Üretiyorsan varsın. Susuyorsan yok. Herkes kendi kasetinin prodüktörü, kendi türküsünün patronu. Belki eskisinden daha çok çalışıyoruz. Çünkü artık sadece beste yapmak yetmiyor. Anlatman, paylaşman, sahip çıkman gerekiyor. Ama bu yorgunluk güzel. Kendi yükünü taşımak, başkasının zincirini taşımaktan evladır.</p>

<p>Kaset tarihe karışıyor olabilir. Fakat türkü kalıyor. Form değişir, öz baki. Dün 90’lık BASF’ye sığdırmaya çalıştığımız o yangın, bugün bir linke sığıyor. Önemli olan sığması değil, yakması. Ve yeni dünya, yakmak isteyenlere kibrit de veriyor, rüzgâr da.</p>

<p>Eskiden “yeni kaset yolda mı?” diye sorarlardı.</p>

<p>Şimdi “yeni single ne zaman düşüyor?” diyorlar.</p>

<p>Soru değişti, dert aynı: Söyleyecek sözün var mı?</p>

<p>Var.</p>

<p>Hem de her zamankinden daha çok.</p>

<p>Ferhat Tunç</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Konuk yazar</category>
      <guid>https://www.medgundem.com/kasetten-dijitale-bir-yol-hikayesi</guid>
      <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 22:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://medgundemcom.teimg.com/crop/1280x720/medgundem-com/uploads/2026/04/h-fs-y8-s4-x-y-a-ac-d-i5.jpg" type="image/jpeg" length="99428"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Arkeolog Yusuf Yavaş: Tarihi ve kültürel mirası korumalı]]></title>
      <link>https://www.medgundem.com/arkeolog-yusuf-yavas-tarihi-ve-kulturel-mirasi-korumali</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/arkeolog-yusuf-yavas-tarihi-ve-kulturel-mirasi-korumali" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Efes Antik Kentte yaşanan duruma dikkat çeken arkeolog Yusuf Yavaş Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>İZMİR -</strong> Efes Antik Kentte yaşanan duruma dikkat çeken arkeolog Yusuf Yavaş, yerel yönetimlerin halkla bütünleşerek tarihi ve kültürel mirası korumasının önemine değinerek, "Bu olmazsa talan ve yağmanın sonu gelmez" dedi.</p>

<p></p>

<p>Birinci derece arkeolojik sit alanı olan Efes (Ephesus) Antik Kenti'nde karşılama alanı olarak yapılan inşaata karşı hukuki ve ekolojik mücadele sürüyor. Nisan ayının ilk günlerinde görülecek olan davada yürütmenin durdurulması ve iptali kararının çıkması bekleniyor.</p>

<p></p>

<p>8 bin yıllık tarihe sahip olan İzmir Efes Antik Kenti'nin günümüzde nereden nereye uzandığı, sınırları tam olarak bilinmiyor. Uzmanlar, antik kentin bugünkü mevcut konumundan Kuşadası ve İzmir'e kadar antik çağların kültürünün yer aldığını belirtiyor. Geçmişte dünyanın harikalarından biri olan Artemis Tapınağı (Artemision) da Efes bünyesinde barınıyor. Ancak tapınak geçmişte sık sık yağmalandığı için günümüzde son evrelerinden sadece mermer parçalar kalmış durumda.</p>

<p></p>

<p>1984 yılından başlayarak uzun süre kazı çalışmalarında yer aldığı Efes'in UNESCO dünya mirası listesine girmesinde emekleri olan ve söz konusu inşaat çalışmasını UNESCO başta olmak üzere ilgili yerlere aktaran Arkeolog Yusuf Yavaş Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı.</p>

<p></p>

<p>Efes'te uzun yıllar emek vermiş biri olarak bugün gelinen nokta hakkında neler düşünüyorsunuz?</p>

<p></p>

<p>Selçuk'taki bir tek eseri bir ülkeye verseniz o ülke ihya olur. Mesela Efes Artemis Tapınağı, dünyanın 7 harikasından biri. Alın onu bir ülkeye koyun. O ülke onun tanıtımıyla onun verdiği zenginlikle ihya olur. Turizm cenneti olur. Alın Efes Antik Kenti'ni bir ülkeye verin, o ülke de ihya olur. Meryem Ana'yı da bir ülkeye verin o ülke de ihya olur. Hz. Yahya'nın gömülü olduğu Saint Jean Kilisesi'ni verin bir ülkeye o ülke ihya olur. İzmir'in en küçük ilçesi Selçuk ama bu kadar zenginliğe sahip. Bundan faydalanamıyor. Selçuk'ta böyle bir farkındalık yok. Bunun çeşitli nedenleri var. Selçuk belediyesinin ya da halkının da sorumlulukları var. Ne doğru düzgün bir STK yapılanması var ne doğru düzgün yerel yönetimle halkın işbirliği var. Efes Antik Tiyatrosu, bugüne kadar dünyada bilinen ve bulunmuş en büyük tiyatro. Fakat Selçuk'ta şu anda 2026 yılında bir tiyatro salonu yok. Bir kültür merkezi yok. Bir Selçuklu arkeolog olarak bunları anlayamıyorum, anlamlandıramıyorum. Bir ülke bu ilçeye neden yatırım yapmaz.</p>

<p></p>

<p>Sizce neden yapmaz?</p>

<p></p>

<p>Bu ilçedeki turizmi geliştirmek için, kültür seviyesini yükseltmek için, çevrede farkındalık yaratmak için neden Kültür Turizm Bakanlığı bir şey yapmaz? Çünkü sadece turizme evrilmiş bir bakanlık olarak devam ediyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi, neden Selçuk'ta kültür anlamında hiçbir şeyin ucundan tutmaz? Orada çok büyük bir soru işareti. Ben bunların cevaplarını rica ediyorum, bakanlıktan ve İzmir Büyükşehir Belediyesi'nden. Kentte turizm ve kültür alanında bir çalışma göremiyoruz. Gördüğüm kadarıyla halkından, kendisine oy veren vatandaşından uzak bir tavır içinde. Kendisine oy veren halkla arasında çok büyük mesafe var. Bunun hesabını vermesini istiyoruz. Neden Selçuk Belediye Başkanı halk günü yapıp da "Sevgili vatandaşlarım gelin birlikte konuşalım, akıl fikir birliği yapalım. Bu sorunları bir masaya koyalım." Neden demez? Neden seçilmiş kadroları içinde kültürle ilgili insanlar yok? Karşılama alanı adı altında yapılan yer aslında turistik AVM, benim kanaatim. Bu konuda neden bir duruş göstermez Selçuk Belediyesi? Sosyal medyadan kendisine, belediye başkanına defalarca çağrıda bulundum. Açıklama yapın dedim.</p>

<p></p>

<p>Farkındalık ve kültürel tarihi açıdan ciddi bir bilgi eksikliği hakim. Bu eksiklik nasıl giderilir?</p>

<p></p>

<p></p>

<blockquote>
<p>Biz pek çok nesli şimdiden kaybetmiş durumdayız. Bu kısa yoldan definecilik mantığına inananlar yüzünden</p>
</blockquote>

<p></p>

<p>Bugün bu büyük problemleri yaşamamızın sebebi halkın kültür mirasımıza olan zayıf farkındalığı. Halk Efes orada duruyor, Bergama orada duruyor, Artemis Tapınağı orada duruyor diye bakıyor sadece. Bunların ne olduğunu, geçmişten bize sunulmuş hediye ve aynı zamanda emanet olduklarını sormuyor. Çünkü farkındalık yok. En iyi seviyede kültürel mirasın korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması yönünde halka, bilgilendirici, eğitici, sivil toplum kuruluşlarını besleyici çalışmalar yapılması gerekiyor, el birliğiyle. Bütün ülkemizde, Selçuk gibi zenginlikleri olan ilçelerimiz de var bizim. Buradan bakarsak Türkiye'de ilk okuldan itibaren kültürel miras zorunlu bir ders olması lazım. Kültürel miras dersini çocuklarınıza vermezseniz o çocuklar sosyal medyadan gördükleri defineci, dedektör satıcılarının hayallerine kapılıp kaçak kazılara bile girerler. Kısa zamanda zengin olalım fikrine kapılırlar. Ama kültürel miras farkındalığı varsa bir çocukta o çocuk o eserlere gözü gibi bakar. Korumak için gayret eder.</p>

<p></p>

<p>O kültürel mirasın ne demek olduğunu, yamaç evlerindeki 2000 yıl önce yapılmış tabandan ısıtmalı salonların nasıl başarıldığını, o mühendisliğin nasıl o aşamaya geldiğini, o yapıların o mermer blokların işlenip, nakışlanıp, süslenip, hesaplanıp, detaylandırılıp, nasıl üst üste konulup binlerce yıl yaşayacak şekilde inşa edildiğini anlatacak farkındalıkla nesiller yetiştirmeye ihtiyacımız var. Biz pek çok nesli şimdiden kaybetmiş durumdayız. Bu kısa yoldan definecilik mantığına inananlar yüzünden.</p>

<p></p>

<p>Devletin ya da hükümetin bu noktada sorumlulukları ne olmalı?</p>

<p></p>

<p>Bu çalışmalara acil ihtiyacımız var. Neler yapılabilir? Kültür ve Turizm Bakanlığının birleşmesi bence bir hata. Bu iki bakanlık acilen ayrılmalı. Kültür Bakanlığı liyakatlı kadrolarla kültür politikalarına hizmet etmeli. Turizm Bakanlı'ğının dayanağı olmamalı. Aksine kültürden beslenen bir turizme ihtiyacımız var. İzmir'de il kültür müdürlüğünde oturuyor belki bürokratlar, gördüğümüz o ki, planlamalar yapıyorlar. Şuraya şunu yapalım, buraya bunu yapalım. Şuraya karşılama merkezi yapalım, şuraya sanal müze yapalım. Bunu yerel yönetim de izliyor. Ortaya gördüğünüz bu ucube yapılaşmalar çıkıyor. Turizme, geleceğin turizmine zarar veren yapılaşmalar, inşaatlar çıkıyor.</p>

<p></p>

<p>Merkezi ve yerel yönetimlere yönelik eleştirileriniz var. Bu konuda özellikle yerel yönetimler nasıl bir tavır sergilemelidir?</p>

<p></p>

<p>Burası birinci derece sit alanı diyen bir kanun, ilke kararları varken siz oraya 130 bin metrekarelik alana Efes'in yeni karşılama merkezi, diyerek devasa bir inşaat yapıyorsunuz. Ve bunu Ankara'da verdiğiniz kararlarla uygulamaya koyuyorsunuz. Ve buna itiraz edenleri de tukaka (kötü olan) ilan ediyorsunuz. Kültür Bakanlığı'nın bu tek adam kafasıyla verdiği kararlara büyükşehrin, özellikle İzmir'in bir duruş göstermesi gerekirdi. Selçuk'taki belediyenin bir duruş göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Neden İzmir? Bakın ülkemizde UNESCO kültür mirasına girmiş, kültür mirasına sahip tek kentimiz ülkemizde. Bergama ve Efes, Birbiri ardına biri 2014. biri 2015 ikisi de dünya mirası listesine girdiler. İzmir bu iki değeri, biri kuzeyde biri güneyde olan UNESCO kültür mirası için İzmir ne yapmaktadır? İzmir Büyükşehir Belediyesi, Selçuk Belediyesi ile bunun nihai sonucunu rahatlıkla çözebilir, halledebilir diye düşünüyorum. İnşaatını da çok kolaylıkla halledebilir. Selçuk'a acil bir kültür merkezi lazım ve bu kültür merkezinin de bu kültürler mirasının farkındalığı yönünde çalışacak profesyonel yöneticileri olması lazım. Seçilmişler bu konuda ön ayak olmalı, liderlik yapmalı. Dünyada iyi örnekleri olan kentlerle işbirliği protokolleri, çalışmaları yapmak lazım.</p>

<p></p>

<p>EGEÇEP ve dar sayıda da olsa sorumluluk hisseden kimi yurttaşlar dava açtı. Sizin özelde bir girişiminiz oldu mu?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p></p>

<blockquote>
<p>Böyle bir izni kendi kafanızdan uydurarak, yapamazsınız. Kim izin verdiyse suç işlemiştir, sanal müze konusunda da bu yapılan karşılama merkezi konusunda da</p>
</blockquote>

<p></p>

<p>Efes karşılama alanı inşaatıyla ilgili kurula yazdım. Kurulun kararını almak için hangi izni aldınız? Bu kararın bir örneğini verin dedim. İzmir Koruma Kurulu bana cevap vermedi. Bir inşaat var. Koruma kurulu kararları neden halka açık değil? İnternetten ben o kararı görebilmeliyim. Şeffaf bir yönetim olmalı. Ne yaptığınızı bilmek istiyorum. Yaklaşık 3 ya da 4 yıl önce Efes Antik Kenti'nin içine sanal müze inşa edildi. Tam tiyatronun karşısına, kentin en önemli yerine. Belki altında çok önemli tarihi bir eser var. Yapamazsınız kardeşim. Mevcut yürürlükteki kanunlarla siz bunu yapamazsınız. Böyle bir izni kendi kafanızdan uydurarak, yapamazsınız. Kim izin verdiyse suç işlemiştir, sanal müze konusunda da bu yapılan karşılama merkezi konusunda da.</p>

<p></p>

<p>Burada yasalara, yürürlükteki hukuki çerçeveye aykırı işler yapılıyor. Bir şey yapılması gerekiyor dediğinizde çevrenizde destekçi bulamıyorsunuz ve yalnız kalıyorsunuz. Talan boyutuna gelen inşaatlar yapılıyor. Hasankeyf gitti. Allianoi, (o canım kaplıca) merkezi gitti. Afişlerde kalmasın bunlara verilen değerler. Ben burada çok büyük bir sorun görüyorum yani. Bu eserleri korumak anlamında ne yapıyorsunuz. Ya da neden suskunsunuz, neden konuşmuyorsunuz?</p>

<p></p>

<p>Peki Efes'teki inşaata dönecek olursak, onca kanun, yönetmelik var, tarihi kültürel mirasın korunmasına dönük. Bu kanunlar niye uygulanmıyor?</p>

<p></p>

<p>Kültür varlıklarını koruma kanunu var. İlke kararları var, yüksek kurulun kararları var. Bunlar uygulanmayacaksa, kanunlar uygulanmak için değil mi? Bir vatandaş bir ağaç dikemezken o araziye siz oraya devasa bir inşaat yapıyorsunuz. Tamamen ticari amaçlarla bu işin buraya yapılmasına karar verdiler. Ama bu ticari amaç yürürlükteki kanun, yönetmelik ve ilke kararlarınıza aykırı. Siz arkeolojik alana eser yapıyorsunuz. O zaman kanun tanımıyorsunuz bunu yaparken. Mevcut dükkanların olduğu yerin altında Bizans sarayı var da orayı kazacağız. Bizans sarayı için orayı kazıyorsun. Ama buradaki kapalı kilise ve tapınağın üzerine de inşaat yapıyorsun. Hani oradakini kurtarmak isterken, burayı batırıyorsun. Tel örgüyü çekelim, yanına da karşılama merkezi yapalım. Böyle değil ki bu işler. Jeofizik, jeoradar, jeoloji, arkeoloji, sanat tarihi, restorasyon, bunların hepsi birlikte çalışarak bu kararları vermeliler. Yoksa kestirmeden bürokratik kararlarla bu işler olmaz ve bu tahribatın sonu gelmez.</p>

<p></p>

<p>Konunun uzmanları dediniz. Bunu biraz açar mısınız?</p>

<p></p>

<p>Selsus (Celcus) Kütüphanesi, 1970-78 arasında 8 yılda ayağa kaldırıldı. Şimdi duyuyoruz ki Efes'teki Serapis Tapınağı'nın da benzer şekilde ayağa kaldırılma projesi de benzer şekilde ihale edilmiş. Büyük tiyatro sahnesinin de ayağa kaldırılması söz konusu. Ama bunlar şirketler üzerinden yapılabilecek işler değiller. Yoksa karşımıza korkarım sünger bop gibi çok kötü sonuçlar çıkabilir. Lütfen bu konularda liyakatlı insanlarla ve şeffaf ihalelerle, şeffaf toplantılarla kararlar alınsın ve doğru kişilerin görüşlerine başvurulsun.</p>

<p></p>

<p><em>MA / İbrahim Açıkyer</em></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>https://mezopotamyaajansi44.com/tum-haberler/content/view/305635</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Güncel, Tarihten insanlık porteleri</category>
      <guid>https://www.medgundem.com/arkeolog-yusuf-yavas-tarihi-ve-kulturel-mirasi-korumali</guid>
      <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 11:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://medgundemcom.teimg.com/crop/1280x720/medgundem-com/uploads/2026/03/690x390cc-turkce-t-r-izm-15-03-2026-efes-kltr-mirasi-arkeolog-yusuf-yavas.jpg" type="image/jpeg" length="52984"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ortadoğu ve Kürdistan’da yanmış topraklar politikasının tarihsel arka planı]]></title>
      <link>https://www.medgundem.com/ortadogu-ve-kurdistanda-yanmis-topraklar-politikasinin-tarihsel-arka-plani</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/ortadogu-ve-kurdistanda-yanmis-topraklar-politikasinin-tarihsel-arka-plani" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Konuk yazar  Mezopotamya Ekoloji Hareketi Eş Sözcüsü Erdoğan Ödük, 'Ortadoğu ve Kürdistan’da yanmış topraklar politikasının tarihsel arka planı' kaleme aldı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>ORTADOĞU VE KÜRDİSTAN’DA YANMIŞ TOPRAKLAR POLİTİKASININ TARİHSEL ARKA PLANI</strong></p>

<p><strong><em>Mezopotamya tarihinde bilinen ilk doğa saldırısı Gılgamış’ın kendisine bir taht yapmak istediği için, Yukarı Mezopotamya yani Kürdistan’nın ormanlarındaki mavi sedir ağaçlarını kesmeye dönük eylemidir. Gılgamış destanında anlatılan bu mitik hikayeden anlaşılacağı üzerine; doğaya saldırının temelinde tıpkı kadına ve topluma saldırı gibi hegemonyacı bir anlayış yer almaktadır. Doğaya karşı saldırının tarihi doğayı savunmanın da adeta başlangıcı olmuştur. Gılgamış ve devşirme Enkido ormana saldırdıklarında o ormanı yaşamı pahasına savunan Hombaba’yla karşılaşırlar. </em></strong><em> </em></p>

<p><strong><em><img alt="" height="422" src="https://medgundemcom.teimg.com/medgundem-com/uploads/2026/03/images-750x-99bf21d6ecec5.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="750" /></em></strong></p>

<p>Tarih boyunca Ortadoğu’da sömürgeci devletlerin güç biriktirmesinden sonra merkezi devlet ve/veya krallıkların kendi çekirdek bölgelerine hammadde sağlamak için ilk hedeflerinin aşağı ve yukarı Mezopotamya havzalarının olduğu görülmektedir. Bu havzanın tam merkezinde yer alan Kürdistan coğrafyası da bu sömürgeci saldırılardan ötürü ciddi ekolojik problemlerle karşı karşıya kalmıştır. Bu bağlamda Kürdistan’da uygulanan bu politika yani yanmış topraklar politikası ( Yerel halkların tek geçim kaynağı olan arazi ve yaşam alanlarını yok etmeyi amaçlayan böylece savaş bittiğinde bile bu alanlardaki yaşam hakkını hiçe sayan, katı ve tarihsel derinliği olan bir askeri politikadır.’’) hegemonyacı güçler tarafından sümürgeciliğin kalıcığı için devreye konulmuştur. Bu yöntemin savaş süreçlerinde dünyanın farklı noktalarında farklı alanlarda kullanıldığı bilinmektedir. Ve savaştan sonra da yaşam alanlarındaki problemler uzun süre olumsuz etkilerini hissettirmektedir</p>

<p>Kürdistan Coğrafyası’na da saldırılarda bulunan bu sömürgeci merkezler ve kullandıkları yöntemler değişse de temel amaç Kürdistan’nın yaşamsal döngüsünü yok etmeyi amaçladıkları izledikleri politikalardan anlaşılmaktadır.</p>

<p>M.Ö. 4. Ve 3. binyıl mezopotamya’da ki kolonicilik ve sömürgecilik üzerine araştırmalar yapan Guillermo Algaze<a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]<!--[endif]--></a> ve yine Rojava (Kuzey Suriye) üzerine tarihi araştırmalar yapan Mitchell Allen<a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><!--[if !supportFootnotes]-->[2]<!--[endif]--></a> bölgenin merkezi kent devletleri ve krallıkları ile beraber sömürgecilikte izlenilen yolu ortaya koymaktadırlar. Bu araştırmacıların Immanuel Wallerstein’ın ‘’Dünya Sistemleri Kuramı<a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftn3" name="_ftnref3" title=""><!--[if !supportFootnotes]-->[3]<!--[endif]--></a>’na’’ ( Wallerstein ‘’ Modern Dünya Sistemleri’nin ‘’ temelinde 15. ve 16. Yüzyılda Avrupa ölçekli dünya ekonomisi olarak isimlendirilen bir olgu olarak ortaya çıktığını belirtmektedir . ) göre ele aldıkları merkez Mezopotamya havzası bu dönemde güçlü krallıkların eliyle ciddi bir kolonial faaliyetlere girdiği belirtilmektedirler. Antik dönemde ihtiyaçları dahilinde ticari bir alan ilan ettikleri Aşağı ve Yukarı Mezopotamya havzaları bu dönemlerde daha çok orman ve maden alanları ile öne çıkmaktadır. Tarihin ilerleyen süreçlerinde de artan nüfusla beraber tarımsal alanların artmasından kaynaklı su havzalarına dönük saldırılar da artmıştır. Bu dönemde Mezopotamya havzasındaki kuzey ve doğu ormanlık alanları kereste ve yakacak ihtiyacı için ciddi bir tahribata maruz kalmıştır. Sömürgeci politika; kent devletlerinin ortaya çıkmaya başladıkaları dönemden itibaren yayılım politikalarının esas amacı olarak görülmektedir.</p>

<p>M.Ö. 1. bine gelindiğinde yine Kürdistan coğrafyasında benzer politikaların gelişen ve büyüyen nüfus ihtiyaçlarına göre daha vahşi politikalarla devam ettiğini dönemin egemen krallarının yazıtlarına da yansıdığı görülmektedir.<br />
M.Ö. 9. yy da Asur Kralı III. Şalmanaser’in Van kentine yapmış olduğu bir seferden şöyle bahsetmektedir: ‘’<em>Urartulu Arame benim gücümden, korku saçan silahlarımdan ve acımasız savaş yöntemlerimden korkarak kenti terk etti. komşu kentlerle birlikte Arzaşkum kentini tahrip ettim, viraneye çevirdim, ateşle yaktım. Arzaşkum’dan ayrıldım.’’ <a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><!--[if !supportFootnotes]--><strong>[4]</strong><!--[endif]--></a></em></p>

<p>Asur Kralı’nın Van (Arzaşkum/Tuşba) Kentine yönelik bu sömürgecilik ve işgal politikaları sonucu asıl hedefinin aslında bölgeyi insansızlaştırmak ve bütün bir yaşamı imha etmek olduğu yazıttan anlaşılmaktadır.</p>

<p>Tarihin akışı içerisinde sırasıyla Pers, Roma, Helenistik Dönemle Büyük İskender, Doğru Roma ( Bizans), Selçuklu, Osmanlı ile devam eden Cumhuriyet dönemiyle beraber kurumsallaşan, kendi hukuki zeminini oluşturan ve yanmış topraklar politikasını meşru göstermeye çalışan bir sisteme bürünmüştür.</p>

<p>Lozan Antlaşmasıyla statüsüz bırakılan Kürdistan’da son yüzyılda bölgeyi insansızlaştırmak amacıyla ve bütün bir yaşamı tehdit eden bir politika sistematik olarak devreye konuldu. Özellikle cumhuriyet ile beraber ortaya çıkan isyanlar bahane edilerek Kürdistan topyekün bir savaş alanı ilan edilmiştir. 1925 yılında Şéx Said ayaklanması ile Amed ve çevresi, Ağrı ayaklanması ve Dersim katliamı ile bu yanmış topraklar politikası devlet güvenliği bahane edilerek hukuki bir zemine oturtulmaya çalışılmıştır. 1935 yılında çıkarılan Tunceli Kanunu gibi yasa ve kararnameleriyle desteklenen olağanüstü hal sistemleri bölgenin ayrımcılığa tabi tutulduğunun örnekleri olarak değerlendiriliyor. Bu bağlamda Dersim’e yapılan sayısız sefer de ve 1938 yılında yapılan katliam da, insanlarla birlikte ormanlar da katledilmiştir. Bu anlayışın değişmesi bir yana, günümüzde de varlığını ekokırımla güncellediği görülmektedir.<a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftn5" name="_ftnref5" title=""><!--[if !supportFootnotes]-->[5]<!--[endif]--></a></p>

<p>Kürtler için Kürdistan coğrafyasının büyük bir parçası olan dağlar, her isyan ettiklerinde veya devletin katliamlara varan uygulamalarından kurtulmaya çalıştıklarında çıktıkları/sığındıkları neredeyse tek adres olmuştur. Bu isyanlar sonucunda uygulamaya koydukları Şark Islahat Planı ile birlikte bölge Anadolu ve Kürdistan’ı kapsayan 5 umumi müfettişliğe ayrılır ve 5. umumi müfettişlik şu bölgeleri kapsar: Colemerg (Hakkari), Wan, Sért , Bedlis, Malatya, Mûş, Xarpét (Elazığ), Dersim, Genç (Bingöl), Dixan/Erxeni/Amed (Ergani/Diyarbakır), Beyazıt (Ağrı) vilayetleri ile Pülümür, Hınıs, Kiğı yerleşim yerlerinde<a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftn6" name="_ftnref6" title=""><!--[if !supportFootnotes]-->[6]<!--[endif]--></a> bölgenin demografik yapısını değiştirmek istenmesinin yanı sıra bu politikaların sonucu olarak ormanlık ve mera alanları da yakılıp yıkılmıştır. Bu yakıp yıkma politikası sadece isyanın başladığı merkezlerde değil çevre kentlerin tamamında uygulandı. Örneğin 1914 Bedlis isyanında söz konusu isyan merkezi Bedlis iken dönemin kayıtlarına geçen yargılamalar ve sürgünlerin Wan, Mûş, Beyazıt (Ağrı), Erzirom (Erzurum)<a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftn7" name="_ftnref7" title=""><!--[if !supportFootnotes]-->[7]<!--[endif]--></a> gibi Kurdistan illerinde uygulandığını ve hegemonyacı güçlerin bu isyan sonucunda onlarca yerleşim yerini, ormanlık ve mera alanlarını yakıp yıktığı görülmektedir.</p>

<p>Gelişen savaş teknolojileri ile bu yanmış topraklar politikasının bütün dünyada örnekleri olan bir özel savaş politikası olarak uygulandığı görülmektedir.</p>

<p>ABD tarafından kullanılan nükleer silahlar 1945'in sonunda Japonya Hiroşima'da tahmini 140.000 kişiyi ve Nagasaki'de 74.000 kişinin yaşamını yitirmesine sebep olmuştur<a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftn8" name="_ftnref8" title=""><sup><!--[if !supportFootnotes]--><sup>[8]</sup><!--[endif]--></sup></a>. Sonraki yıllarda, kurtulanların çoğu lösemi, kanser veya radyasyondan kaynaklanan sağlık problemlerinin yanı sıra bu atom bombasının atıldığı bölgelerdeki bütün bir canlı yaşam alanı etkisi günümüze kadar devam eden ciddi problemlerle karşı karşıya kalmıştır.</p>

<p>Yine ABD Vietnam savaşı sırasında 3640 km² tarım arazisine bitkilerde yaprak dökücü olarak kullanılan 55 milyon kilo defoliant serpmiştir<a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftn9" name="_ftnref9" title=""><sup><!--[if !supportFootnotes]--><sup>[9]</sup><!--[endif]--></sup></a>. 1961-1971 yılları arasında tam 10 yıl süren ve “Ranch Hand” olarak isimlendirilen bu operasyon esnasında 80 milyon litre herbisit (ot öldürücüler) ve yaprak dökücü, 7,4 milyon hektarlık bir arazi üzerinde kullanıldı.<a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftn10" name="_ftnref10" title=""><sup><!--[if !supportFootnotes]--><sup>[10]</sup><!--[endif]--></sup></a> Bunun sonucunda oluşan çevre felâketi bugün hâlâ etkilerini göstermektedir. 16 Mart 1988’de Güney Kürdistan’nın Halepçe bölgesinde kullanılan kimyasal/biyolojik silahlar 5000 fazla insanın hayatını kaybetmesine ve bunla beraber bu havayı soluya diğer bütün canlıların ciddi zararlar gördüğü bilinmektedir.<a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftn11" name="_ftnref11" title=""><sup><!--[if !supportFootnotes]--><sup>[11]</sup><!--[endif]--></sup></a> Sadece insanların değil topyekün bir yaşam alanının imhasının söz konusu olduğu bir gerçeklikle karşı karşıya kalınmıştır.</p>

<p>Özel savaş politikalarının bir diğer ayağını oluşturan sermayenin kullanımı özellikle 1960 ve 1970 yıllarından itibaren Bakur Kürdistan’ında kurulan fabrikalar, açılan maden sahaları ve 1977’de inşaasına başlanılan GAP gibi devasa projelerle; sözde güvenlik bahanesiyle yapılan birçok hidroelektrik santralleriyle bölge tamamıyla insansızlaştırılmış ve bütün bir ekolojik alan hedefe konulmulştur. GAP olarak isimlendirilen bu proje (Güneydoğu Anadolu Projesi) SEMSÛR (Adıyaman), ÊLİH (Batman), AMED (Diyarbakır), DÎLOK (Gaziantep), Kîlîs, (Kilis), MÊRDÎN (Mardin), SÊRT (Siirt), RİHA (Şanlıurfa) ve ŞIRNEX’I (Şırnak) kapsayan bir alanda uygulanmaktadır. GAP Bölgesi olarak da tanımlanan bu alan 2015 itibarıyla 76.014 kilometrekare genişliği ve 8.250.718 nüfusuyla etkileyeceği alanın boyutunu gözler önüne sermektedir<a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftn12" name="_ftnref12" title=""><!--[if !supportFootnotes]-->[12]<!--[endif]--></a>. Bu maden ve baraj sahaları kullanım ömürlerini tamamladığında geriye dönüşü olmayan bir enkaz bırakacaklardır.</p>

<p>Özellikle son dönemlerde Bakur Kürdistan’ındaki savaş alanının genişlemesi ve bu savaşlarda kullanılan silahların ciddi hasarlara yol açtığı görülmektedir. Birçok kez basına yansıyan ve belki de çoğu okuyan veya izleyen tarafından olumlu olarak yorumlanan yaban hayvan sürüleri aslında savaşın geldiği veya getirdiği noktayı gözler önüne sermektedir. Basına yansıyan bu yaban hayvan sürüleri aslında Başta Herekol ve Kato dağlarındaki savaşın bir sonucu olarak doğmuştur. Bombalanan dağlarda ve ormanlık alanlarda yaşayan dağ keçileri, vaşak, ayı, yaban domuzu gibi birçok hayvan türü kendi yaşam alanlarını terkedip daha kuzey bölgelerine özellikle Gevaş ve Bahçesaray hattında yaşam alanları oluşturmaya başladıkları gözlemlenmektedir. Fakat Gevaş-Bahçesaray bölgesi barınma, beslenme ve iklim şartları bakımından güney bölgeleri kadar bu canlılar için uygun olmadığından dolayı bu türlerin bir çoğu göç ettikleri bu bölgede yakın zamanda yok olacaklardır. 1984-1999 yılları arasında 4000 civarında köyün yakılması ve göç ettirilen binlerce insandan, Gevaş-Bahçesaray hattından görülen diğer canlıların göçü de bu özel savaş politikalarının bir sonucudur.</p>

<p>2000’li yıllardan itibaren Ortadoğu’da başlayan yeni savaş konsepti Kürdistan’ı doğrudan etkilemiştir. ABD’nin Güney Kürdistan ve Irak’a dönük politikalarının sonucu olarak ortaya çıkan yeni oluşumlar (DAİŞ) gibi aşırı radikal islamcı grupların hedefi de yine Kürdistan olmuştur. Bu süreçte özellikle gazeteci Massoud HAMED al-Monitor’da yayımlanan makalesinde<a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftn13" name="_ftnref13" title=""><!--[if !supportFootnotes]-->[13]<!--[endif]--></a> DAİŞ’in Rojava bölgesine dönük saldırılarda yanmış topraklar politikasını uyguladığını belirtmiştir. Rojava Devrimi ile beraber bölgedeki yaşam kendi iç dinamikleri ile var olmaya çalışsa da sömürgeci egemenlerin bölge üzerindeki politikaları değişmemiştir.</p>

<p>Tarihi süreçte arka planı incelendiğinde Kürdistan coğrafyasının sürekli bir mücadele alanı olduğunu ve bunun sonucunda ortaya çıkan tahribatların bilinçli bir şekilde yapıldığını ve bütün bir Mezopotamya’nın kimliğine dönük saldırılar olduğu anlaşılmaktadır. DAİŞ gibi yapılar üzerinden egemen güçlerin eliyle uygulanan Kültürel mirasın yok edilmesi projesi özellikle mezarlık ve yerel halkın inanç merkezlerinin yok edilmesi; Doğa ve insan yaşamı üzerine kurulan bu sistematik yıkım politikaları; Rojava bölgesinde Efrîn’de ki zeytin ağaçlarının kesimi ve taşınmasıyla devam etmektedir. Savaşın Kürdistan Coğrafyası’ndaki bu çok yönlü vahim sonucu olarak da bütün bir ekolojik yaşamın olumsuz etkilediği ve Kürdistan’ın bazı bölgelerinde de bu yaşamsal alanların tamamıyla yok edildiği görülmektedir.</p>

<p>SMO çetelerince 2025 Tirşin alanındaki su havzalarına saldırılması, Münbiç’te mezarlık alanlarının yok edilmek istenmesi yine bu politikalar dahilindedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tarih; Humbaba şahsında Kürdistan doğasının savunulmasını günümüze taşıyarak güçlü bir miras bırakmıştır. Şimdi gerekli olan belki de Humbaba’yı daha güçlü kılmaktır.</p>

<p><!--[if !supportFootnotes]--></p>

<p></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p><!--[endif]--></p>

<p><a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><!--[if !supportFootnotes]-->[1]<!--[endif]--></a> Guilermo Algaze,The Urug World System-The Dynamics of Early Mesopotamian Civilazition,Universyt of Chicago Press, Chicago 1993,s.1-3</p>

<p><a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><!--[if !supportFootnotes]-->[2]<!--[endif]--></a> Mitchell Allen, ‘’The Mechanisms of Underdevelopment An Ancient Mesopotamıan Example Comparing World System’’, Review , c.15,2.3, New york 1992,s.462</p>

<p><a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><!--[if !supportFootnotes]-->[3]<!--[endif]--></a> Immanuel Wallerstein, Modern Dünya Sistemi-Kapitalist Tarım ve 16. Yüzyılda Avrupa Dünya Ekonomisinin Kökenleri, çev. Latif Boyacı, Yarın Yayıncılık, İstanbul 2012</p>

<p><a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><!--[if !supportFootnotes]-->[4]<!--[endif]--></a> Daniel Luckenbill; ‘’Ancient Records of Assyria and Babylonia ı’’; Unıversty of Chicago Press; Chıcago ; Press,Chicago 1926,s.1219</p>

<p><a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><!--[if !supportFootnotes]-->[5]<!--[endif]--></a> https://www.welgmedya.com/dersim-arastirmalari-merkezi-dam-topraklarimiza-ve-dogamiza-sahip-cikalim/6703/</p>

<p><a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><!--[if !supportFootnotes]-->[6]<!--[endif]--></a> Şark Islahat Planı’nın tamamı için bkz. Belma Akçura, Devletin Kürt Filmi,</p>

<p>İstanbul 2009, New Age Yayınları, 50- 58.</p>

<p><a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><!--[if !supportFootnotes]-->[7]<!--[endif]--></a> Celilê Celil, Kürt Aydınlanması, Avesta Yayınları, İstanbul, 2013, s. 136</p>

<p><a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><!--[if !supportFootnotes]-->[8]<!--[endif]--></a>https://www.icanw.org/hiroshima_and_nagasaki_bombings</p>

<p><a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><!--[if !supportFootnotes]-->[9]<!--[endif]--></a> http://www.aljazeera.com/programmes/peopleandpower/2011/09/2011928111920665336.html</p>

<p><a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><!--[if !supportFootnotes]-->[10]<!--[endif]--></a>http://www.aljazeera.com/programmes/peopleandpower/2011/09/2011928111920665336.html</p>

<p><a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><!--[if !supportFootnotes]-->[11]<!--[endif]--></a> İnsan Hakları Bülteni, Erguvanlar da Soldu Halepçe Yanarken, özel sayı 2003,s3.</p>

<p><a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><!--[if !supportFootnotes]-->[12]<!--[endif]--></a> Türkiye İstatistik Kurumu [TÜİK], 2015: 3-12)</p>

<p><a href="file:///C:/Users/LENOVO/Downloads/ORTADO%C4%9EU%20VE%20KURD%C4%B0STANDA%20YANMI%C5%9E%20TOPRAKLAR%20POL%C4%B0T%C4%B0KASININ%20TAR%C4%B0HSEL%20ARKA%20PLANI%20(1)-2.docx#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><!--[if !supportFootnotes]-->[13]<!--[endif]--></a> Massoud Hamed, ‘’The Islamic State’s Scorched Earth Poliscy in Kobani’’, June 15, 2015.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Konuk yazar</category>
      <guid>https://www.medgundem.com/ortadogu-ve-kurdistanda-yanmis-topraklar-politikasinin-tarihsel-arka-plani</guid>
      <pubDate>Thu, 12 Mar 2026 13:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://medgundemcom.teimg.com/crop/1280x720/medgundem-com/uploads/2026/03/med-gundem-57.png" type="image/jpeg" length="37827"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Rojava Özerk Yönetimi ile Suriye Hükümeti Arasında Varılan Uzlaşmaya Dair]]></title>
      <link>https://www.medgundem.com/rojava-ozerk-yonetimi-ile-suriye-hukumeti-arasinda-varilan-uzlasmaya-dair</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/rojava-ozerk-yonetimi-ile-suriye-hukumeti-arasinda-varilan-uzlasmaya-dair" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Konuk yazar Gazeteci İsmail Bardakçı, 'Rojava Özerk Yönetimi ile Suriye Hükümeti Arasında Varılan Uzlaşmaya Dair' kaleme aldı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Rojava Özerk Yönetimi ile Suriye Hükümeti Arasında Varılan Uzlaşmaya Dair</p>

<p></p>

<p>Rojava Özerk Yönetimi ile Suriye Hükümeti arasında uzlaşmaya dayalı olarak varılan anlaşmaya ehvenişer bir yaklaşımla bakmak gerekir. Ancak bu yaklaşım, pasif ya da mesafeli bir tutum değil; aksine halkımızın geleceği açısından sorumlulukla desteklenmesi gereken bir süreçtir. Bugün gelinen nokta, tüm eksiklerine rağmen, savaşın ve yıkımın derinleşmesini önleme potansiyeli taşıdığı için önemlidir.</p>

<p></p>

<p>Bu Anlaşma Bir Son Değil, Bir Başlangıçtır</p>

<p></p>

<p>Varılan uzlaşma, nihai hedef ya da son durak olarak görülmemelidir. Tam tersine, bu anlaşma uzun ve zorlu bir yürüyüşün ilk adımıdır. Asıl belirleyici olan, bu sürecin Suriye’de ademi merkeziyetçi ve demokratik bir yapıya evrilip evrilmeyeceğidir. Eğer bu yönde ilerlerse, Rojava’da ortaya çıkan demokratik kazanımların kalıcılaşması mümkün olacaktır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p>Halkın Can ve Mal Güvenliği Önceliklidir</p>

<p></p>

<p>Halkımızın daha fazla can ve mal kaybı yaşamaması, her türlü siyasal tartışmanın önünde gelmelidir. Bu nedenle Özerk Yönetimin müzakere ve diyaloga dayalı bir çözüm arayışı içinde olması, tarihsel ve insani bir sorumluluktur. Silahların susması, yıkımın durması ve halkın nefes alabileceği bir zeminin oluşması, bu uzlaşmanın en hayati yanıdır.</p>

<p></p>

<p>Rojava Kürdistanı Halkının Önündeki Temel Hedefler</p>

<p></p>

<p>Bundan sonraki süreçte Rojava Kürdistanı halkının önünde uzun, zorlu ama bir o kadar da belirleyici bir yol bulunmaktadır. Bu yolun temel başlıkları şunlardır:</p>

<p></p>

<p>1. Anayasal Güvence</p>

<p></p>

<p>Uzlaşma kapsamında varılan tüm anlaşma maddelerinin, Suriye Anayasası ile güvence altına alınması hayati önemdedir. Anayasal güvence olmadan hiçbir kazanım kalıcı olamaz.</p>

<p></p>

<p>2. Kürt Kentlerinin Coğrafi Bütünlüğü</p>

<p></p>

<p>Efrîn, Girê Spî, Serê Kaniyê, Kobanî, Haseke, Qamişlo, Dêrika Hemko ve diğer Kürt kentlerinin coğrafi ve demografik bütünlüğünün sağlanması, vazgeçilmez bir taleptir. İşgal ve zorla yerinden etme politikaları kabul edilemez.</p>

<p></p>

<p>3. Suriye Genelinde Demokrasinin Güçlendirilmesi</p>

<p></p>

<p>Rojava’daki kazanımların korunması, ancak Suriye genelinde demokrasinin güçlenmesiyle mümkündür. Tekçi, merkeziyetçi ve inkârcı bir Suriye modeli, halklar için yeniden kriz üretmekten başka bir sonuç doğurmaz.</p>

<p></p>

<p>Bu Sürecin Görünmeyen Gücü: Direniş ve Diplomasi</p>

<p></p>

<p>Bu anlaşmanın ortaya çıkmasında, Kürt halkının yıllara yayılan büyük direnişinin ve yürütülen etkili diplomatik faaliyetlerin payı büyüktür. Özellikle HTŞ yönetimi üzerinde oluşan uluslararası baskının gelişmesinde bu mücadelenin belirleyici olduğu açıktır.</p>

<p></p>

<p>Bu vesileyle;</p>

<p>• Başta Rojava Kürdistanı olmak üzere,</p>

<p>• Dört parça Kürdistan’da ve diasporada mücadele eden halkımıza,</p>

<p>• Sayın Mesut Barzani’ye,</p>

<p>• Federal Kürdistan Bölgesi Hükümeti’ne,</p>

<p>• Kürdistan’daki siyasal partilere ve halklara,</p>

<p>• Kürt halkının uluslararası dostlarına,</p>

<p></p>

<p>sonsuz teşekkürlerimizi sunmak bir görevdir.</p>

<p></p>

<p>Son Söz: Statüsüzlük Kabul Edilemez</p>

<p></p>

<p>Tüm bu sürecin sonunda altı net çizilmesi gereken gerçek şudur:</p>

<p>Rojava Kürdistanı halkı statüsüzlüğü kabul etmez.</p>

<p>Bu uzlaşma, halkımızın özgürlük, kimlik ve statü mücadelesinin yerine değil; bu mücadelenin daha güçlü, daha meşru ve daha kalıcı bir zeminde sürdürülmesi için bir araç olarak görülmelidir.</p>

<p></p>

<p>Gazeteci İsmail Bardakçı</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Konuk yazar</category>
      <guid>https://www.medgundem.com/rojava-ozerk-yonetimi-ile-suriye-hukumeti-arasinda-varilan-uzlasmaya-dair</guid>
      <pubDate>Mon, 02 Feb 2026 13:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://medgundemcom.teimg.com/crop/1280x720/medgundem-com/uploads/2026/02/med-gundem-konuk-yazar-4.jpg" type="image/jpeg" length="53678"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bekaa Vadisi’nde Öcalan’la İki Röportaj: Arayışın Kaydı]]></title>
      <link>https://www.medgundem.com/beka-vadisinden-zehleye-ocalan-ile-yuz-yuze</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/beka-vadisinden-zehleye-ocalan-ile-yuz-yuze" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Gazeteci Ramazan Öztürk’ün iki yıl arayla yaptığı röportajlar, güvenlikten siyasete uzanan bir dönemin tanıklığını sunuyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Gazeteci-yazar <strong>Ramazan Öztürk</strong>, <strong>1991</strong> ve <strong>1993 </strong>yıllarında gazeteci, avukat, haber ve televizyon sunucusu <strong>Güneri Cıvaoğlu </strong>ile birlikte Kürt Halk Önderi <strong>Abdullah Öcalan</strong>’la yaptığı röportajlara ilişkin olarak, <strong>Yeni Yaşam Gazetesi</strong>’nin bugünkü Forum köşesinde <strong>“Bekaa Vadisi’nden Zehle’ye Öcalan ile Yüz Yüze” </strong>başlıklı bir yazı kaleme aldı.</p>

<p>Abdullah Öcalan ile 2 yıl arayla yapılan bu iki röportaj, güvenlikten siyasete uzanan arayışın kaydı</p>

<ul>
 <li><em>O sabah, sobalı küçük bir odada Abdullah Öcalan, Güneri Cıvaoğlu ve ben karşılıklı oturduğumuzda, masada sadece bir teyp ve birkaç soru yoktu. Masada, çöken bir ayaklanmanın muhasebesi, bölgenin kaderi ve henüz adı konmamış bir gelecek vardı</em></li>
 <li><em>1993 yılına gelindiğinde, bu kez farklı bir atmosferde, ancak yine Lübnan’da Abdullah Öcalan ile ikinci kez yüz yüze görüşme imkânı doğdu. İlk görüşmede dile getirilen kuşkuların ve uyarıların, iki yıl sonra nasıl bir siyasal tutuma dönüştüğünü görmek açısından bu ikinci görüşme, doğal bir devam niteliği taşıyordu</em></li>
</ul>

<p>Ramazan Öztürk</p>

<p>Bazı günler vardır; yaşandığı anda yalnızca bir haber gibi görünür, fakat yıllar geçtikçe insan anlar ki aslında bir dönüm noktasına tanıklık etmiştir. 1991 baharında, Lübnan’ın Beka Vadisi’nde geçirdiğimiz o soğuk günlerden biri de benim için tam olarak böyleydi.</p>

<p>Birinci Körfez Savaşı yeni bitmişti. Irak, fiilen bir iç savaşın içindeydi. Saddam’a karşı başlatılan ayaklanmanın hüsranla sonuçlanmasının üzerinden henüz iki hafta geçmişti.</p>

<p>Sınırlara yığılan yüz binlerce Kürt insanı perişan durumdaydı. Dağlar, çadırlardan çok çaresizlikle doluydu. O günlerde Ortadoğu’da insan hayatı, büyük güçlerin masa başı hesaplarının gölgesinde hızla değersizleşiyordu.</p>

<p>Türkiye’de ise ilk kez, devletin en tepesinden Kürt meselesine dair alışılmışın dışında cümleler duyuluyordu. BM’nin dillendirdiği “güvenlik kuşağı” fikri ise yalnızca Irak’ın kuzeyini değil, Türkiye’nin geleceğini de yakından ilgilendiriyordu ama kimse, silahların gölgesinde şekillenen bu coğrafyada asıl aktörlerin ne düşündüğünü sormuyordu.</p>

<p>İşte tam da bu nedenle, PKK’nin bu süreci nasıl değerlendirdiğini öğrenmek için Abdullah Öcalan ile röportaj yapmaya karar verdik.</p>

<p>Dönemin Sabah Gazetesi’nde çalışıyordum. Başyazarımız Güneri Civaoğlu ile Beyrut’tan Beka Vadisi’ne uzanan yolculuğa çıktığımızda, aslında yalnızca bir röportaja değil, tarihin henüz yazılmamış bir sayfasına doğru ilerliyorduk.</p>

<p>Nisan ayı olmasına rağmen sulu kar yağıyordu. Kampta geceyi, camları kırık bir binada geçirdik. Sabah, şafakla birlikte duyulan marş sesleriyle uyandık. Eğitim alanında kadınlı erkekli yüzlerce gerilla vardı. Fotoğraf makinemin vizöründen baktığımda, yalnızca silahlı insanlar değil, geleceği belirsiz bir sürecin aklıma getirdiği sorularla boğuşuyordum.</p>

<p>O sabah, sobalı küçük bir odada Abdullah Öcalan, Güneri Cıvaoğlu ve ben karşılıklı oturduğumuzda, masada sadece bir teyp ve birkaç soru yoktu. Masada, çöken bir ayaklanmanın muhasebesi, bölgenin kaderi ve henüz adı konmamış bir gelecek vardı.</p>

<p>Öcalan konuşurken, sözleri bir siyasi muhasebe gibiydi. Güvenlik kuşağı fikrine temkinle yaklaşıyordu.</p>

<p>“Güvenlik kuşağı meselesi kamuoyuna Özal’ın bir önerisi olarak sunuldu. Bu, son günlerde beni çok düşündüren bir konu. İzlediğim kadarıyla Özal’ın bir yöntemi var: Bir söz ortaya atar ve bu, birçok kişiyi düşündürür. Bu da onun bir taktiği gibi görünüyor. Şimdi de böyle bir söz ortaya attı ve Demirel yeniden konuşmaya başladı. Hatırlarsanız, Özal Kürt meselesini ilk gündeme getirdiğinde, ‘Çankaya hıyanet içindedir’ denilmişti. Bu güvenlik kuşağı konusunda da bazıları olumlu, bazıları olumsuz görüşler dile getiriyor. Ben ise biraz daha derinlemesine düşünüyorum. Ancak bazı geri adımların da atıldığını görüyoruz.”</p>

<p>Kimlerin geri adım attığını sorduğumda şu yanıtı verdi: “İngiltere eskisi kadar ısrarcı değil. ABD ise biraz daha düşünmek istiyor. Mart ayının başından itibaren Kürtlerin rejimden kopuşu, beklenmedik bir ayaklanma girişimi ve ardından gelen dağlara kaçış süreci yaşandı. Bana göre bu, son yılların en dikkat çekici gelişmesidir. Bu durum sadece Irak ve Türkiye’yi değil, tüm Orta Doğu politikasını da hareketlendirecektir. Özal ise bu gelişmelere güvenlik kuşağı düşüncesiyle yanıt vermek istiyor.”</p>

<p>Özal’ın bu yaklaşımının neye işaret ettiğini sorduk: “Ben de bunu anlamaya çalışıyorum. ‘Güvenlik duvarı’ söylemi önemli bir adımdır. Daha önceki düşünceleriyle de paralellik gösteriyor. Sanki özerk bir yönetim ya da federasyon modeline açık olduğunu hissettirmek istiyor.”</p>

<p>Ancak bu sözlere temkinli yaklaştığını özellikle vurguladı:</p>

<p>“Eğer Kürtlerin bir kesimiyle dirsek teması kurarken, diğer kesimini karşısına alan bir tutum geliştirilirse, bu da geleneksel Kürt işbirlikçilerine dayalı yeni bir oyun olur. Kürt’ü Kürt’e kırdırmanın farklı bir biçimi ortaya çıkar.”</p>

<p>Bu değerlendirmesini, KDP ile KYB arasında geçmişte yaşanan çatışmaları hatırlatarak temellendiriyor, benzer iç çatışmaların yeniden yaşanabileceği uyarısında bulunuyordu.</p>

<p>Kürt ayaklanmasının neden başarısız olduğunu da anlattı Öcalan. En ağır eleştiriyi dış güçlere değil, Kürt siyasal önderliklerinin plansızlığına yöneltiyordu. “Hesapsız cesaretin bedelini halk öder” derken, aslında yaşanan göçün, yıkımın ve dağılmışlığın fotoğrafını çekiyordu.</p>

<p>Aradan iki yıl geçti;</p>

<p>1991’de Beka Vadisi’nde yaptığımız ilk görüşmede Abdullah Öcalan, Körfez Savaşı sonrası ortaya çıkan “güvenlik kuşağı” tartışmalarına temkinle yaklaşmış, askeri ve güvenlik merkezli çözümlerin Kürt meselesini çözmek yerine ertelediğini vurgulamıştı. O gün söylenenlerin bir kısmı hayata geçti, bir kısmı ertelendi, bir kısmı ise hâlâ çözülmeyi bekliyor. Ancak şu gerçek değişmedi: Kürt meselesi, geçici düzenlemelerle, yarım çözümlerle ve zamana yayılmış oyalamalarla ortadan kalkmadı. Bölgede dengeler hızla değişti; çatışmalar derinleşti, siyasal arayışlar ise yeni bir aşamaya girdi.</p>

<p>1993 yılına gelindiğinde, bu kez farklı bir atmosferde, ancak yine Lübnan’da Abdullah Öcalan ile ikinci kez yüz yüze görüşme imkânı doğdu. İlk görüşmede dile getirilen kuşkuların ve uyarıların, iki yıl sonra nasıl bir siyasal tutuma dönüştüğünü görmek açısından bu ikinci görüşme, doğal bir devam niteliği taşıyordu.</p>

<p>Bar Elias / Zahle: Öcalan ile görüşme ve tek taraflı ateşkes ilanı</p>

<p>PKK, bir ay önce tek taraflı ilan ettiği ateşkesin akıbeti konusunda bir basın toplantısı düzenleyeceğini duyurduğunda, Türkiye ve Avrupa’dan gazeteciler bu tarihî olaya tanıklık etmek üzere davet edildi. Bir tesadüf müdür bilinmez, bu röportaj da yine nisan ayında yapıldı; hatta günler bile birbirine çok yakındı.</p>

<p>Beka Vadisi’ndeki görüşmemizin gazetede yayımlandığı tarih 16 Nisan 1991’di; ancak Abdullah Öcalan ile yüz yüze görüşmemiz 10 Nisan günü gerçekleşmişti. İkinci görüşmemiz de yine 14 Nisan 1993’e denk geliyordu.</p>

<p>Toplantının 16 Nisan günü yapılmasına karar verilmişti. Sabah gazetesi adına bu önemli toplantıyı izlemek üzere davet edilen gazetecilerden biriydim. Daha sonra gazetenin yazarlarından Hasan Cemal da katıldı. Yurt içinden ve yurt dışından gelen gazeteciler, Lübnan’ın Bar Elias kasabasındaki örgütün siyasi bürosunda toplanacaktı.</p>

<p>Sabah ekibi olarak 15 Nisan’da Bar Elias’taki toplantı merkezine vardık. Toplantıya bir gün vardı ve bu zamanı değerlendirmek istiyordum. Abdullah Öcalan’dan özel bir görüşme talep ettim, kabul edildi.</p>

<p>Abdullah Öcalan’ın Lübnan’ın Suriye sınırındaki Zahle kentinde kaldığı eve götürüldük.</p>

<p>Evin küçük salonuna geçtik. Kısa bir “hoş geldiniz” sohbetinin ardından, o dönemde devam eden gelişmeleri ve bir ay önce tek taraflı ilan edilen ateşkesin uzatılıp uzatılmayacağını konuşmaya başladık.</p>

<p>Daha çok siyasetçilerin atacağı adımların ne olacağını merak ediyordu.</p>

<p>Askerî yetkililerden “özel savaş” uygulamalarının durdurulmasını istiyordu. Ateşkesin ne kadar süreyle uzatılacağını sorduğumuzda şu yanıtı verdi: “Eğer devlet üzerimize gelmezse, operasyonlar durdurulursa, toplu tutuklamalardan vazgeçilirse, faili meçhul cinayetler son bulur ve köy boşaltmaları olmazsa biz de şiddeti tırmandıracak bir politika izlemeyiz. Bu, ateşkesin devam ettiği anlamına gelir. Şimdiden kesin bir şey söylemek doğru olmaz. Çünkü kendimizi bağladığımızda ya kötüye kullanılıyor ya da karşı taraf bunu zayıflık olarak değerlendiriyor.”</p>

<p>Öcalan, barış ve çözüm vurgusunu her cümlesinde dile getiriyordu.</p>

<p>Söz, örgüt ile asker arasındaki çatışmalara geldiğinde şöyle dedi: “Anadolu askerini vurmaya niyetimiz yok. Bizim, baskınlar düzenleyip Anadolu askerlerini vuralım gibi bir yaklaşımımız olmayacaktır. Yeter ki üzerimize gelinmesin. İmha politikamız yoktur; savunma politikamız vardır.”</p>

<p>Neden kesin bir askerî zafer sağlayamamış olmaktan üzülmediğini belirtirken şu dikkat çekici değerlendirmeyi yaptı: “Belki Türkiye’de bazı çevreler üzülüyordur, ‘örgütü niye bitiremedik’ diye. Bence silahla sonuç alınamadığı için tarafların üzülmemesi gerekir. Silahla tam bir sonuç almak bizim için zor olduğu kadar, karşı taraf için de zordur. Silahlı mücadele belli bir noktaya ulaştığında, siyasal çözüm yolları mümkün hâle gelir. Türkiye’de bir tarafın diğer tarafa tam askerî üstünlük sağlayacağına inanmıyorum. Bu bizim için de geçerlidir.”</p>

<p>Öcalan, Kürt halkının örgütlü siyasal faaliyet özgürlüğü anayasal ve yasal güvence altına alınmadıkça silah bırakmayacaklarını vurguladı ve şunları söyledi: “Bize politika alanı açılsın, bana inandırıcı güvenceler verilsin; ben yalın ayak sınırlardan tel örgüleri aşarak gelirim.”</p>

<p>Dönemin siyasi liderlerinden Süleyman Demirel ve Mesut Yılmaz’ı değişime mesafeli, mevcut güç dengelerinin sürmesini isteyen statükocu siyasetçiler olarak nitelendiriyordu. Demirel’in daha çok demagoji yaptığını ve gereğinden fazla temkinli davrandığını söyledi. Ancak Turgut Özal’ı diğer liderlerden ayrı değerlendirdi: “Özal bazı gerçekleri görüyor ama gücünün yetmediğini düşünüyorum. İkinci Cumhuriyet tartışması oldukça önemlidir. Bu, hainlik falan değildir; çünkü ortadaki gerçekler bunu zorluyor.”</p>

<p>Bu noktada “Pilot Necati” meselesini açtım. Çünkü Uğur Mumcu bu konu hakkında birçok yazı kaleme almış ve Abdullah Öcalan’ı MİT’le ilişkilendirmeye çalışmıştı. Benim de uzun süredir zihnimi meşgul eden bu konuya açıklık getirmek istiyordum.</p>

<p>Derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı: “Siyasal Bilgiler’de okurken Uğur Mumcu’nun yazılarını sürekli takip ederdim. Ancak Pilot Necati olayıyla ilgili yazdıklarını okuduğumda şaşırdım. Ya olayı aktaranlar yanlış anlatmıştı ya da Mumcu farklı bir açıdan bakıyordu.</p>

<p>Evet, Pilot Necati diye biri vardı. Ağrı doğumluydu. Eski eşim Kesire’nin akrabasıydı; çünkü Kesire’nin ailesi de Ağrılıydı. Ankara’nın Tuzluçayır semtinde oturdukları eve sık sık gelip giderdi. Bu geliş gidişler sırasında tanıştık ve dostluk kurduk. Sürekli benimle ilgilenmesi, ne yaptığımı, Ankara’daki gelişmeleri ve öğrenci hareketlerini sorması dikkatimi çekmişti. Onun MİT ajanı olabileceğini düşünerek temkinli davrandım.</p>

<p>Zamanla sohbetler koyulaştıkça ben de ordu ve güvenlik birimleri hakkında sorular sorarak bilgi almaya başladım. İkimiz de kaçak güreşiyorduk. O beni izlerken, ben de onun üzerinden MİT’te, orduda neler olup bittiğini öğreniyordum.</p>

<p>Bir süre sonra öğrenci eylemleri içinde yer almak istediğini söyledi. PKK’nin henüz çok yeni kurulduğu yıllardı. Bir gün yine eve gelerek, ‘Abi sen emret, adamları ayarladım; Ziraat Bankası şubesini soyacağız. Örgüt için para lazım, yeter ki sen işaret ver’ dedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>O günlerde Ankara’da ortam çok gergindi. Çemberin daraldığını hissediyordum. Anladım ki banka soygunu organize edilecek, yakalananlar teşvikçi olarak beni gösterecek ve ben tutuklanacaktım. Bu nedenle Necati’ye, ‘Şimdi olmaz, ortalık çok karışık. Biraz bekleyelim’ dedim. Kazandığım o birkaç gün içinde Kesire ve ailesini uyardım, ardından Ankara’dan kaçıp izimi kaybettirdim. Pilot Necati ile benim hikâyem budur.”</p>

<p>Öcalan ile sohbetimiz yaklaşık beş saat sürdü. Saat hayli ilerlemişti. Bar Elias’taki misafirhaneye dönmenin yol ve çevre güvenliği açısından riskli olabileceğini söyleyerek geceyi burada geçirmemizi önerdi. Bu öneriyi kabul ettik.</p>

<p>Evde iki oda vardı. Birinde Öcalan, diğerinde Hasan Cemal ve ben kaldık. Çift kişilik yatakta sabahladık. Ertesi sabah erken kalktık ve sohbeti sürdürdük. Öğleden sonra yapılacak basın toplantısına katılmak üzere evden ayrıldık.</p>

<p>Planımıza göre basın toplantısını ben izleyecek, Hasan Cemal ise araçtan hiç inmeden Beyrut’a gidip röportajı gazeteye geçecekti.</p>

<p>Basın toplantısı, bir gün ertelemeyle başladı.</p>

<p>Önemli isimler katılmıştı. Celal Talabani, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, Kemal Burkay ve diğer siyasi aktörler salondaydı. Süleyman Demirel’in mesajı da gazeteci İsmet İmset aracılığıyla iletilmişti. Öcalan, o gün boynunda sarı, kırmızı ve yeşil çizgileri olan bir kravatla basının karşısına çıktı. Bu kravat, sembolik bir anlam taşıyordu.</p>

<p>Toplantıda şu talepler sıralandı:</p>

<p>– İmha amaçlı operasyonların durdurulması</p>

<p>– İşkence ve faili meçhul cinayetlerin sona erdirilmesi</p>

<p>– Genel af</p>

<p>– Kültürel hakların tanınması</p>

<p>– Kürt diline serbestlik</p>

<p>– Köylerine dönüş</p>

<p>– Olağanüstü Hâl’in kaldırılması</p>

<p>– Zararların tazmini</p>

<p>– Köy koruculuğunun kaldırılması</p>

<p>– Kürt örgütlerine yasal statü</p>

<p>– Serbest örgütlenme ve siyasal faaliyet hakkı</p>

<p>Beyrut’a döndüğümde, Türkiye’den aldığım haber her şeyi gölgede bıraktı: Cumhurbaşkanı Turgut Özal hayatını kaybetmişti. Bu ani ölüm, PKK’nin ateşkes ilanını ve Bar Elias’taki basın toplantısını kamuoyunun gündeminden düşürdü. Ancak Abdullah Öcalan ile yaptığımız özel röportaj, o gün Sabah gazetesinde yayımlandı.</p>

<p>Sonra ne oldu? Güvenlik kuşakları kuruldu, uçuşa yasak bölgeler ilan edildi, özerk yönetimler doğdu, çöktü, yeniden şekillendi. Türkiye’de “inkâr” dili yerini zaman zaman “açılım” söylemine bıraktı; ardından yeniden güvenlikçi politikalara dönüldü. Ama Kürt meselesi, bütün bu dalgalanmalara rağmen Ortadoğu’nun en sert fay hatlarından biri olarak varlığını sürdürdü.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>https://yeniyasamgazetesi9.com/beka-vadisinden-zehleye-ocalan-ile-yuz-yuze/</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Forum</category>
      <guid>https://www.medgundem.com/beka-vadisinden-zehleye-ocalan-ile-yuz-yuze</guid>
      <pubDate>Sat, 31 Jan 2026 16:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://medgundemcom.teimg.com/crop/1280x720/medgundem-com/uploads/2026/01/ramazan-ozturk-1-1024x512.webp" type="image/jpeg" length="32475"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Küfür Bir Anlık Taşkınlık Değil, Bir Zihniyetin İtirafıdır]]></title>
      <link>https://www.medgundem.com/kufur-bir-anlik-taskinlik-degil-bir-zihniyetin-itirafidir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/kufur-bir-anlik-taskinlik-degil-bir-zihniyetin-itirafidir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Konuk yazar Gazeteci Filiz Zeyrek, bugün köşesinde “Küfür Bir Anlık Taşkınlık Değil, Bir Zihniyetin İtirafıdır” başlıklı makaleyi kaleme aldı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<h2>Küfür Bir Anlık Taşkınlık Değil, Bir Zihniyetin İtirafıdır.</h2>

<p><img alt="" height="240" src="https://medgundemcom.teimg.com/medgundem-com/uploads/2025/12/indir-32.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="204" /></p>

<p>“<strong>Leyla Zana Kürt Halkın Onurudur”!!!</strong></p>

<p><strong>Filiz Zeyrek</strong></p>

<p></p>

<p>Son dönemde Bursaspor tribünlerinden yükselen aşağılayıcı ve cinsiyetçi söylemler, yalnızca bir spor karşılaşmasının atmosferiyle açıklanamaz. Bu dil, münferit bir “taşkınlık” değil; erkek egemen zihniyetin kamusal alanlarda kendini yeniden üretme biçimlerinden biridir. Hedefte ise tesadüfen seçilmiş bir isim yoktur. Hedef, hem kadın olduğu hem de Kürt olduğu için tarih boyunca siyasal ve toplumsal alanda bedel ödemiş bir isimdir: Leyla Zana.</p>

<h2>Tribünler Bazen Bir Toplumun Bilinçaltını Açığa Çıkarır</h2>

<p>Leyla Zana’ya yönelen bu saldırılar, aslında kadın bedenini, kadın sesini ve Kürt kimliğini aşağılayarak denetim altına alma arzusunun dışa vurumudur. Tribünlerden yükselen eril küfür, parlamentoda, mahkeme salonlarında ve medya ekranlarında karşımıza çıkan zihniyetle aynı kaynaktan beslenir. Spor sahası yalnızca bu zihniyetin daha gürültülü, daha pervasız bir sahnesidir.</p>

<h2>Bir Kadının Meclise Girişi, Devletin Ezberini Bozduğunda</h2>

<p>Leyla Zana, Kürt siyasetinde ve Kürt halkının kolektif mücadelesinde özel ve tarihsel bir yere sahiptir. 1991 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne giren ilk Kürt kadın milletvekili olarak yalnızca bir seçim başarısı elde etmemiştir; devletin inkâr politikalarına karşı kamusal alanda bir gedik açmıştır. Kürtçe konuşmanın, Kürt kimliğini açıkça ifade etmenin suç sayıldığı bir siyasal atmosferde, Leyla Zana’nın meclis kürsüsünden Kürt halkının varlığını ve eşitliğini dile getirmesi sembolik olduğu kadar sarsıcıdır.</p>

<h2>Bu Ülkede Hakikat Konuşmanın Bedeli Her Zaman Ağır Olmuştur</h2>

<p>Bu sarsıntının bedeli ağır olmuştur. Leyla Zana’nın dokunulmazlığı kaldırılmış, yargılanmış, uzun yıllar cezaevinde tutulmuş; gözaltılar, mahkeme süreçleri ve sistematik baskılarla karşı karşıya bırakılmıştır. Onun maruz kaldığı bu süreçler, bireysel bir cezalandırmanın ötesinde, kadınların ve Kürtlerin siyasal alandaki özneleşmesine karşı yürütülen yapısal bir bastırma politikasının parçasıdır. Devlet aklı, Kürt kadınının hem dilini hem de siyasal iradesini görünür kılmasını kabul edememiştir.</p>

<h2>Erkek Egemen Düzen, İtaat Etmeyen Kadını Affetmez</h2>

<p>Tam da bu nedenle Leyla Zana’nın hikayesi, erkek egemen zihniyet açısından iki kat “rahatsız edici”dir. Çünkü o yalnızca bir Kürt değildir; aynı zamanda itaat etmeyen bir kadındır. Erkek egemen düzen, kadının siyasette var olmasını ancak belirli sınırlar içinde, sessiz, uyumlu ve temsil gücü törpülenmiş bir biçimde kabul eder. Leyla Zana ise bu sınırların tamamını ihlal etmiştir. Kendi diliyle konuşmuş, kendi kimliğiyle siyaset yapmış ve bedelini göze almıştır.</p>

<h2>Kadın Bedeni Üzerinden Kurulan Dil, Siyasetin En İlkel Halidir</h2>

<p>Bu noktada altı çizilmesi gereken bir başka mesele de, erkek egemen milliyetçi zihniyetin kadın bedeni üzerinden siyaset yapma alışkanlığıdır. Kadınlara yönelen cinsiyetçi söylem yalnızca hakaret üretmez; aynı zamanda siyaseti kişiselleştirir, hafızasızlaştırır ve mücadeleyi görünmez kılar. Kadının tarihsel mücadelesi, bedeni ve cinsiyeti üzerinden küçültülür. Bu mekanizma özellikle Kürt kadınları söz konusu olduğunda daha sert işler. Çünkü Kürt kadını, hem etnik kimliği hem de siyasal varlığı nedeniyle çifte tehdit olarak kodlanır. Erkek egemen akıl, bu tehdidi ancak aşağılayarak ve cinsiyetçi bir dile hapsederek kontrol edebileceğini düşünür. Tribünlerdeki dil tam olarak bu yüzden politik bir içerik taşır; çünkü hedef aldığı şey bir beden değil, bir mücadele geleneğidir.</p>

<h2>Tribünler Erkekliğin En Yüksek Sesle Konuştuğu Yerdir</h2>

<p>Ayrıca spor alanları, erkekliğin kolektif olarak yeniden üretildiği en güçlü sahnelerden biridir. Tribün kültürü, eril öfkenin meşrulaştırıldığı, sınırlarının gevşetildiği ve çoğu zaman ödüllendirildiği bir alan olarak işlev görür. Bu alanlarda kullanılan dil, toplumun geri kalanına da sirayet eder. Kadınlara, farklı kimliklere ve muhalif figürlere yönelen hakaretler burada “normalleştirilir”. Bu yüzden tribünlerde atılan her slogan yalnızca o anki kalabalığa değil, toplumsal hafızaya seslenir. Leyla Zana’ya yönelen söylemler de bu hafızanın içinden konuşur: geçmişin inkarı, bugünün bastırması ve geleceğin denetim altına alınma arzusu aynı cümlede birleşir.</p>

<h2>Yöntem Değişir, Zihniyet Aynı Kalır</h2>

<p>Bu yüzden bugün Leyla Zana’ya yönelen cinsiyetçi saldırılar, geçmişten bağımsız değildir. Aynı zihniyet, yıllar önce mecliste yuhalamış, mahkemelerde cezalandırmış, bugün ise tribünlerde küfürle konuşmaktadır. Yöntemler değişir; zihniyet değişmez. Kadını aşağılayarak, Kürt kimliğini hedef alarak kurulan bu dil, egemenliğini ancak hakaretle sürdürebilir.</p>

<h2>Tarih Küfür Edenleri Değil, Direnenleri Hatırlar</h2>

<p>Ancak tarih şunu göstermiştir: Bu dil kalıcı değildir. Kalıcı olan, bedel ödeyerek açılan siyasal ve toplumsal alanlardır. Leyla Zana’nın mücadelesi, yalnızca Kürt halkı için değil; bu ülkede kadınların siyasette özne olma mücadelesi açısından da tarihsel bir eşiktir. Onu hedef alan her cinsiyetçi söz, aslında bu mücadelenin hala ne kadar gerekli olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Kürt halkına yönelik köklü bir düşmanlığın göstergesidir</strong></p>

<p>Tam bu noktada, bu dili sahiplenen ve teşvik eden siyasal aktörlerin rolü görünür hale gelir. Leyla Zana’ya yöneltilen ırkçı ve cinsiyetçi saldırılar karşısında sergilenen tutumlar, yalnızca bireysel tepkiler değil, bilinçli bir siyasal pozisyonun ifadesidir. Ümit Özdağ’ın bu saldırıları alaya alan ve açık biçimde destekleyen tavrı, uzun süredir inşa ettiği Kürt düşmanı siyasetin geldiği noktayı bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Burada söz konusu olan ne politik bir analiz ne de tutarlı bir ideolojik hatır; reflekslerle hareket eden, düşmanlıktan beslenen ve düşünsel derinlikten yoksun bir siyasal akıldır. Leyla Zana gibi tarihsel bir ismi hedef alan bu hoyratlık, Kürt halkına yönelik köklü bir düşmanlığın ve bunu ifade edecek asgari bir siyasal kapasiteden dahi yoksunluğun dışa vurumudur. Hakareti sahiplenmek, aşağılamayı teşhir etmek değil; entelektüel ve ahlaki çöküşü ilan etmektir.</p>

<p></p>

<h2>Leyla Zana, Kürt Halkının Onurudur</h2>

<p>Leyla Zana, Kürt halkının tarih boyunca karşılaştığı baskılara, ayrımcılığa ve susturulmaya karşı yükselen sesi ve sembolüdür. Siyasi yaşamı boyunca verdiği mücadele, sadece kendi özgürlüğü için değil, tüm Kürt halkının hakları ve eşitliği için olmuştur. Cezaevlerinde ve gözaltılarda yaşadığı zorluklar, onun kararlılığını kırmamış; aksine halkın hak arayışına güç katmıştır. Leyla Zana, kadınların siyasetteki görünürlüğünü artırmış, toplumsal adalet ve eşitlik taleplerini görünür kılmıştır. Siyasi duruşu, sadece günümüz için değil, gelecek kuşakların cesaret ve direniş mirası için de yol göstericidir. Onun mücadelesi, Kürt halkının özgürlüğe olan inancını ve toplumsal eşitlik arzusunu temsil eder; her adımı, halkın onurunu ve haklarını savunmanın örneğidir.</p>

<h2>Bağıranlar Unutulur, Açılan Gedikler Kapanmaz</h2>

<p>Bugün tribünlerde atılan sloganlar yarın unutulabilir. Ama kadınların, özellikle Kürt kadınlarının siyasette açtığı gedikler kapanmaz. Erkek egemen zihniyet bağırır; tarih ise direnenleri yazar. Leyla Zana bu tarihin silinmez sayfalarından biridir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Konuk yazar</category>
      <guid>https://www.medgundem.com/kufur-bir-anlik-taskinlik-degil-bir-zihniyetin-itirafidir</guid>
      <pubDate>Sat, 27 Dec 2025 17:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://medgundemcom.teimg.com/crop/1280x720/medgundem-com/uploads/2025/12/med-gundem-konuk-yazar-3.jpg" type="image/jpeg" length="93393"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tartışma Kültürü ve Devrimci Etik]]></title>
      <link>https://www.medgundem.com/tartisma-kulturu-ve-devrimci-etik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/tartisma-kulturu-ve-devrimci-etik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Konuk yazar Fuat Kav, bugün sosyal medya hesabından paylaştığı “Tartışma Kültürü ve Devrimci Etik” başlıklı makaleyi kaleme aldı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><img alt="" height="288" src="https://medgundemcom.teimg.com/medgundem-com/uploads/2025/12/hq720-5.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="216" /></p>

<p><strong>Tartışma Kültürü ve Devrimci Etik </strong></p>

<p>Konuşalım, tartışalım, birbirimizin görüşlerinin analizini yapalım, yorum ve değerlendirmelerde bulunalım. Ama tartışma edebini de aşmayalım. Birbirimizi küçük görme, dalga geçme, demagoji yaparak karşı tarafı sözde köşeye sıkıştırma gibi yaklaşımlar hiç kimseye bir şey kazandırmaz. Basit polemik yapma, birbirine üstünlük sağlama zamanı değildir. Bu hastalık 1970’li yıllarda Türkiye ve Kürt solunun bir hastalığıydı. Aradan yıllar geçti; aynı hastalığı sürdürmenin bir anlamı yoktur. Pratikten dersler çıkarmalıyız. Devrim gibi ciddi bir sorunla uğraşıyoruz. Her devrimci hareket de böyledir. Yolumuz uzun, sorunlarımız büyük. Daha da önemlisi, devrimci hareketlerin, yani devrim yapma konusunda ideali olan güçlerin, uluslararası düzeyde ideolojik, teorik, politik, taktik ve stratejik konularda yol haritaları bile yoktur. Bu nedenle devrimler birer birer yıkıldı; bu nedenle yeni devrimler gerçekleşmiyor. Artık herkes şunu iyi bilmeli ki ne sözler ne de devrimler eskisi gibi olmayacak.</p>

<p>Eski Yol ve Yöntemlerin Tükenişi Eski taktiklerle, eski stratejilerle, eski yol ve yöntemlerle devrimler asla olmaz. Bunu artık bilmek durumundayız. “Devrimler eski yol haritalarıyla olmaz” dediğimiz zaman, “devrim yapmak istemiyorlar, reformist ve revizyonizme kaydılar, Marksizm’i terk ediyorlar, sosyalizmden koptular” gibi anlamlar yüklenmemeli; böyle yorumlanmamalıdır. Bununla Marksizm-Leninizm’e karşı olduğumuz da anlaşılmamalıdır. Bir kere daha diyoruz ki: Eski yol ve yöntemlerle, eski taktik ve stratejilerle yol alınmaz. Bunu rastgele söylemiyoruz. Enkaz hâline gelen reel sosyalizmin yıkılmasından, ardından tekil devrimlerin yapılamamasından ve aynı zamanda var olan devrimci hareketlerin yüz yıldır marjinal konumda yaşıyor olmalarından hareketle söylüyoruz.</p>

<p>Tarihsel Koşullar ve Bugünün Gerçekliği Patinaj yapmanın, marjinal kalmanın, eski teorik argümanlarla kendini oyalamanın bir anlamı yoktur. Eskiden bir avuç öncü devrimci mangayla devrim yapmanın imkânı ve onun objektif koşulları vardı. Küba devrimi bunun en somut örneğidir. İkinci Dünya Savaşı’nda ortaya çıkan objektif koşullar nedeniyle Balkanlar’da yapılan devrimler gibi, ayrıca Çin vb. yerlerde de uluslararası dengelerden dolayı ortaya çıkan devrimler olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın enkazından Rus Devrimi ortaya çıkmıştır. Bugün ise durum böyle değildir. Uluslararası güçler söz konusu sosyalist devrimler olunca, aralarındaki çelişki ve çatışmaları bir kenara bıraktıklarını gayet iyi biliyoruz.</p>

<p>Ama esas sorun içtedir. Günümüze uyarlanmış bir devrim stratejisi yoktur. Küresel anlamda da teorik, düşünsel ve ideolojik düzeyde esas alınması gereken bir yol haritası yoktur. Var olanlar yereldir, lokaldir, parçalıdır ve dünya solunun bütünselliğini sağlayabilecek düzeyde değildir. Dünya solunun bu parçalı hâli ve dağınıklığı, dolayısıyla örgütsüzlüğü, ne yazık ki uluslararası emperyal güçler açısından ciddi bir sorun teşkil etmemektedir. Çok Merkezlilik, Dağınıklık ve Kriz Şunu vurgulamak gerekir ki her sol hareket kendisini doğru görür; Marksizm’i kendisinin temsil ettiğini, kendisinin dışında herkesin sapma içinde olduğunu söyler. Yani şu an dünyada kaç sol varsa, kaç fraksiyon bulunuyorsa o kadar Marksist çizgi, o kadar devrim stratejisi, o kadar örgüt, o kadar teori, o kadar ideoloji, o kadar Leninist tez vardır. Gerçekten de hangisi Marksist, hangisi Leninist; hangisinin stratejisi doğru, hangisininki yanlıştır? Dahası da vardır.</p>

<p>Eskiden beri sol gruplar için birkaç merkezde strateji belirleyen ülkeler vardı. Onların da kendilerine göre sosyalizmi, kendilerine göre yol, taktik, teori, ideoloji ve devrim stratejileri vardı. Moskova, Pekin, Tiran, Havana gibi merkezlere bağlı örgütlerin varoluş hâlleri insanı gerçekten de hayrete düşürürdü. Hangi merkez doğru hangisi yanlış; hangisi Marksist hangisi değil; hangisi devrimci hangisi değil? Öcalan’ın Arayışı ve Yeni Tartışma Zemini Eğer bu merkezlerin birer çizgisi var idiyse, o zaman Marksist tezleri tartışmanın bir sakıncası yoktur. Çünkü zaten dünya solu çok merkezli, çok tezli, çok stratejik bir yapıya sahipti. Her grup Marksizm’i kendisine göre yorumlayıp tartışıyor, stratejisini de buna göre çiziyordu. Şimdi onlar da yok; ortadan kalktılar. Durum böyle olunca dünya solu ortada ideolojisiz, teorisiz ve stratejisiz kaldı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İşte Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın arayışı bu temelde başladı. Reel sosyalizmin yıkılışından sonra başlayan bu arayış, İmralı Adası’nda bazı sonuçlara ulaştı. Zaman ve mekân açısından sorunlar olduğundan bu arayışını sürdürdü. 27 Şubat Manifestosu, bu arayış sürecinin daha da somutluk kazanan hâlidir. Marksizm: Canlı Bir Organizmadır Özetle Marksizm dogmalar yığını değildir; canlı bir organizmadır. O hâlde bu organizmanın çağımızda nasıl yeniden yapılandırılacağı, nasıl bir forma, nasıl bir düşünce ve strateji dünyasına kavuşacağı gibi konular mutlak anlamda tartışılmalıdır ki devrimlerin yol haritası yeniden oluşabilsin. Öcalan’ın korkusuzca yapmış olduğu tartışmanın esas nedeni budur. Bunu anlamak ve bu tartışma sürecine çok daha ciddi düzeyde ideolojik, teorik ve düşünsel bağlamda katkı sunmak, dünya solunun esas görevi olmalıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Konuk yazar</category>
      <guid>https://www.medgundem.com/tartisma-kulturu-ve-devrimci-etik</guid>
      <pubDate>Fri, 26 Dec 2025 01:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://medgundemcom.teimg.com/crop/1280x720/medgundem-com/uploads/2025/12/med-gundem-konuk-yazar-2.jpg" type="image/jpeg" length="68238"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Beser Hatice Altınışık Yazdı: Binbir Teşekkür ...]]></title>
      <link>https://www.medgundem.com/beser-hatice-altinisik-yazdi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/beser-hatice-altinisik-yazdi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Konuk yazar, HDK-HDP kurucularından Beşer Hatice Altınışık, bugün sosyal medya hesabından paylaştığı “Binbir Teşekkür…” başlıklı metniyle dikkat çekti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><img alt="Beser Hatice Altınışık " height="691" src="https://medgundemcom.teimg.com/medgundem-com/uploads/2025/12/490620356-10234555482285101-1910905972689707821-n.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="684" /></p>

<p><strong>Binbir Teşekkür ...</strong></p>

<p>Yaşamı boyunca ekonomik- politik tüm zorluklara karşı ayakta, eğilmeden bükülmeden kendi ayakları üzerinde durabilmişse bir insan , ötesini bilmiyordur.</p>

<p>Yakın zaman da , kaybetmek aşamasına geldiğim sol kol omuzumda ameliyat oldum. Biraz ağır geçti, dört aydır hidro - fizyotrapi devam ediyor ve % 45 kullanabiliyorum.</p>

<p>Sonradan yokluk bedenin idare etmeyi bilmediği henüz tecrübe etmediği bir durummuş, öğrendim.</p>

<p>Bu süreçte kaşıkla çorba içiren, giydiren , yıkayan, paklayan, ayakta durmam için dengemi sağlayan eli - kolum olan , yemekler, kömbeler börekler yapıp getirerek dolabımı tıka basa dolduran kız kardeşim Sevim'e...</p>

<p>Her hafta alışveriş için arabalarıyla kapıma gelip beni evimden alan, poşetlerimi mutfağıma kadar çıkaran. Hafta yedi , beş gün (bak şunu, şunu yaptım bayılacaksın, bekliyoruz gel lütfen ) yemeğe çağıran kadim dostum Gülay ve kadirşinas Eşine ...</p>

<p>Motivasyon timim Varlığım Ali'm, varlığı Şeyda'm, mucizem Liv Skye ve değerli dünürlerim , kimse yoksa atlayıp gelirim diyen Sabiş'e ve arayan soran dostlarıma binbir Teşekkür ...</p>

<p>“Ne kadar bilsen de, hiç bir zaman yeterince bilemeyeceğini bil.</p>

<p>Ne kadar güçlü olursak olalım, ne kadar güçlü durmaya çalışırsak çalışalım ve ne kadar bilirsek bilelim hayat bize; senin sana yetemeyeceğin zamanların varlığını gösteren yeni dersleri yeni durumlarla öğretiyor. Birine , birilerine yaslanmak, yaslanabilmek dayanışmanın zirvesiymiş öğrendim mesela.</p>

<p>Tanıyanlar bilir, gördüğümü görmezden gelememek gibi bir huyum var.. Tanısam da , tanımasam da koşmam gerektiğine inanıyorsam koştuğumu , el uzatmam gerekiyorsa kolumu uzattığımı. Annem çoğu kez beni frenlemeye çalışırken " sen herkese koşuyorsun, darda zorda kaldığında onlar sana koşacak mı bakalım" derdi .</p>

<p>Yaşam koşturması içinde farketdemiyor ya da anlamlandıramayabiliyor insan bazen. Ta ki önümüze çıkan engelle ani frenle çakılıp durduğumuz da "Ne ekersen onu biçersin " cümlesinin tekabül ettiği gerçekle , başka bir deyişle Karmanın sonsuz - yansıtma döngüsüyle yüz yüze gelinceye kadar. Yaptığımız her şey , durduğumuz her yer, hatta söylediğimiz iyi - kötü her söz dahi gelip bizi buluyordu şu zamansız mekansız döngünün içinde..</p>

<p>Altı yıl önce, annemi toprağa sırladıktan dokuz gün sonra yola , yolculuğa çıktığım gecenin bir yarısından bugüne değin , olağanımın dışı o bilinmezin üstümden silindir gibi geçtiği zamanlardı. An'dan kısa zaman dilimlerinde bazı durumların nasıl teğet geçip gittiğini yeni yeni anlamladırabiliyorum.</p>

<p>Birebir koştuklarımız olmayabilir belki ama siz birilerine koşuyorsanız birileri de birilerine, size koşar dururdu hep. Hiç tanımadığım insanlar gelip buldu beni ya da ben buldum onları ama koşup yetiştiler , el verdiler bazen sırladılar da. Yolumuzu keşiştiren belki de aynı paraleldeki izleğimizdi, yürüdüğümüz yolda bıraktığımız ayak izleri, savurduğumuz tozun, dumanın , kelamın ve emeğin hatrıydı.</p>

<p>Ve en çok da insanın, insana dair yaşattığı umuduydu sanırsam.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu nedenle keşke annem yaşasaydı, yaşasaydı da ona anlatsaydım tek tek, dünyanın öte ucunda hiç tanımadığın ama varlığını bildiğin iyi insanların insanlara insanca koştuğunu el verdiğini sırladıklarını dediğim çok oldu.</p>

<p>Yaşadığımız her zorluk her durum bize yeni, yeniden birşeyler öğretiyor ve yaşam sürdükçe öğretecek de. Öğrendiklerimiz çoğaldıkça, bilmediğimizi bilip biz küçüleceğiz bu ummanda.</p>

<p>Yarını bilemem ama bugün bildiğim kadarıyla evvellerime minnettarım ;</p>

<p>" Ne verirsen elinle o gelir seninle. "</p>

<p>Elinle verdiğin (maneviyat &amp; hakikat) birine Hızır oluyor ise, seninle gelen de (duygu maneviyat&amp; hakikat) sana Hızır (ışık) oluyordur."</p>

<p>" Hızır her daim hazır ve nazır olsun.</p>

<p>Hızır canına can katsın.</p>

<p>Hızır darda zorda koymasın, darına yetişsin.</p>

<p>Hızır yolunu bahtını açık etsin.</p>

<p>Hızır yoldaşın olsun.</p>

<p>Hızır yar u yardımcın olsun..."</p>

<p>Üçüncü göz, gönül gözüyle bakmayı bilen, vicdan terazisi şaşmaz , sorgulayan aklıyla ışık olabilendi insan , insan diğerine ışık olabilen , kendi kendinin Hızırı değilse ne ola ki ! ..</p>

<p>Yine yeniden yeni kapılara, yollara yol alırken...</p>

<p>Üstümüze kapıları kapatmayan, her daim yeni kapılar açan, yeni yollar gösteren dar da zorda koymayan , muhannete muhtaç etmeyen Hızır'a, ışığa varlığa sonsuz minnetle eyvallah...</p>

<p>Beser Hatice Altınışık / 04.12.2025</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Konuk yazar</category>
      <guid>https://www.medgundem.com/beser-hatice-altinisik-yazdi</guid>
      <pubDate>Sat, 13 Dec 2025 08:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://medgundemcom.teimg.com/crop/1280x720/medgundem-com/uploads/2025/12/med-gundem-konuk-yazar-1.png" type="image/jpeg" length="70768"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Marie Sklodowska Curie 7 Kasım 1867’de doğdu]]></title>
      <link>https://www.medgundem.com/marie-sklodowska-curie-7-kasim-1867de-dogdu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/marie-sklodowska-curie-7-kasim-1867de-dogdu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Radyoaktivite alanında öncü araştırmalar yapmış ve bu araştırmaları sonucu Nobel Ödülü'ne layık görülmüş Polonyalı-Fransız fizikçi ve kimyager Marie Sklodowska Curie 7 Kasım 1867’de doğdu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Radyoaktivite alanında öncü araştırmalar yapmış ve bu araştırmaları sonucu Nobel Ödülü'ne layık görülmüş Polonyalı-Fransız fizikçi ve kimyager Marie Sklodowska Curie 7 Kasım 1867’de doğdu.</p>

<p></p>

<p>Marie, Uranyumla yaptığı deneyler sonucu radyoaktiviteyi keşfetti. Toryumun radyoaktif özelliğini buldu ve radyum elementini ayrıştırdı. 1903 Nobel Fizik ödülü, 1911 Nobel Kimya ödülü sahibi ve radyoloji biliminin kurucusudur. Çalışmalarıyla bir çığır açan Marie, Nobel Ödülü'nü alan ilk kadın, bu ödülü iki kere alan ilk bilim insanı olmuştur. Varşova'nın Clandestine Floating Üniversitesinde okudu ve uygulamalı bilimsel eğitimine başladı. 1891 yılında 24 yaşında Marie, yüksek derece kazandı ve onu izleyen bilimsel çalışmaları Paris'te eğitim için büyük kardeşi Bronislawa kadar takip etti. Marie, eşi Pierre Curie ve fizikçi Henri Becquerel ile Fizik 1903 Nobel Ödülünü paylaştı. Marie, 1911 Nobel Kimya Ödülü de kazandı. Başarılarına radyoaktif izotopları izole etmek için radyoaktivite teknikleri teori ve iki unsurdan, polonyum ve radyum keşfi de dahildir. Marie'nin yönetimi altında, dünyanın ilk çalışmaları radyoaktif izotoplar kullanılarak, neoplazmaların tedavisi içine yapılmıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p><strong>Tarihte bugün yaşanan bazı olaylar şöyle:</strong></p>

<p></p>

<p><strong>1916</strong>: Süfrajet ve savaş karşıtı Jeannette Rankin ABD Temsilciler Meclisi’ne seçilen ilk kadın oldu.</p>

<p></p>

<p><strong>2015</strong>: İspanya'nın başkenti Madrid'te 400 kadın örgütünün çağrısıyla binlerce kişi kadına yönelik şiddeti protesto etmek için yürüdü. "Hepimiz burada değiliz, ölenler aramızda yok" sloganlarının atıldığı yürüyüşe ülkenin birçok bölgesinden katılım sağlandı.</p>

<p></p>

<p><strong>2016</strong>: Fransa’da binlerce kadın ülkedeki cinsiyetler arası maaş farkını protesto etmek için iş bıraktı.</p>

<p></p>

<p><strong>2020</strong>: Kongra Star’ın “İşgale ve soykırıma hayır! Kadını ve yaşamı hep birlikte koruyalım” şiarıyla başlattığı kampanya çerçevesinde kadın devriminin kazanımlarını korumak ve her türlü işgal, soykırıma cevap vermek için başlatılan uluslararası imza kampanyasına Meksikalı kadınlardan destek geldi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>https://jinnews.net/TUM-HABERLER/content/view/266668</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Tarihten insanlık porteleri, Kadın&amp;Jineoloji</category>
      <guid>https://www.medgundem.com/marie-sklodowska-curie-7-kasim-1867de-dogdu</guid>
      <pubDate>Fri, 07 Nov 2025 09:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://medgundemcom.teimg.com/crop/1280x720/medgundem-com/uploads/2025/11/823x463cc-mrk-07-11-25-tarihte-bugun.jpg" type="image/jpeg" length="11338"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sokrates Demokrasiden Neden Nefret Etti?]]></title>
      <link>https://www.medgundem.com/sokrates-demokrasiden-neden-nefret-etti-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/sokrates-demokrasiden-neden-nefret-etti-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Konuk yazar Çağrı Mert Bakırcı, Sokrates’in demokrasiden neden nefret ettiğini anlatıyor. Nevzat Keskin’in seslendirmesiyle The School of Life’da.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Demokrasi, modern ülkeler için fazlasıyla el üzerinde tutulan bir konudur. Demokrasinin</p>

<p>Demokrasi, modern ülkeler için fazlasıyla el üzerinde tutulan bir konudur. Demokrasinin anavatanı olan Antik Yunan da demokrasiyle adeta eş anlamlıdır. Antik Yunan'ın meşhur tapınağı olan Parthenon Tapınağı, demokratik değerler için bir sembol haline gelmiştir. Tam da bu nedenle demokratik ülkelerin liderleri bu tapınak önünde fotoğraflar çektirip paylaşmaktan hoşlanırlar. Ancak Antik Yunan'ın en büyük başarılarından biri olan felsefenin, diğer en büyük başarısı olan demokrasi hakkında son derece büyük bir şüphe duyduğunu öğrenmek birçoklarına şaşırtıcı gelebilecektir.</p>

<h2>Sokrates ve Yöneticilik Erdemi</h2>

<p>Antik Yunan felsefesinin babası olarak kabul edilen Sokrates, öğrencisi Platon tarafından yazılan diyaloglarda, demokrasi hakkında derin endişelere ve pesimizme sahip biri olarak tasvir edilir. Platon'un 10 kitaptan oluşan meşhur <a href="https://evrimagaci.org/eser/devlet-2843" rel="nofollow" target="_blank"><em>Devlet (Πολιτεία)</em></a><em> </em>isimli eserinin 6. kitabında Sokrates, Ademantus isimli bir diğer karakter ile demokrasi hakkında sohbet eder. Sokrates bu kısımda Ademantus'a demokrasinin eksiklerini ve hatalarını göstermeye ve anlatmaya çalışır. Bunu yapmak için Sokrates, toplumu bir gemiye benzetir. Sokrates şöyle sorar:</p>

<blockquote><em>Eğer ki deniz yoluyla bir yolculuk yapmak isteseydin, geminin kontrolünün kimde olacağına nasıl karar verilmesini isterdin? Rastgele ve herhangi bir grup insan tarafından mı, yoksa deniz seyahatleri konusunda deneyimli, bilgili ve eğitimli insanlar tarafından mı?</em></blockquote>

<p>Ademantus'un cevabı çok açıktır: Elbette ki ikincisi! Sokrates'in buna cevabı ise şu şekildedir:</p>

<p></p>

<blockquote><em>Peki bu durumda nasıl olur da, bir ülkedeki yetişkin insanların rastgele ve herhangi bir grubunun bir ülkeyi kimin yöneteceğine karar verebilecek donanımda olduğunu düşünebilmekteyiz?</em></blockquote>

<p>Sokrates'in bahsetmeye çalıştığı şey, seçimlerde oy kullanmanın bir "yetenek" olduğudur. Sokrates'e göre oy kullanmak, "rastgele bir sezgi" olarak görülemez. Dolayısıyla oy kullanmanın da, diğer her yetenek gibi insanlara sonradan, dikkatle ve sistematik bir şekilde öğretilmesi gerekmektedir. Yeterli donanıma ve eğitime sahip olmaksızın insanlara oy kullanma hakkının tanınması, yeterli donanım ve eğitime sahip olmayanlara fırtınalı bir havada yolculuk yapacak bir geminin kontrolünün kime teslim edileceği kararını alma yetkisi vermekle aynıdır.</p>

<h2>Sokrates'in Ölümü ve Elitizm</h2>

<p>Üstelik Sokrates, demokrasinin ölümcül tehlikelerini ve oy kullananların engin aptallığının sonuçlarını birinci elden deneyimlemiş birisidir. Milattan Önce 399 yılında Sokrates, <em>"Atina gençliğini yozlaştırmak"</em> suçlamasıyla mahkemeye verilmiştir. 500 Atinalı'dan oluşan bir jüri, vakayla ilgili karara varmak için mahkemeye davet edilmiştir. Jüri heyeti, %52'ye karşı %48'lik bir oy farkı ile Sokrates'in suçlu olduğu kararına varmıştır. Sokrates, baldıranotu zehriyle ölüme mahkum edilmiş ve infaz edilmiştir.</p>

<p>Sokrates'in demokrasi ile ilgili düşüncelerinde doğru anlaşılması gereken en önemli nokta, Sokrates'in günümüzdeki anlamıyla bir "elitist" olmadığı gerçeğidir. Sokrates, az sayıda insanın, yegane oy verme yetkisine sahip grup olması gerektiğine inanmıyordu. Sokrates, oy verme yetkisinin sadece ve sadece verecekleri oy ile ilgili mantıklı bir biçimde ve oldukça derin bir şekilde düşünmüş olanlara verilmesi gerektiğini düşünüyordu. Yani oy verme yeteneğini icra edebilmek için, bu konuda eğitim alınmasının ve eğitimin de ötesinde bireylerin verecekleri oy konusunda derin düşüncelere sahip olduğunun garanti edilmesinin şart olduğunu ileri sürüyordu. Elbette ki işin pratiğinde, bunun tam olarak nasıl yapılabileceğine dair birçok soru işareti ve sıkıntı mevcuttur. Ancak konu oy vermek ve ülkelerin idaresini belirlemek kadar hayati kararlar olduğunda, bu tür sorunların da insanlık olarak üstesinden başarıyla gelmemiz şarttır. Öyle ya da böyle...</p>

<h2>Demagogluk ve Halk</h2>

<p>Biz modern insanlar, zekaya dayalı (entelektüel) demokrasi ile, doğuştan gelen bir hak olarak demokrasi arasındaki farkı tamamen unutmuş vaziyetteyiz. Günümüzde oy verme yetkisi neredeyse istisnasız olarak herkese verilmektedir ve "oy verme" davranışı ile "bilgelik" arasındaki bağlantı tamamen kopmuştur. Sokrates, bu durumun ne gibi sonuçlara neden olacağını çok ama çok iyi bir şekilde bilmekteydi: Demagogluk.</p>

<p></p>

<p>Demagogluk, ya da daha Türkçe tabiriyle halk avcılığı, demokrasiler içerisindeki bazı liderlerin halk arasındaki önyargıları ve cehaleti kötüye kullanarak (manipüle ederek) popülerlik ve liderlik kazanmasına verilen isimdir. Demagoglar, kitlelerin tutkularını coşturarak ve duygusal taraflarına oynayarak onların mantıklama ve mantıklı bir biçimde kararlar alma yetisini körelten kişilerdir. Demagogların en temel vaadi, toplumsal sorunlara "ani bir şekilde" ve "vahşi bir biçimde" tepki gösterecekleridir. Sorunların çözümlerine kendi öfke ve tepkilerinin cevap olacağı fikrini halka pazarlarlar. Bu kişiler, genellikle ortayolcu, bilim ve veri odaklı, düşünüp taşınarak kararlar alma taraftarı olan rakiplerini "zayıflık" ve "hainlik" ile suçlarlar. Demagogların halk tepkisini yanına almak konusundaki en temel taktikleri arasında, halihazırda yerleşik bir biçimde süregelen politik işleyişi baş aşağı etme çabası, sözü veya tehdidi bulunmaktadır. "Ben yaparım.", "Ben tek çözümüm.", "Benim yolum tek doğru yoldur." gibi ben-merkezci ve keskin görüşler, halkın gözündeki değeri arttırmak için kullandıkları yaklaşımlar arasında yer almaktadır. Tarih boyunca seçimle başa gelen demagogların hemen hepsi, demokrasileri öyle ya da böyle, er ya da geç bir çeşit diktatörlüğe dönüştürmüş veya dönüştürme yoluna sokmuştur.</p>

<p><a href="https://evrimagaci.org/kategori/demokrasi-1591" rel="nofollow">Demokrasi ile ilgili diğer içerikler ›</a></p>

<ul>
 <li><a href="https://evrimagaci.org/degisken-koalisyon-psikolojisi-siyaset-turumuz-icin-neden-bu-kadar-onemli-8300" rel="nofollow">Değişken Koalisyon Psikolojisi: Siyaset, Türümüz İçin Neden Bu Kadar Önemli?</a></li>
 <li><a href="https://evrimagaci.org/35-kurali-bir-protesto-ne-zaman-degisim-yaratir-20204" rel="nofollow">%3.5 Kuralı: Bir Protesto Ne Zaman Değişim Yaratır?</a></li>
 <li><a href="https://evrimagaci.org/gelmis-gecmis-en-buyuk-propaganda-makinasi-sosyal-medya-firmalari-ifade-ozgurlugu-konusunda-sinirlari-nasil-belirlemeli-8059" rel="nofollow">Gelmiş Geçmiş En Büyük Propaganda Makinası: Sosyal Medya Firmaları, İfade Özgürlüğü Konusunda Sınırları Nasıl Belirlemeli?</a></li>
</ul>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yunanlar da Sokrates'in gördüğü bu sıkıntıdan, yani demagogların yönetime gelmesinden genel olarak korkmuşlardır. Ancak ne yazık ki demagogların sebep olabileceği sancılı ve yıkıcı deneyimlerden de kurtulamamışlardır. Örneğin, zengin, karizmatik, tatlı dille insanların aklını çelmek konusunda becerikli olan, varlıklı bir adam olan Alcibiades, en temel hakları insanların elinden alarak veya onlara erişimi kısıtlayarak, Yunanlar'ın Sicilya Adası'na yaptıkları son derece yıkıcı olan askeri müdahelelerin önünü açmış ve bu saldırıların başını çekmiştir. Demagogun sözlerine kanan halk, bu saldırılara onay vermiş ve Alcibiades'i desteklemiştir. Bu, Antik Yunan için ölümcül bir hata olmuştur.</p>

<h2>Şeker Dükkanı Sahibi, Doktora Karşı!</h2>

<p>İşte Sokrates, liderlik yarışına giren insanların nasıl kolaylıkla insanların "zor sorulara kolay cevaplar bulma" arzusunu sömürebileceğini öngörmüştür. Bunu daha da iyi anlatabilmek için, iki hayali aday arasındaki münazarayı göz önüne getirmemizi istemiştir. Bunlardan birisi, bir doktor gibidir. Diğeri ise şeker dükkanı sahibi gibidir. Şeker dükkanı sahibi olan, rakibiyle ilgili şöyle söyleyecektir:</p>

<blockquote><em>Bakın! Rakibim olan bu insan size birçok acı yaşatmıştır. Sizin canınızı yakar, tadı berbat olan ilaçlar içirir ve her ne istiyorsanız onu yiyip içmenize engel olmaya çalışır. Size asla benim yapacağım gibi son derece çeşitli ve lezzetli tatlar sunamayacaktır.</em></blockquote>

<p>Sizce doktor, bu saldırıya etkili bir şekilde cevap verip, münazarayı izleyen kitleyi ikna edebilir mi? Elbette ki şeker dükkanı sahibinin argümanına verilecek doğru cevap, <em>"Size rahatsızlık veriyorum ve istediğiniz şeyleri yapmanıza engel oluyorum, çünkü sizin için iyi olan bu; size yardımcı olmak için size acı veriyorum!" </em>gibi bir cevaptır. Ancak politik arenada bu tip bir cevabın nasıl bir halk tepkisine neden olacağını net bir şekilde görebilirsiniz.</p>

<p>Evrim Ağacı'ndan Mesaj</p>

<p><a href="https://evrimagaci.org/destekol?utm_source=evrimagaci&amp;utm_medium=website&amp;utm_campaign=feed-cbox-no-ads" rel="nofollow">Reklamsız Deneyim</a></p>

<p>Evrim Ağacı'nın çalışmalarına Kreosus, Patreon veya YouTube üzerinden maddi destekte bulunarak hem Türkiye'de bilim anlatıcılığının gelişmesine katkı sağlayabilirsiniz, hem de site ve uygulamamızı reklamsız olarak deneyimleyebilirsiniz. Reklamsız deneyim, sitemizin/uygulamamızın çeşitli kısımlarda gösterilen Google reklamlarını ve destek çağrılarını görmediğiniz, %100 reklamsız ve çok daha temiz bir site deneyimi sunmaktadır.</p>

<p>Kreosus</p>

<p>Kreosus'ta her 50₺'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar.</p>

<p>Kreosus destekçilerimizin reklamsız deneyimi, destek olmaya başladıkları anda devreye girmektedir ve ek bir işleme gerek yoktur.</p>

<p>Patreon</p>

<p>Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar.</p>

<p>Patreon destekçilerimizin Patreon ile ilişkili e-posta hesapları, Evrim Ağacı'ndaki üyelik e-postaları ile birebir aynı olmalıdır. Patreon destekçilerimizin reklamsız deneyiminin devreye girmesi 24 saat alabilmektedir.</p>

<p>YouTube</p>

<p>YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz.</p>

<p>Eğer seçtiğiniz seviye reklamsız deneyim ayrıcalığı sunuyorsa, destek olduktan sonra YouTube tarafından gösterilecek olan bağlantıdaki formu doldurarak reklamsız deneyime erişebilirsiniz. YouTube destekçilerimizin reklamsız deneyiminin devreye girmesi, formu doldurduktan sonra 24-72 saat alabilmektedir.</p>

<p>Diğer Platformlar</p>

<p>Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.</p>

<p>Giriş yapmayı unutmayın!</p>

<p>Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza <a href="https://evrimagaci.org/destekol?utm_source=evrimagaci&amp;utm_medium=website&amp;utm_campaign=feed-cbox-no-ads" rel="nofollow">üye girişi</a> yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir.</p>

<p></p>

<p></p>

<p>Burada Sokrates'in söylediği yanlış anlaşılmamalı: Amaç, hoşumuza gitmeyen görüşten olan insanların oy kullanma haklarının elinden alınması değil. Amaç, <em>istisnasız olarak herkesin </em>aynı oy standartlarına tabi tutulması; ancak oy kullanma yeteneğini icra edebilmek için belli koşulların sağlanmasını garantilemek... Yani sanılanın tam tersine, Sokrates'in savunduğu sistem spesifik bir grubu hedef alan bir konu değildir. Hangi görüşten olursa olsun, kim için oy kullanacak olursa olsun, oy kullanma yeneğini icra edecek eğitimin alındığından emin olunmasını öğütleyen bir yaklaşım sergilemiştir Sokrates.</p>

<h2>Sonuç</h2>

<p>Bu açıdan düşünülecek olursa, açıkçası birçok ülkedeki hemen her görüşten insanın bolca eğitimden geçirilmesi gerektiği görülecektir. Çünkü ne yazık ki hemen hemen her görüşten olabilen seçmen kitlesinin çok çok az bir bölümü gerçekten bilinçli kararlar almakta ve oyları hakkında enine boyuna düşünerek karar vermekte. Birçok seçmen fanatizm ve geleneksel nedenlerle oy kullanmakta, çoğunluğun iyiliğini düşünmek yerine şahsi çıkarları gözetmekte ve aileden gelme fikirleri sürdürmektedir.</p>

<p>Ne yazık ki Sokrates'in demokrasinin tehlikeleriyle ilgili son derece geçerli ve yerine olan uyarılarının hepsini unutmuş vaziyetteyiz. Bizler günümüzde artık demokrasinin hiç de muğlak olmayan, koşulsuz şartsız bir iyilik olduğunu düşünmekteyiz.</p>

<p>Halbuki demokrasiler, ancak ve ancak demokrasinin temeli olup onun etrafını saran eğitim sistemi kadar etkilidir.</p>

<p>Bu yazımızın omurgası olan videoyu İngilizce olarak aşağıdan izleyebilir ve demokrasilerde oy verme etiği ve mantığıyla ilgili yazımızı <a href="https://evrimagaci.org/oy-verme-etigi-ve-mantigi-7349" rel="nofollow" target="_blank">buraya tıklayarak</a> okuyabilirsiniz.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>https://evrimagaci.org/sokrates-demokrasiden-neden-nefret-etti-4733</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Konuk yazar</category>
      <guid>https://www.medgundem.com/sokrates-demokrasiden-neden-nefret-etti-1</guid>
      <pubDate>Wed, 29 Oct 2025 11:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://medgundemcom.teimg.com/crop/1280x720/medgundem-com/uploads/2025/10/old-content-media-30b997d186eaaa44f543143215af84d5.webp" type="image/jpeg" length="47797"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yaşlılarımız Gelecekle Kurduğumuz Köprüdür]]></title>
      <link>https://www.medgundem.com/yaslilarimiz-gelecekle-kurdugumuz-koprudur</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/yaslilarimiz-gelecekle-kurdugumuz-koprudur" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Konuk yazar Filiz Kızılkaya, toplumun hafızası olan yaşlılarımızın, geçmişle gelecek arasında kurduğu köprünün önemini ve onlara duyulan vefayı kaleme aldı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><img alt="Filiz Kızılkaya Yazdı" height="1600" src="https://medgundemcom.teimg.com/medgundem-com/uploads/2025/10/5f8f56a8-1cec-4c3d-b806-9270070c74ce.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="984" /></p>

<p><strong>Yaşlılarımız Gelecekle Kurduğumuz Köprüdür</strong></p>

<p>Annem 80 yaşında, Parkinson hastalığının yanı sıra tansiyon, kireçlenme ve benzeri birçok hastalıkla boğuşuyor. Ama asıl boğuştuğu şey yalnızlık ve can sıkıntısı; o yaşta oyalanacağı bir şeyin olmaması. Ona nasıl yardımcı olabilirim diye düşünürken, bu konunun bireysel çabayla aşılamayacağını; toplumsal ve yerel yönetimsel düzeylerde çözümler üretmekten geçtiğini daha bariz gördüm.</p>

<p>Yaşlılık, insan yaşamının ileri bir evresi olmakla birlikte bilgelik ve deneyimlerinin arttığı bir süreçtir; tecrübe ve deneyimlerinin yeni nesillerle ortaklaştırılması çok önemlidir. Geçmiş, şimdi ve gelecek bir bütündür; yaşlılarımız geçmişimizdir. Geçmişten kopuk bir geleceğin var edilemeyeceği aşikârdır. Yeni neslin genelde Kürtçe bilmemesi, yaşlı kesiminde Türkçe bilmemesi nesiller arasında kültürel ve kimliksel kopuşlara yol açıyor. Her iki neslin ortaklaştırılmasını sağlayacak politikalar üretmek tüm toplumsal kurumların çabası olmalıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Günümüz dünyasında genç kuşaklar TV, internet vb. ile bir nebze de olsa sıkıntılarını giderecek mecralar buluyorlar. Yaşlı insanlarımız, çocukları evlenip gittikten sonra kendilerini çok yalnız hissediyorlar; bu durum yaşlı kadınlar ve dil bilmeyen insanlar için katlanarak büyüyor. Psikolojik ve sosyal açıdan üretkenlikten düşmüş, hastalıkların pençesinde adeta ölümü bekliyorlar.</p>

<p>Burada devlet kurumlarına ve en önemlisi yerel yönetimlere çok iş düşüyor. Yaşlı insanlarımızın ilgi ve beğenilerine hitap edecek bir TV kurulamaz mı?</p>

<p>Masal (Çirok) park etkinlikleri, internet kullanımı, sağlıklı yaşama ilişkin bilgilendirmeler, satranç, dama vb. daha birçok etkinlik planlanabileceği gibi, bunu yerel yönetimlerin yapması hiç de zor değil. Unutmayalım ki yaşlılık da bir tür çocukluğa dönüşür. Onları mutlu etmek, yalnızlıklarına ortak olmak, kalan ömürlerini mutlu geçirmelerini sağlamak, dezavantajlı bu grup için bir sorumluluktur.</p>

<p>Kendinden vazgeçmiş, ölümü bekleyen yaşlı bireyler yerine sosyal sorumluluk projelerinde yer alan, bağ-bahçe işleriyle ilgilenen, üretken ve mutlu insanlar yaratabiliriz. Bunun için alan açmalı ve hayata daha fazla katılımlarını sağlamalıyız.</p>

<p>Bütün bunlar için çok büyük bütçelere de ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum. Biraz çaba, biraz düşünce bir araya geldiğinde çok güzel yaratıcılıkların ortaya çıktığını gördük. Bunun en güzel örneği KOMA AMED konseri oldu.</p>

<p>Ha, bu arada KOMA AMED konserlerinin devam etmesi gerektiğine inanıyorum. Van’da bir KOMA AMED konseri fena olmaz, değil mi?</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Konuk yazar</category>
      <guid>https://www.medgundem.com/yaslilarimiz-gelecekle-kurdugumuz-koprudur</guid>
      <pubDate>Tue, 28 Oct 2025 11:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://medgundemcom.teimg.com/crop/1280x720/medgundem-com/uploads/2025/10/med-gundem-20.png" type="image/jpeg" length="15435"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İnsanlığın İlk Adımları: Çayönü’nün Sırrı]]></title>
      <link>https://www.medgundem.com/insanligin-ilk-adimlari-cayonunun-sirri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/insanligin-ilk-adimlari-cayonunun-sirri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Amed’deki Çayönü Tepesi, ilk mimari planlamadan madenciliğe kadar birçok “ilk”in izini taşıyor. 40 yıldır kazıyı koruyan Abbas Yorulmaz, alanın yaşayan hafızası]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Diyarbakır’ın Ergani Ovası’nda yer alan Çayönü Tepesi, uygarlık tarihinin önemli gelişimlerini gözler önüne seren bir antik yerleşim yeri. İlk kazılarını duayen arkeolog Halet Çambel’in Prof. Dr. Robert J. Braidwood ile başlattığı Çayönü, MÖ 10 bin 200 ile MÖ 7 bin yılları arasındaki 3 bin 500 yıllık kesintisiz yerleşim süreciyle neolitik dönemin tüm detaylarını, kırılmalarını ve tamirlerini gösteren dünyadaki tek yer. Bununla birlikte yabani tohumların evcilleştirilme sürecindeki tüm ara formların tespit edilebildiği belki de tek alan. Bu nedenle neolitik çağın başlangıcına ilişkin çalışmalarda “anahtar” konumunda bir bölge.</p>

<p>Çayönü’nde çalışmalar Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nden Doç. Dr. Savaş Sarıaltun başkanlığında sürüyor. Bakırdan yapılmış bakır boncuklar, iğneler ve çeşitli kalıntıların keşfedildiği bölgeye 30’dan fazla ülkeye bakır tel ihraç eden Mega Metal şirketi de sponsor oldu. Biz de bu zamanın “bereketli hilal”inin en önemli duraklarından olan Çayönü’nü Dr. Savaş Sarıaltun’la birlikte gezme olanağı bulduk.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sarıaltun, Çayönü’nün aralarında Troya Kazı Başkanı Prof. Dr. Rüstem Aslan’ın da olduğu, en az 12-13 kazı başkanının yetiştiği bir “Çayönü akademisi” olarak da işlev gördüğünü dile getiriyor. Çayönü’nün değerini anlatmaya çabaladıklarını söyleyen Sarıaltun, 2027’ye kadar resmi bir ören yeri haline getirmeyi amaçladıklarını söylüyor. Çayönü’nü “toplumsal arkeoloji perspektifiyle” dönüştürmek istediklerini vurgulayan Sarıaltun, görseller, yeniden inşa edilen yapılar, dijital medya, levhalar ve dokunmatik ekranlar gibi yöntemlerle ziyaretçiler için daha anlaşılır bir kazı alanı oluşturmaya çalıştıklarını belirtiyor. Çayönü gördüğünüz andan itibaren etkileyici olsa da Sarıaltun’un dile getirdiği yöntemler, alanın ziyaretçilerin gözünde canlandırmasına çok büyük yardımcı olacaktır.</p>

<p>Benzersiz ilkler... Sarıaltun, Çayönü’nü “Her şeyin olduğu tek yer” diye tanımlıyor. 55 bin metrekarelik bir sit alanı olan Çayönü’nün henüz 8 bin 750 metrekarelik bir alanı kazılabilmiş. Buna karşın ortaya çıkan arkeolojik bulguları ve “ilkleri” bu yazıya sığdırma şansımız yok. Sözü Sarıaltun’a bırakalım: “Bugün artık biliyoruz ki Çayönü’nde düzenli mimari planlamanın temelleri atıldı. İlk kamu alanları, ilk anıtsal yapılar ve ilk madenciliğin izleri burada ortaya çıktı. Bu izler, sadece arkeolojik değil, aynı zamanda kültürel, bilimsel ve teknolojik birer atılım. Mimarlık tarihinin kilometre taşları olan yuvarlak planlı yapılar, ızgara planlı yapılar, hücre planlı yapılar ve geniş odalı yapılar, insanın mekânla kurduğu bağın evrimini gözler önüne seriyor. Benzersiz nitelikteki ‘kafataslı yapı’ ise ölü gömme pratiklerinin ilk kez kamusal bir mimari düzlemde yapılandığını gösteriyor. Dünya üzerindeki en eski zemin kaplama sistemlerinden biri olan ‘terrazo yapısı’; neolitik dönemin malzeme teknolojisinde ulaştığı sofistike düzeyi gösteriyor. Bu yapı, bugün hâlâ hayranlık uyandıran teknik bir dehanın ürünüdür. Diyarbakır’ın geleneksel bakırcılığına ilişkin en erken kökler de burada atılmıştır.”</p>

<h3>40 YILLIK KAZI NÖBETİ!</h3>

<p>Çayönü kazılarının emektar koruyucusu Abbas Yorulmaz, kazı alanını gezerken bize sürekli yardımcı oldu. Abbas amca için Çayönü kazı alanı bir tutku. 18 yaşında, Halet Çambel döneminde ilk kez kazı alanında çalışmaya başlamış. Bu süreç Aslı ve Mehmet Özdoğan’ın kazı başkanlığı döneminde de sürmüş, “Bu kazının içine girdim, sonra da kopmak bilmedim. Yani beni kovsalar, yine gelip yine kontrol ederim” diyor. Kazının olmadığı süreçte köyde hayvancılık yaptığını dile getiren Abbas Yorulmaz, “Bazen sabah akşam gelip kontrol ediyorum. Birisi bu tarafa doğru geldi mi, yine şöyle bir etrafını geziyorum” diyerek Çayönü’ne olan sevgisini anlatıyor. Yorulmaz, “Defineciliğe karşı alerjim var. Zoruma gidiyor. Bir altın yenip bitirilir ama tarih bitmiyor” diyor. Yorulmaz’ın tek talebi ise emeklilik. Sadece iki buçuk üç aylık bir süreç boyunca yatan sigortası nedeniyle prim gün sayısının emekliliğe yetmediğini dile getiriyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>https://www.cumhuriyet.com.tr/kultur-sanat/cayonu-tepesi-nde-yaklasik-12-bin-yil-once-insanligin-ilk</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Güncel, Tarihten insanlık porteleri</category>
      <guid>https://www.medgundem.com/insanligin-ilk-adimlari-cayonunun-sirri</guid>
      <pubDate>Mon, 20 Oct 2025 10:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://medgundemcom.teimg.com/crop/1280x720/medgundem-com/uploads/2025/10/c84cf46c-c0f2-4937-969b-88ea645878a9.webp" type="image/jpeg" length="71182"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Çayönü Tepesi: Tarım ve Yerleşik Hayatın Doğduğu Höyük]]></title>
      <link>https://www.medgundem.com/cayonu-tepesi-tarim-ve-yerlesik-hayatin-dogdugu-hoyuk</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/cayonu-tepesi-tarim-ve-yerlesik-hayatin-dogdugu-hoyuk" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Amed Ergani’deki Çayönü Tepesi, M.Ö. 10.200’den itibaren tarım ve yerleşik hayatın başladığı, insanlık tarihinin önemli merkezlerinden biri.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>ERGANİ/MED GÜNDEM-</strong> Amed'in kuzeyinde, Ergani ovasında ve Dicle Nehri’nin kenarında yer alan Çayönü Tepesi, tarihten önceki dönemi yansıtan önemli bir höyüktür. 1963 yılında keşfedilen Çayönü kazıları, Dr. Halet Çambel ve Prof. Dr. Robert J. Braidwood tarafından başlatılmıştır.</p>

<p>Çayönü, M.Ö. 10.200 yılına kadar uzanan yerleşim izleriyle, avcı-toplayıcı toplulukların yerleşik hayata geçişinin en erken örneklerini sunmaktadır. Bölgede M.Ö. 4200’lü yıllara kadar kesintisiz bir yerleşim izlenebilir. Kazılarda, 6000 yıl boyunca farklı mimari tasarımlarda binalar ve taş temelli kerpiç evler ortaya çıkarılmıştır. İlk dönemlerde avcılık ve toplayıcılıkla geçinen topluluklar, M.Ö. 8500 yılına ait buğday ve baklagillerle birlikte tarıma başlamıştır. M.Ö. 6000’lerde ise Çayönü sakinleri kendi yiyeceklerini tamamen tarımdan elde edebilmekteydi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bölgenin önemi, avcı-toplayıcı yaşamdan yerleşik hayata geçişi göstermesi ve tarım ile hayvan evcilleştirmenin ilk adımlarının burada atılmasıdır. Arkeolojik buluntular arasında küçük aletler, tahıl ve baklagil kalıntıları ile koyun ve keçi evcilleştirmesi gibi erken dönem köy yaşamına dair örnekler yer almaktadır.</p>

<p>Çayönü’nün tarihi ve arkeolojik önemi, son yıllarda düzenlenen kültürel etkinliklerde de ön plana çıkmaktadır. <u><strong>Ergani Belediyesi tarafından 4-6 Ekim</strong> tarihlerinde</u> düzenlenen 2. Hilar Tarih, Kültür ve Gastronomi Şöleni kapsamında, Çayönü Tepesi kazı çalışmalarını yürüten <strong>Doçent Doktor Savaş Sarıaltun</strong>, halka sunum yapmıştır. Etkinlikte Çayönü’nün tarihî zenginlikleri ve kazı süreci detaylı şekilde katılımcılara aktarılmış, şölen kapsamında gerçekleştirilen sunumun tamamı<strong> Med Gündem YouTube kanalında </strong>izlenebilir hale getirilmiştir.</p>

<p>Çayönü, tarım ve yerleşik hayatın en eski örneklerinden biri olarak, hem bilim dünyasına hem de topluma ışık tutmaya devam ediyor. Kazılardan elde edilen bulgular, insanlık tarihinin erken dönemleri hakkında önemli bilgiler sunarken, bölgeyi ziyaret edenler ve etkinliklere katılanlar, tarihî mirası bizzat deneyimleme fırsatı buluyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Ekoloji , Tarihten insanlık porteleri, Kültür&amp;Sanat</category>
      <guid>https://www.medgundem.com/cayonu-tepesi-tarim-ve-yerlesik-hayatin-dogdugu-hoyuk</guid>
      <pubDate>Wed, 15 Oct 2025 15:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://medgundemcom.teimg.com/crop/1280x720/medgundem-com/uploads/2025/10/med-gundem-10.png" type="image/jpeg" length="99550"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Cezaevi notlarım ve Türkiye umudum]]></title>
      <link>https://www.medgundem.com/cezaevi-notlarim-ve-turkiye-umudum</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/cezaevi-notlarim-ve-turkiye-umudum" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Konuk yazar, tutuklu cumhurbaşkanı adayı ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, “Cezaevi Notlarım ve Türkiye Umudum” başlıklı bir yazı kaleme aldı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Cezaevi notlarım ve Türkiye umudum</p>

<p>Ailemle yaptığım rutin görüşmelerin yanı sıra Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel’in beni ilk haftadan bu yana ziyaret etmesi, fikir alışverişlerimiz, ortak akılla sürece katkı sağlayacak değerlendirmelerimiz; hücremde beni güçlü tutan çok özel anlardır</p>

<p></p>

<p>Plan ve program yapılmış bir saati, günleri, haftaları, ayları, hatta yılları bir vizyona dönüştürmeyi çok önemserim. Geç kalmak, insanları bekletmekse asla yapmadığım şeylerdendir. Özellikle belediye başkanlığı dönemimde mutlak prensibim haline gelen bu alışkanlığımın temeli, çocukluğuma dayanır. Ticaretle uğraşan ve sürekli planlama yapan bir babanın yanında büyümek, bu disiplini belleğime işlemiştir. Daha küçük yaşta yanımdan ayırmadığım kalemim ve ajandalarım bunun göstergesidir. Yıllar boyunca tuttuğum onlarca ajanda hâlâ arşivimde durur.</p>

<p>Acımasızca içine itildiğimiz bu kumpas, esaret ve hukuksuzluk ortamında; nasıl bir gündem ve planlamayla karşı karşıya olduğumuzu anlatabilmek için böyle bir giriş yapmayı uygun buldum.</p>

<p>Bugün, hukuksuzca değil, doğrudan cezalandırılmak amacıyla imza atan bir yargı düzeni nedeniyle 9 No’lu Cezaevi’nde izole biçimde tutuluyorum. 12 metrekarelik koğuş ve 30 metrekarelik bir alanda günümü planlamaya devam ediyorum. Cezaevi kuralları gereği avukatlarım, özel izinli ziyaretçilerim ve ailemle görüşmelerimi günlük ve haftalık planlarla sürdürmeye çalışıyorum.</p>

<h3>Gündemim Türkiye</h3>

<p>Gündemim elbette Türkiye’dir. Türkiye’nin geleceği, çözülmeyi bekleyen sorunları, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin faaliyetleri, hukukun üstünlüğünün hiçe sayılması ve yargının ülkeyi düşürdüğü durum... Özellikle Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nin açılmasıyla birlikte, gelecekteki hükümet programlarına dair çalışmalar vaktimin büyük bölümünü almaktadır. Bu ofis üzerinden yürütülen projeler, raporlar ve ülkemizin gelecek vizyonunu şekillendirecek planlamalar, bana hem büyük bir sorumluluk hem de güçlü bir motivasyon kaynağı olmaktadır.</p>

<h5><img alt="" height="473" src="https://media-cdn.t24.com.tr/media/library/2025/09/1759000943533-546894888-822938543592897-5874726368773340025-n.jpg" width="600" />Ekrem İmamoğlu ve eşi Dilek İmamoğlu'nun mahkeme salonunda el ele tutuştuğu anlar, 12 Eylül</h5>

<h3>Özel ile ‘özel’ anlar</h3>

<p>Ailemle yaptığım rutin görüşmelerin yanı sıra Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel’in beni ilk haftadan bu yana ziyaret etmesi, fikir alışverişlerimiz, ortak akılla sürece katkı sağlayacak değerlendirmelerimiz; hücremde beni güçlü tutan çok özel anlardır.</p>

<p>Tüm bu çalışmaları teknolojiden uzak, yalnızca yazarak ve okuyarak yürütüyoruz.</p>

<p>Günüm sabah yedi buçukta başlıyor. Sekiz gibi avlu kapısı açıldığında alanım biraz genişliyor. Okuma saatleri, ziyaretçilerle fikir alışverişi, açılan onca davaya ilişkin avukatlarla iletişim derken günü genellikle gece yarısı noktalıyorum. Gündelik ihtiyaçlarım, kişisel bakım, temizlik, yemek ve spor da gün akışımın önemli bir parçasını oluşturuyor.</p>

<p>Ülkemizi içine sürüklendiği bu zor durumdan çıkararak ilk seçimde büyük bir kalkınma dönemine başlamak en önemli hedefimdir. Cumhuriyet Halk Partisi ile eşgüdümlü biçimde yürüttüğümüz çalışmalarımızı okumalar, projeler, rapor incelemeleri ve yazılarla sürdürüyorum. Bazen notlarımı iki-üç kez yazarak son haline getiriyorum. Cezaevi kantininde dergi satışı olmadığı için ilgilendiğim yazıların fotokopilerini, günlük gazeteleri ve arkadaşlarımın seçtiği internet makalelerini avukatlarım aracılığıyla okuyorum.</p>

<p>Bu paylaşımlarım, bazen okuduklarımdan çıkardığım notlar, bazen de yaşamımıza dair hepimizi ilgilendiren düşünceler olacak. Milletimizle kurduğum göz göze, gönül gönüle diyaloğu, bu kez satırlardan sürdürmeye çalışacağım. Bu ceberut düzen sona erdiğinde yeniden buluşacağımıza inancımsa tam.</p>

<h3>Türkiye’yi geleceğe hazırlıyoruz</h3>

<p>Beylikdüzü Belediye Başkanlığı’ndan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na, oradan da cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecime kadar 16 yıllık siyaset yaşamımda şeffaflık ve kapsayıcılık temel prensibim oldu. Olmaya da devam edecek. Özellikle çocuklara, gençlere, yani geleceğimize seslenmeyi sürdüreceğim.</p>

<p>Siyaset yolculuğumda “İmamoğlu varsa çözüm var; daima mutlu, daima özgür; İstanbul İttifakı, Türkiye İttifakı; her şey çok güzel olacak” dedim. Hep çözümcü, kapsayıcı, iyilikten yana bir ruhu temsil ettim. “İstanbul senin” diyerek halka her nimetin gerçek sahibinin kendisi olduğunu hatırlattım. Halk Süt, annelere ücretsiz ulaşım, kreşler, yurtlar, öğrenci bursları, Kent Lokantaları gibi halkçı hizmetlerle “milletin parasını millete dağıtıyorum” dedim. Bugün de tüm bu hizmetleri Türkiye’nin geleceğine hazırlıyoruz.</p>

<h5><img alt="" height="338" src="https://media-cdn.t24.com.tr/media/library/2025/09/1759000455321-1758552681788-myy-manset-1.jpg" width="600" />CHP'nin 22. Olağanüstü Kurultayı'nda, tutuklu CHP'li belediye başkanlarının fotoğrafları, "Silivri Zindanı" pankartıyla salona yerleştirildi, 21 Eylül</h5>

<h3>İstiklal Caddesi’nde unutulmaz sabah</h3>

<p>2019 seçimlerinden sonra yaşadıklarımı hatırladıkça, halkla kurduğum bağın kıymetini daha iyi anlıyorum. Mazbatamı 18 gün gecikmeyle aldıktan sonraki ilk cumartesi günü, sabah 06.30’da İETT’de bir toplantı yaptım ve arkasında da sabahın ilk saatlerinde İstiklal Caddesi’nde yürüyüşe çıktım. Henüz mağazalar açılmamış, sokaklarda yalnızca günün ilk adımlarını atan insanlar vardı. Hava serindi, ama kalabalığın içinden yükselen sevgi sözleri yüreğimi ısıtıyordu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Vatandaşlar grup grup yanıma gelip fotoğraf çektiriyordu. Bir süre sonra kalabalığın arasında babasının elini sımsıkı tutan küçük bir çocuk dikkatimi çekti. “Bırakın oğlumuz gelsin” diye seslendim. Çocuk kalabalıktan sıyrılıp boynuma atladı. Babası gözyaşlarıyla “Biz AK Partiliyiz ama oğlumuz size hayran, bizi ikna etti, oyumuzu size verdik” dedi.</p>

<p>Bir süre sonra bir genç kadın taksiden inip “Oy vermek için İngiltere’den geldim” diyerek boynuma sarıldı. Ardından, bir restoranın önünde sabah temizliği yapan genç bir delikanlı koşarak geldi: “Başkanım, ben Kürt’üm. Bizi barıştırdın, sandıkta buluşturdun. Artık çekingen değilim. Bizi unutma!” dedi.</p>

<p>İşte o sabah İstiklal Caddesi yalnızca bir yürüyüş yolu değil, halkla bütünleştiğim bir meydan oldu.</p>

<h3>Mücadelemiz demokrasi ve adalet için</h3>

<p>O günlerde hissettiğim gibi bugün de biliyorum ki milyonlarca yol arkadaşım var. Milletinden kopuk, toplumu hissetmeyen, partizanlıktan vazgeçmeyen bir anlayış eninde sonunda milleti unutur. Bizse mücadelemizi yeni doğan bebeklerden yaşlılarımıza kadar herkes için, Cumhuriyet, demokrasi ve adalet için veriyoruz.</p>

<p>Mapus günlerimde sporu da elimden geldiğince takip ediyorum. Diamond League, tenis, yüzme, voleybol turnuvaları ilgimi çekiyor. Ancak ülkemizin bu alanlarda büyük nüfus ve yetenek potansiyeline rağmen başarısızlık içinde olması düşündürücü. Birkaç branş dışında sportif anlamda istenen seviyede değiliz. Spor ve eğitimin iç içe olması gerektiğine inanıyorum. Siyasi baskılardan uzak, bilimin, disiplinin ve çalışkanlığın ön planda olduğu bir düzenle sporda da özlediğimiz başarılara imza atmak hiç de zor değil. Yeter ki inanalım, yeter ki gençlerimize bu imkanı verelim.</p>

<h3>Umudu büyüteceğiz</h3>

<p>Sevgili dostlarım, anneler, babalar, gençler ve çocuklar;</p>

<p>Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında, herkesin eşit ve özgür olduğu demokrat bir Türkiye’yi hep birlikte kuracağız. Ay yıldızlı bayrağımızı bilimden sanata, ekonomiden spora her alanda gururla dalgalandıracağız.</p>

<p>Bundan sonra da sizlerle hayata dair düşüncelerimi paylaşmaya gayret edeceğim. Aramıza duvar koyup bizi ayırmaya çalışanlar hep hayal kırıklığı yaşayacak. Umudumuz birleşerek büyüyecek. Özgür günler gelinceye kadar hasbihalimiz biraz şekil değiştirecek ama diyaloğumuz hiç kopmayacak.</p>

<p>Kararlılık ve inanç...</p>

<p>Azim ve kararlılıkla,</p>

<p>Aklın, bilimin, Cumhuriyet’in, demokrasinin ve adaletin ışığında</p>

<p>Her şey çok güzel olacak.</p>

<p>Sizleri hasretle kucaklıyorum.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Konuk yazar</category>
      <guid>https://www.medgundem.com/cezaevi-notlarim-ve-turkiye-umudum</guid>
      <pubDate>Sun, 28 Sep 2025 07:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://medgundemcom.teimg.com/crop/1280x720/medgundem-com/uploads/2025/09/g14-x25r-x-u-a-a-wij-l.jpg" type="image/jpeg" length="36480"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[HADEP’ten DBP’ye: Van’da siyasi irade binası yeniden emekte]]></title>
      <link>https://www.medgundem.com/hadepten-dbpye-vanda-siyasi-irade-binasi-yeniden-emekte</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/hadepten-dbpye-vanda-siyasi-irade-binasi-yeniden-emekte" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[HADEP’ten DBP’ye uzanan hafıza zinciri 1997’den 2011’e Van’da siyasetin kalbiydi. DBP, 14 yıl sonra aynı binada mücadele azmini yeniden canlandırıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>VAN/MED GÜNDEM-DBP </strong>Van İl Eş Başkanı<strong> Gönül Uzunay</strong> ve DBP İl Yöneticisi <strong>M. Sait Karabıyık</strong>, <strong>Med Gündem</strong>’den gazeteci <strong>Hamza Özkan’</strong>ın sorularını yanıtladı. Uzunay, kapanan partilerin miras bıraktığı mücadele azmini <strong>Van’</strong>da yeniden büyüteceklerini vurgularken, Karabıyık ise il binasında yürütülen tadilat ve yeni ilçe örgütlerinin taşınma sürecine dair bilgi verdi.</p>

<p>Van’da Kürt siyaseti tarafından <strong>“politik irade ve dayanışma binası</strong>” olarak adlandırılan bu mekân, 1997’den itibaren <strong>HADEP, DEHAP, DTP </strong>ve<strong> BDP</strong>’nin il ve merkez ilçe örgütlerinin siyasal çalışmalarıyla mücadeleye ev sahipliği yaptı. Özellikle OHAL dönemlerinde baskıların yoğun yaşandığı yıllarda, bu bina siyasetle birlikte halkın irade ve direniş hafızasının sembolü oldu.</p>

<p>1997’den 2011’e kadar aktif kullanılan merkezde, Van’da birçok başarıya imza atıldı. Milletvekilliği, belediyeler ve il genel meclis üyeliklerinin büyük çoğunluğu kazanıldı. O tarihlerde Van henüz büyükşehir statüsünde değildi; ancak kentte yürütülen siyaset, güçlü örgütlenme ve halk desteğiyle hafızalara kazındı.</p>

<p>Bugün ise bu tarihi bina, 14 yıl aradan sonra yeniden siyasetin merkezi oluyor. DBP, Van’da irade binasında siyasi hafızayı yeniden canlandırıyor.</p>

<p><strong>DBP Van İl Eş Başkanı Gönül Uzunay</strong>, <strong>Med Gündem’</strong>e yaptığı açıklamada:</p>

<p><img alt="DBP Van İl Eş Başkanı Gönül Uzunay" height="2408" src="https://medgundemcom.teimg.com/medgundem-com/uploads/2025/09/d-s-c08778.JPG" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="4288" /></p>

<p><strong>DBP Van İl Eş Başkanı Gönül Uzunay: “Kürt özgürlük hareketini geliştirme mücadelesi içerisindeyiz”</strong></p>

<p>DBP Van İl Eş Başkanı <strong>Gönül Uzunay, Med Gündem</strong>’e yaptığı açıklamada, Kürt kadın kimliğiyle bir sorumluluk üstlendiğini belirterek, “Van DBP İl Eş Başkanlığı sürecinde çalışmalarımızı yürütüyoruz. Doğrusu bunları derken kocaman bir okyanusun içinde çok küçük bir zerre olarak varız. Emek, bedel, bunca halkımızın ödediği mücadele var. Yoldaşlarımızın, öncülerimizin siyasal hareket olarak biriktirdiği emek üzerinden bugün siyasal hareketi ve Kürt özgürlük mücadelesini geliştirme içerisindeyiz.” dedi.</p>

<p>Bulundukları binanın Van için büyük anlam taşıdığını vurgulayan Uzunay, “Burası çok kıymetli bir bina. Toplumsal hafızayı ve Kürt siyasal hareketinin belleğini yaşatacak bir mekân. Bu binanın tarihsel geçmişi <strong>HADEP’</strong>ten bu yana <strong>DEHAP, DTP, BDP</strong> ve şimdi <strong>DBP</strong> olarak sürüyor. Uzun süredir işlevsiz kalan bu binayı yeniden işlevli hale getiriyoruz. İçini boyadık, yeni bir düzen oluşturmaya çalışıyoruz. Van’da İpekyolu, Edremit ve Tuşba ilçe örgütlerimizi buraya açacağız. Ama bir binadan öte, burası siyasal ve toplumsal hafızanın simgesidir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Uzunay, bu binadan yıllar boyunca yüzlerce emekçinin geçtiğini hatırlatarak, “Sadece siyasi partiler değil, birçok kurum ve akademik çalışmalar da burada yer aldı. Bu nedenle çok kıymetli ve heyecan verici. Geçmişten bugüne yüzlerce arkadaşımız sürgünde, bir kısmı yaşamını yitirdi, bir kısmı cezaevinde mücadeleyi sürdürüyor. Onların verdiği emek ve bedellerin üzerine biz de Van’da bu ruhu yaşatmaya çalışıyoruz.” dedi.</p>

<p><strong>DBP İl Eş Başkanı, sözlerini şöyle sürdürdü:</strong><br />
“Bu binanın yeniden açılması halkımıza, ailelerimize moral kaynağı oldu. Kadın hareketinden gençlik hareketine, eş başkanlık sistemine kadar birçok kesimde heyecan yarattı. Uzun süre işlevsiz kalması halkımızı üzmüştü. Bugün yeniden Van’da toplumsal hafızayı bir binada yeşertiyor ve mücadeleyi daha aktif kılıyoruz. Umut ediyoruz ki bu mücadele, verilen bedellerin karşılığı olarak daha güçlü bir sürece evrilir.”</p>

<p>Uzunay,<strong> “Sayın Abdullah Öcalan’</strong>ın yıllardır İmralı’da ağır tecrit koşullarında sürdürdüğü mücadelesi önemlidir. 27 Şubat’la birlikte barış ve demokratik toplum inşası çağrısı daha da önem kazanıyor. Bu süreç, barış ve demokratik mücadele sürecini anlamlandıran bir süreçtir.”</p>

<p>Son olarak DBP’nin misyonuna değinen Uzunay, <strong>“Demokratik Bölgeler Partisi </strong>olarak bölgede ve toplumda yaşanan çürümüşlüğün yeniden inşasını ele almayı düşünüyoruz. Bu vesileyle Van halkımıza hayırlı olsun.” dedi.</p>

<p>DBP İl yöneticisi M. Sait Karabıyık ise yaklaşık iki aydır binada tadilat yürüttüklerini ve yakında Tuşba, İpekyolu ve Edremit ilçe örgütlerinin de bu merkezde yerini alacağını açıkladı.</p>

<p><img alt="" height="1125" src="https://medgundemcom.teimg.com/medgundem-com/uploads/2025/09/239b2229-977e-4299-95be-862052b032a4.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="2000" /></p>

<p>Böylece HADEP’ten DBP’ye uzanan siyasi hafıza zinciri, Van’da bir kez daha halkın iradesiyle yaşam buluyor.</p>

<p>Gazeteci Hamza Özkan’ın sorularını yanıtlayan Gönül Uzunay ve M. Sait Karabıyık ile yapılan röportajın tamamı, <strong>Med Gündem YouTube </strong>kanalında yayımlandı.</p>

<p>📺<strong> YouTube Duyurusu:</strong><br />
Van’daki DBP irade binasında geçmişten bugüne taşınan mücadele ve siyasi hafıza hakkında kapsamlı röportajı izlemek için Med Gündem YouTube kanalını göz atmak ister misiniz?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>📦 HADEP – 11 Mayıs 1994<br />
📦 DEHAP – 24 Ekim 1997<br />
📦 DTP – 9 Kasım 2005<br />
📦 BDP – 2008<br />
📦 DBP – 11 Temmuz 2014</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Güncel, Tarihten insanlık porteleri</category>
      <guid>https://www.medgundem.com/hadepten-dbpye-vanda-siyasi-irade-binasi-yeniden-emekte</guid>
      <pubDate>Wed, 03 Sep 2025 03:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://medgundemcom.teimg.com/crop/1280x720/medgundem-com/uploads/2025/09/99a3dfd7-9d41-4589-a221-add38c6c5b0c.jpg" type="image/jpeg" length="24585"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[27 Ağustos 2020: Ölüm orucunda olan Timtik yaşamını yitirdi]]></title>
      <link>https://www.medgundem.com/27-agustos-2020-olum-orucunda-olan-timtik-yasamini-yitirdi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/27-agustos-2020-olum-orucunda-olan-timtik-yasamini-yitirdi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Adil yargılanma talebiyle açlık grevine başlayan ve ölüm orucuna dönüştüren Ebru Timtik, eyleminin 238’inci gününde 27 Ağustos 2020’de yaşamını yitirdi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Adil yargılanma talebiyle açlık grevine başlayan ve ölüm orucuna dönüştüren Ebru Timtik, eyleminin 238’inci gününde 27 Ağustos 2020’de yaşamını yitirdi.</p>

<p></p>

<p>Ailesi Dersim Hozatlı olan Ebru Timtik, 1978 yılında Elazığ’da doğar ve burada büyür. Yoksul bir ailenin 4 çocuğundan en büyüğü olan Ebru, henüz 7 yaşındayken babasını kaybetti. Ailenin ilk çocuğu olmasından kaynaklı eve ekonomik katkı sağlamak için hem çalışıp hem okuyan Ebru, annesi ile birlikte kardeşlerine bakabilmek için çocuk yaşlarda okul büfelerinde, lise çağlarında ise yaz tatillerinde Türkiye’nin batı illerine gelip tekstil ve fabrikalarda çalıştı. Çalıştığı yerlerde yaşadığı haksızlıklar, adaletsizlik, insan hakları savunucusu olması için yeterli bir sebep oldu onun için.</p>

<p></p>

<p><strong>Adalet mücadelesi hedef yapıldı</strong></p>

<p></p>

<p>Ebru, insan hakları savunuculuğunu üstlendiği yolu adımlarken, birçok hak ihlali davasını üstlendi. Zamanla adalet mücadelesinde hedef haline gelen hukukçular arasında Ebru ve çok sayıda meslektaşı da olur. KHK ile kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ve Halkın Hukuk Bürosu üyesi 20 avukat gizli tanık beyanları gerekçesiyle 12 Eylül 2017’de gözaltına alındı, 9 gün sonra aralarında Ebru ve Aytaç’ın da bulunduğu 17’si çeşitli suçlamalarla tutuklandı.</p>

<p></p>

<p><strong>159 yıl ceza</strong></p>

<p></p>

<p>Gizli tanık beyanına dayanan bir iddianame ile bir yıl sonra İstanbul 37'nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmaya çıkan 17 avukatın tamamı tahliye edildi. Fakat savcının karara itiraz etmesi üzerine aynı mahkeme heyeti itirazı kabul ederek avukatların yeniden tutuklanmasına karar verdi. Bu gelişmelerden sonra ise dosyada görevli mahkeme heyeti değiştirildi. Yapılan yargılama sonucunda 20 Mart 2019'da kararını açıklayan mahkeme heyeti, “örgüt üyeliği” iddiasıyla Ebru’ya 13 yıl 6 ay, Aytaç Ünsal’a ise 10 yıl 6 ay hapis cezası verir. Dosya kapsamında yargılanan 18 avukata toplamda 159 yıl ceza verilir.</p>

<p></p>

<p><strong>‘Cezaevinde kalamaz’ raporuna rağmen tahliye edilmediler</strong></p>

<p></p>

<p>Ebru, adil yargılanma talebiyle 2 Ocak’ta açlık grevine başladı. 2 Şubat’ta da meslektaşı Aytaç Ünsal’ın dahil olduğu açlık grevi eylemi, 5 Nisan’da ölüm orucuna dönüştürüldü. Ebru ve Aytaç, tüm çağrılara ve Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) sağlık koşullarına ilişkin “Cezaevinde kalamaz” raporuna rağmen tahliye edilmezken, zorla götürüldükleri hastanelerde bekletildi. Ebru tutulduğu Bakırköy Dr. Sadi Konuk Hastanesi’nde eyleminin 238’inci gününde 27 Ağustos’ta yaşamını yitirdi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p><strong>Cenaze töreninde saldırı</strong></p>

<p></p>

<p>Ebru’nun cenazesi İstanbul Barosu’nda yapılması planlanan anma törenine getirilmesine izin verilmeyerek Gazi Cemevi'ne götürülür. Ebru, Gazi Cemevi'nde yapılan törenin ardından toprağa verilirken, polis tören sonrası mezarlığa yürümek isteyenlere saldırdı. Ebru’yu toprağa verdikten sonra kabristandan “Ebru Timtik ölümsüzdür” sloganları yükseldi.</p>

<p></p>

<p><strong>Tarihte bugün yaşanan kimi gelişmeler şöyle:</strong></p>

<p></p>

<p><strong>1875</strong>: Kadın hakları ve doğum kontrolü savunucusu Katharine Dexter McCormick bugün dünyaya geldi. Katharine, eşi yaşamını yitirdikten sonra kendisine kalan miras ile doğum kontrol hapı araştırmalarının büyük kısmını finanse etti. Katharine, 28 Aralık 1967’de Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Massachusetts eyaletinde hayatını kaybetti.</p>

<p></p>

<p><strong>2015</strong>: Fransa'nın Strasbourg kentinde Avrupa Konseyi önündeki "Öcalan'a Özgürlük" nöbetini Avrupa Kürt Kadın Hareketi (TJK-E) devraldı. Eylemi 166'ncı haftasında devralan kadınlar, yaptıkları açıklamada, "Sayın Abdullah Öcalan'ın özgürlüğü için bu eyleme katılmak biz kadınların öncelikli görevidir. Çünkü kadınları kölelikten, sömürüden ve bir 'eşya' konumundan çıkarıp toplum içinde saygınlık ve söz hakkı kazandıran Önderliğimize borcumuzdur” dedi.</p>

<p></p>

<p><strong>2015</strong>: Kadın gazeteciler, genel seçim sonuçlarıyla beraber Cumhurbaşkanı'nın kürsüden, havuz medyasının ise yayın organlarından yapılan savaş çığırtkanlığına karşı "Barış İçin Kadın Gazeteciler" oluşumunu yazılı açıklama ile duyurdu. "Artık barış haberleri yapmak istiyoruz" denilen açıklamada, iktidarın savaş politikalarına karşı haberlerinde halkların barış taleplerini yazacaklarının altını çizen gazeteciler, kadınlar olarak yalnızca özgürlüğün fotoğrafını çekeceklerini vurguladı.</p>

<p></p>

<p><strong>2019</strong>: Savaş karşıtı aktivist Frances Crowe, 15 Mart 1919’da ABD’nin Missouri eyaletinde dünyaya geldi. Frances, 1970'li yıllardan itibaren New England'da nükleer enerji ve güvenli enerji kullanımına karşı hareket içinde aktif olarak yer aldı ve 1977 yılı Nisan ayında "Seabrook Nükleer Enerji Santrali Şantiyesi" işgalinde tutuklanan bin 414 kişi arasında yer aldı. Savaş karşısındaki mücadelesi ve net tutumu ile bilinen Frances 27 Ağustos 2019'da hayatını kaybetti.</p>

<p></p>

<p><strong>2021</strong>: Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kadın Meclisi, "Savaşa, talana, tecride, ırkçılığa karşı kadınlar barışı savunuyor" şiarıyla TJA, ÖHD, Rosa Kadın Derneği ve MED—DER’in katılımıyla Diyarbakır’ın Sur ilçesinde bulunan bir mekanda kadın buluşması gerçekleştirdi.</p>

<p></p>

<p><strong>2021</strong>: Japonya'nın Tokyo kentinde düzenlenen Paralimpik Yaz Oyunları yarışmalarında Tunuslu oyuncu Raoua Tlili, gülle atma yarışmasında altın madalya kazandı. Tunuslu oyuncu Raoua, 10.55 metrelik atış ayarlayarak kadınlar gülle atma dünya rekorunu kırdı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>https://www.jinnews.net/TUM-HABERLER/content/view/262549</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Tarihten insanlık porteleri</category>
      <guid>https://www.medgundem.com/27-agustos-2020-olum-orucunda-olan-timtik-yasamini-yitirdi</guid>
      <pubDate>Wed, 27 Aug 2025 11:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://medgundemcom.teimg.com/crop/1280x720/medgundem-com/uploads/2025/08/823x463cc-mrk-27-08-25-tarihte-bugun-manset.jpg" type="image/jpeg" length="10684"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Van’da 223 kişi işçi, anne, baba, eş, çocuk…]]></title>
      <link>https://www.medgundem.com/vanda-223-kisi-isci-anne-baba-es-cocuk</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.medgundem.com/vanda-223-kisi-isci-anne-baba-es-cocuk" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Servet Arslan, “Van’da 223 kişi: işçi, anne, baba, eş, çocuk…” başlıklı yazısıyla Med Gündem’de 223 emekçiden oluşan ortak mücadeleyi okura aktardı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Manşet: Van’da 223 kişi işçi, anne, baba, eş, çocuk…</p>

<p><br />
---</p>

<p>Bir ailede bulunabilecek her isimden biri veya ikisi… Daha bir yıl olmadı aileleri ile normal bir yaşam hayali kurmaları. En az 6 yıldır yaşamış oldukları ÖTEKİLEŞTİRME, KİMLİK ve COĞRAFYA’dan kaynaklı dışlanmışlık yerini normal bir yaşam sürmeye bırakmaya başlayacakken, olmadı henüz bir yılını doldurup normale geçmeleri. En az 6 yıldır öğrencisi, hastası olan insanlar tam da bunlarla ilgilenecekti oysa. Çok başarılı olan çocuklar vardı bu ailelerin içinde. En iyi meslekleri seçip başarıdan başarıya koşacaktı bunlar. Maddi imkansızlıktan tedavi göremedi hasta olanlar ve daha öncesinde kansere yenik düşen, sıkıntıların üst aşamaya geçmesinden kaynaklı kalbine yenik düşen, icra memurlarının kapısına dayanmasından dolayı rahatsızlanıp beyin kanaması geçiren insanlar oldu geçmiş süreçte. Bir de işinden haksızca çıkarılıp hukuk mücadelesi verirken yaşanan çığ felaketinde gönüllü olarak insanların yardımına koşan, daha fazla can kurtarayım deyip çığın altında kalarak yaşamını yitiren işçi de vardı birkaç yıl öncesinde. Ölüm doğanın kanunu evet ancak yürütülen politika insanları daha fazla yaklaştırdı ölüme. “Potansiyel suçlu” tanımı yerleşti yöneticilerin kafasına. İnsana insan olarak bakmaktan ziyade, insana kimlik ile bakmak bütün bu kayyım politikasını serdi ortaya.</p>

<p>223 işçi, emekçi… 7’si engelli ve daha önce göstere göstere mahkeme kararlarıyla dönen, işe giriş aşamasında mülakata giren, mülakat soruları valilikten kapalı zarf ile gönderilen ve üstelik mülakat komisyonunda valiliğin temsilcisi olan, işe girmeden önce yasal süre tamamlansın diye 45-50 gün bekletilip işe giren işçiler, emekçiler. Sadece bu mu? Değil tabii. Bir de geçen 6 yıl içinde yerel ve istinaf mahkemelerinde toplamda 8 mahkeme kazanan ama kayyum tarafından hukukun tanınmaması ile bekletilen işçiler. Bir insanı Türk engelli, Kürt engelli, Laz engelli, Arap engelli diye ayırmak hangi vicdana, hangi hukuka, hangi yasaya uyar acaba? Hayatın her alanında, dünyanın her yerinde rengi, kimliği ve coğrafyası ayırt edilmeden ayrıcalık, öncelik ve haklara sahip olan engelliler maalesef Van’da engelinden önce kimliği ile ele alındı, alınıyor.</p>

<p>Engelli de olsa, hukuken tümüyle haklı da olsa “Kürt anasını görmesin” zihniyeti ve düşüncesi ile bakıldı bu coğrafyada insanlara. Nitekim biri Kayseri’den, biri Bursa’dan gelip düşman hukuku işleten “Kürt işçiler Temmuzu görmeyecek” diyen şimdiki @Vanbüyükşehir Bld yöneticileri ile 6 yıl önce “yüzlerce insanı çıkardım, bundan zevk aldım” diyen zihniyetler doğruluyor bunu, doğrulamaktan ziyade bire bir yürütücüsü oluyor bu zihniyetin.</p>

<p>Hukuksuzluğun en açık göstergesidir bu yaklaşım. Karşı karşıya olduğumuz bu hukuksuzluk apaçık ortadadır. 223 işçi işten çıkarıldıktan bir hafta sonra 143 (223 işçi dışında) kişi alelacele @Vanbüyükşehir Belediyesi iştiraki şirket ve VASKİ’ye alındı. Hangi telaşla, hangi düşünceyle hareket edildi de bu işçilerin mülakatı, işçi alım süreci, ilanı askıya bile çıkmadı? Nasıl bir döngü dönmekte anlam vermek gerçekten çok zor. Hak, hukuk olmayınca anlam vermek de olmuyor tabii.</p>

<p>Bursa’ya Van’dan veya Konya’ya Diyarbakır’dan, Malatya’ya Hakkari’den atama ile yönetici görevlendirildiği duyulmamıştır hiç. Ve yine hiç bu insanların gittikleri yerde kimlik ve dili, kültürü; işi, aşı, ekmeği ile oynadığı duyulmamıştır. Ve ne yazık ki bu zihniyet, bir bütün Kürt ve Türk halkı temsilcilerinin oluşturmuş olduğu süreçte kendini yetkin kılabiliyor. "Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu" bütün dünyanın ilgisi ve merakıyla izlenir, çalışmalarına başlarken, Kürt kimliği ve coğrafyasından kaynaklı insanların aşı, işi, ekmeği ile sınanması, bile isteye boşa çıkarma girişimidir de aynı zamanda süreci, komisyonu. Aynı masada yer alan bütün farklı kimlik, etnik kesimlerin önünün kesilmesidir aynı zamanda. Bir yanda ölümler olmasın, analar ağlamasın, bütün herkes eşit yaşasın diye çabalar, çalışmalar, diğer yanda sabote edici yaklaşım ve pratikler… Samimiyet açısından bir denemedir de bu. Ama bilinmelidir ki her sabote edici bilinçli veya bilinçsiz her yaklaşım gözyaşının devamına hizmet eder. Buna karşı durmayıp tek kelime etmemek güçlendiricisidir bu anlayışın. Zalimin zalimliğini mazlumlar yaşar her defasında. Ve her defasında mazlum kimliğiyle yadırganan Kürtler öldürülmeye çalışılır.</p>

<p>Gelişmiş toplum ve ülkelerde ırk, dil, din ve kimlik ayrımı yoktur. Zaten onun için “gelişmiş toplum” adını almıştır. Toplumun refah düzeyi ekonomiden önce “önce insan” esprisi ile ölçülür, oluşturulur. Şimdi bizler de bunu düşünmekle mükellefiz. Gelişmiş toplum, refah düzeyi, gözyaşı ve yoksulluk ve demokrasi ve anaların ağlamayacağı bir ülke, bir yaşam tercihi bizlerin elinde şimdi. Düşmanvari yaklaşımları onaylar tarzda sessiz kalmak mı yoksa yeter artık deyip barış ve demokratikleşme çalışmalarına katkı sunmak mı?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Her işçi bir baba, anne veya abidir. Dışlanmışlık psikolojisine, eşit yaşamın ihlali yaklaşım ve pratiklerine yönelik yapacağımız çok şey var. Ülkemizin müreffeh, eşit ve yaşanılası bir mekân olabilmesi için; başta Van’daki emekçinin bu çığlığına sahip çıkmak, kendine insanım diyen herkesin görevidir. İçinde bulunduğumuz anlamlı sürece açık bir sabotaj girişimi ve keyfi olan işten çıkarmalara karşı tutum almak; barışın ve kardeşliğin kapılarını açmaya, art niyetli kendini bilmezlerin de önünü almaya yarayacaktır. Biz meydanlarda olacağız. "Direne direne kazanacağız" şiarıyla hakkımızı savunacağız. Ki tarih boyunca emeğin tarafında olan herkes bu felsefeyle hareket etti ve emeğin kutsallığı herkesçe kabul gördü. Dileğimiz odur ki etkili etkisiz demeden her kesim bu mücadelemizde yanımızda olsun, sesimize ses katsın. 223 işçinin durumu tamamen vicdani bir durumdur. Buna ses vermek bir siyasi görüş sahibi olmayı gerektirmiyor. “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır” sözünden hareketle, bu kıyımı, kini ve öfkeyi görmezden gelmek daha ciddi bir sorundur. Tüm siyasi çevrelerin, sivil toplum örgütlerinin ve demokratik kitle örgütlerinin, insan hakları oluşumlarının birincil gündemi olmayı gerektiren bir sorun var Van’da. “İnsan, haklarıyla insandır” diyoruz, hakkımızı, emeğimizi, işimizi geri istiyoruz.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Konuk yazar</category>
      <guid>https://www.medgundem.com/vanda-223-kisi-isci-anne-baba-es-cocuk</guid>
      <pubDate>Mon, 11 Aug 2025 23:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://medgundemcom.teimg.com/crop/1280x720/medgundem-com/uploads/2025/08/1010a86a-e4b7-425e-9054-bb81172a7fe0.jpg" type="image/jpeg" length="55856"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
