Güncel

'Sayın Öcalan’la görüşme meselesinde komisyonun bir sorumluluğu var'

DBP Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, Med Gündem’de Gazeteci Hamza Özkan’ın sorularını yanıtlayarak süreç, çalışmalar ve demokratik siyaset üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Abone Ol

AMED/ MED GÜNDEM – Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, Med Gündem’de Gazeteci Hamza Özkan’ın sorularını yanıtladı. Uçar, Kürt sorununun tarihsel boyutlarından cumhuriyetin kuruluşuna, çözüm süreçlerinden ateşkes uygulamalarına kadar geniş bir perspektifte görüşlerini paylaştı.

27 Şubat’ta Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yaptığı çağrının önemine değinen Uçar, bu çağrının devam eden sürecin seyrinde oynadığı rolü ve demokratik siyasete etkilerini detaylandırdı. Ayrıca Meclis’te kurulan komisyonun çalışmalarını, partinin yürüttüğü etkinlikleri, halkla yürütülen toplantıları ve demokratik siyaseti güçlendirme çabalarını değerlendirdi. Uçar, hem Kürt halkının hem de Türkiye toplumunun barış, demokrasi ve çözüm süreçlerine dair beklentilerine ışık tutan açıklamalarda bulundu.

Ropörtaj şöyle;

- Sayın Uçar, DBP olarak birçok il ve ilçe örgütünüzün kongreleri, toplantıları ve etkinlikleri, kitlenizle karşılıklı eleştiri, özeleştiri ve çalışmalarınıza ilişkin neler söyleyebilirsiniz?

2023 seçimlerinden itibaren aslında Türkiye’de siyaset yapmak için ne kadar toplumsallaşılması gerektiğine dair yeni bir süreçle karşı karşıyayız. Bunu en çok hızlandıran süreçlerden biri de 27 Şubat’ta Sayın Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum çağrısı oldu. Demokratik Bölgeler Partisi uzun bir süredir faaliyetini yürüten bir parti. Yeni bir siyasi atmosferdeyiz. Bu siyasi atmosferde hem demokratik siyaset alanına hem de bizlere yüklenilen sorumluluklar var. En önemlisi bu sürecin doğru anlaşılmasıydı. Sürecin doğru anlaşılmasında ve Kürt sorununun demokratik çözümünde sorumluluk almak isteyen herkesin katılabileceği mekanizmaları yaratmak önemliydi. Bu bağlamda bileşeni olduğumuz DEM Parti ile birlikte aslında halk toplantıları gerçekleştirdik aşamalı bir şekilde. Hem çağrıdan sonra hem de ilerleyen günlerde hem sürecin kendisini hem de sürecin risklerini ve olanaklarını birlikte tartıştığımız toplantılar gerçekleştirdik.

Tabii demokratik siyasetin başlıklarından birisi de kadın mücadelesi. DBP’nin Kadın Meclisi olarak da yaklaşık iki yıldır atölyeler düzeyinde kadın buluşmaları gerçekleştiriyoruz. Birinci başlığımız özel savaş politikalarına karşı kadınların mücadele hakkıydı. Diğer başlığımız ise kadın kurtuluş ideolojisiydi. Bu her iki başlık hem kadınların mücadelesindeki farkındalığı artıran hem de kadınların demokratik toplumun inşasında görev ve sorumluluklarını net bir şekilde açığa çıkaran buluşmalardı. Çünkü bizim açımızdan kadınlar hem demokratik siyasetin hem de demokratik bir çözümün olmazsa olmazıdır. Kadınların mücadelesinin katacağı renk, kadınların mücadelesinin katacağı yeni motivasyon çok kıymetli bir yerde duruyor.

Yine bunlara paralel olarak demokratik siyaset alanının ihtiyaç duyduğu eğitim çalışmalarımız var. Çok uzun bir süredir parti okulu içinde hem birlikte çalıştığımız yönetici arkadaşlarımız hem de demokratik siyasete girmeye aday arkadaşlarımızla, bütün seçimcilerimiz ve yönetici arkadaşlarımızla birlikte düzenli bir şekilde parti okulu düzeyinde eğitim çalışmaları yapıyoruz. Aslında bütün bu çalışmaların ana hattı ise yaşadığımız bu ülkenin demokratik bir hale gelebilmesi, yürütülen siyasetin demokratik bir şekilde kazanması ve Kürt sorununun demokratik çözümüne de vesile olmasıdır.

2- Sayın Uçar, Kürt siyaseti yıllarca iki partiyle mücadele etti. Partilerin kapatılmasından kaynaklı olarak HDK ile başlayan çatı örgütlenme süreci, HDP çatısı altında parti olarak devam etti. Bugün ise DEM Parti ile devam ediyor. DEM Parti’nin bir bileşen partisi olarak çatı parti fikri hakkında neler söylersiniz?

Kürt demokratik siyaseti ve geleneği farklı kapatmalarla çok yüz yüze kaldı. Bunun sebebi esasen Kürt halkının ve Kürt seçilmişlerinin siyasete demokratik bir nitelik kazandırma; devletçi ve erkek egemen bir siyasetin yerine yeni bir siyaset ikame etme iradesiydi. Dolayısıyla farklı kapatmalar, yönetici arkadaşlarımızın tutuklanması ve benzeri süreçler esasen başta Kürt halkını, ikinci aşamada ise Kürt demokrasi güçlerini siyaset dışı bırakma yönelimlerinden biriydi.

2011 yılı aslında HDP’den önce de Halkların Demokratik Kongresi (HDK) olarak ifade edeceğimiz siyasetin toplumsallaşması, toplumun siyasallaşması ilkesi başlığında önemli bir girişimdi. Neydi oradaki fikir? Hem siyasetin demokratik hale gelmesi için toplumun katılması gerektiği hem de toplumun siyasal bütün süreçlere katılımına dair mekanizmaların oluşturulmasıydı. Bunun için de toplumun örgütlenmesi esas alındı. Halkların Demokratik Kongresi ilk kurulduğu aşamada yaklaşık 100 bileşenli; hem ülke siyasetini hem de bu ülkenin kaybetme riskiyle yüz yüze olduğu tüm demokratik değerleri ortak kılmanın bir yol, yöntem, araç ve çatısı olarak tartışıldı.

Akabinde seçimler yaklaştığında aslında Halkların Demokratik Kongresi içerisinde bazı bileşenlerle birlikte Halkların Demokratik Partisi (HDP) kuruldu. O dönem hem Kürt sorununun demokratik çözümünün konuşulabildiği, tartışmaların yürütülebildiği bir dönemdi hem de ülkede Kürt halkının vermiş olduğu mücadele sayesinde diğer siyasi partilerin ve siyasal geleneklerin Kürt siyasetine, Kürt halkının mücadelesine dönük yargılarının kırıldığı; seçimler dışında ortak ittifak kurmanın demokrasi, demokratik değerler ve ortak yaşamı kurmada önemli bir araç olduğunun bilgisiyle bir çatı parti fikri açığa çıkmış oldu. Halkların Demokratik Partisi (HDP), 7 Haziran 2015 seçimlerinde örgütlü bir toplumun demokratik siyasete katılımıyla bu ülkede birçok şeyin değiştirilebildiği ve demokrasinin inşa edilebileceğinin temel göstergelerinden biri oldu. Her ne kadar 1 Kasım seçimleriyle bu süreç tersine çevrilmiş olsa da ben bu motivasyonun ve bu aklın hâlâ toplumda olduğuna inananlardanım.

Dolayısıyla bugün yaşadığımız süreçte biraz paralellik olduğu için hem toplumun örgütlenmesi hem de seçim ittifakının ötesine geçen stratejik bir ortaklık, ortak mücadele bugün bu ülkenin ihtiyaç duyduğu başlıklardan biridir. Çünkü bütün mücadele alanlarının ortaklaşabildiği temel başlıklar artık çok fazlalaştı ve bütün mücadeleler birbirine bakışımlı halde. Kadın mücadelesinin kazanımı, ekoloji mücadelesinin kazanımı, işçi-emekçinin kazanımı, Kürt halkının kazanımları artık ortak bir paydada buluşuyor. Ve DEM Parti’nin bugünkü varlığı da, bileşeni olduğumuz DEM Parti’nin bugünkü varlığı da bu mücadele alanlarının ortaklaşması ve bunu müteakip kazanımlarımızın ortaklaşmasıdır.

- Sayın Uçar, Kürt sorununu çeşitli platformlarda dile getiriyorsunuz. Sizce Kürt sorunu nedir? Geçmişte iktidar ve muhalefet partilerinde Kürt sorunu ile ilgili kısmi açıklamalar oluyordu. Bugün iktidar ve muhalefet Kürt sorununa nasıl bakıyor?

Ülkenin yaşamış olduğu siyasi krizlerin, ekonomik krizlerin her biri esasen Kürt sorununun çözümüyle çok bağlantılı başlıklar. Bu ilişki bugün her zamankinden çok daha fazla ortak. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti de ilk kurulduğunda, ilk Meclis oluştuğunda, bu ülkenin bugün savunulan değerleri açığa çıkardığında çoklu ve zengin bir yapısı vardı; etnik olarak, inançsal olarak. Ama 1921 Anayasası’nda hayat bulan, bu zenginliği koruyan akıl ve zihniyet, 1924 Anayasası’nda ortadan kaldırıldı. Şimdi Kürt sorununu sadece bir dönemde sınırlı olan bir talepler bütünü olarak ifade etmek yanlış olur, eksik olur. Kürt sorununun tarihsel tepkisi konusunda farklı çevrelerin farklı görüşleri var. Ama temel bir şey var ki, bu ülkedeki en başat sorunlardan birisi, Kürt halkının bu ülkede hem hukuk dışı hem de siyaset dışı bırakılmış olmasıdır. Kuruluş dönemlerinde, bugün özellikle iktidar cenahı tarafından ifade edilen “kardeşlik” kelimesinin bütün halklarla ve inançlarla kurulabilmesi o dönemin en temel ihtiyaçlarından biriydi. Ama Kürtlerin varlığı, bu ülkede demokrasinin hayat bulmaması gerekçesi olarak ifade edildi.

Kürtlerin talepleriyle birlikte kendi taleplerini ifade eden herkes, bu ülkenin yargı kurumları ve güvenlik aygıtları aracılığıyla terörist ilan edildi. Hak talep etmek bu ülkenin en önemli ihtiyaçlarından birisi olarak görülmesi gerekirken, kriminalize edildi. Ama biz toplamdan ufak bir pencereye baktığımızda bütün hak taleplerinin bu ülkenin demokrasisi için gerekli ve en önemli ihtiyaçlar olduğunu ifade etmemiz gerekiyor.

Dolayısıyla Kürt halkı bugün, Kürdistan’da yürüttüğü yıllarca süren mücadeledeye sahip çıkarak, Kürt halkının özgürlüğü temelinde toplumsal özgürlüğü; Kürt halkının ihtiyaç duyduğu demokrasi bağlamında da ülkenin demokratik değerlere kavuşması mücadelesini yürütüyor. Bu açıdan Kürt sorunu görmezden gelinecek bir sorun değil. Ne yazık ki bugün yaşadığımız bu ulus devletin baskıcı, otoriter karakterinin sürdürülmesine vesile edildi.

- Sayın Uçar, 27 Şubat’ta Sayın Öcalan bir çağrıda bulundu. Aradan geçen süreyi nasıl değerlendirirsiniz?

Tabii ki şimdi hem dünyada hem Ortadoğu’da siyasi dengelerde ciddi bir değişiklik var. Yeni dönem siyasetinin en temel etkeni belirsizlik olmakla beraber, esasen enerji yataklarının kendisi ve güvenlikçi politikalar bu dönemin siyasetine yön veren başlıklar olarak duruyor. Şimdi 27 Şubat çağrısına gelinceye kadar esasen Kürt halkı, Kürt Özgürlük Hareketi ve onun karşısında Kürt inkârında ısrar etmeyi sürdüren bir ulus devlet aklı vardı.

Hem Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, hem Türkiye’nin yaşamış olduğu siyasal ve ekonomik birçok başlık, hem de Ortadoğu’daki yeni değişikliklerin Türkiye’ye olası etkileri bir araya geldiğinde, bu durum ister istemez Türkiye siyasetini yeni bir şey denemeye zorlamış oldu. Ama ben bunu Kürt Özgürlük Hareketi açısından yeni bir dönem olarak ifade etmiyorum. Esasen Sayın Öcalan’ın en çok bilinen 93’teki çağrısıdır. O dönem “Kürt sorunun çözülebilmesi ve demokratik bir ülkede ortak yaşam iradesinin hayat bulması için bir muhatap alıyorum” demişti. O muhataplık 93’ten bu zamana kadar liyakatli bir şekilde ne yazık ki bulunamadı.

Dönem dönem temaslar oldu; 93-98, sonraki süreçler ve nihayetinde Türkiye toplumunun bir bütün olarak deneyimlediği 2013-15 süreci. Ancak tamamlanamamış bir çözüm başlığı ile karşı karşıya kalındı. Bugünkü süreci biraz daha farklı ele almak gerekiyor. Neden? Hem Ortadoğu’nun yeniden dizaynı hem Türkiye’nin bu dizaynda nerede duracağı başlıkları bağlamında Sayın Öcalan’ın almış olduğu rol, Türkiye halkları ve Kürt halkının 50 yılı aşkın mücadele hattı açısından çok kıymetlidir. Demokratik bir toplumun inşası ve barışın bununla birlikte gelebileceği vurgusu açısından da önemlidir. Bu mesele sadece Kürtlere ilgilidir demek eksik bir bilgidir; bu saatten sonra Türkiye’de yeni dönem olarak ifade edilen sürecin demokratikleşmesi, başta Kürdistan olmak üzere tüm Türkiye’yi, hatta Ortadoğu’yu etkileyecek bir dengededir.

Sayın Öcalan önemli bir misyonla birlikte, önce örgütün feshi, sonra silahların bırakılması, en sonunda da Ekim sonunda Kürt Özgürlük Hareketi’nin silahlı güçlerinin geri çekilmesiyle sürecin ilerlemesine dönük toplumsal hassasiyetleri gözeterek adım atmaya çalışan bir çaba içerisinde. Evet, toplumsal hassasiyetler önemlidir. Ama bu hassasiyetlerin büyük bölümü ulus devlet aklı tarafından oluşturulmuş hassasiyetlerdir. Bu nedenle bunları olduğu gibi kabul etmek yerine ortaklaştırmaya dönük bir sürece ihtiyaç vardır.

Bir yıllık süre zarfında genel tabloya baktığımızda, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve Sayın Öcalan’ın bu konuda ne kadar ısrarcı ve iradeli olduğu; devletin ise kaygıları öne çıkararak adım atmaktan imtina ettiği görülüyor. Mecliste oluşan komisyonun önemli bir başlık olduğunu ifade etmek gerekiyor. Esasen Meclis’in kendisi bu sorunu tartışabilmeliydi. Meclis bugüne kadar bu sorunun çözümüne dair en güçlü imkanları elinde bulundurmuş bir kurum olarak bütünlüklü bir rol oynayabilmeliydi. Ancak bunun yerine bir komisyon kuruldu. Komisyonda farklı fikirlerin bir araya gelmesi kıymetlidir. Ama komisyonun takıldığı noktalardan birisi, bu meselenin baş aktörü olan Sayın Öcalan’la görüşme meselesidir. Dünyadaki tüm örneklerde böylesi süreçlerin doğal bir akışı vardır. Kürt sorunun çözümünde ısrarcı olan herkesin, talep olmasa dahi, Sayın Öcalan’la görüşmesi gerekiyordu. Görüşme olanaklarının olduğunu düşünüyoruz. Komisyonun ne için kurulduğunu ve meclisin yapamadığı şeyi cesaretle yapması gerektiğini yeniden hatırlamak ve hatırlatmak gerekiyor. Bu süreç, Türkiye’de yaşayan bütün halkların demokratik geleceği için başlatıldı. İmtina etmek yerine cesaretli adımlara ihtiyaç duyduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Bu vesileyle komisyonu yeniden göreve çağırmak gerekiyor.

5- Sayın Uçar, Mecliste kurulan komisyona değindiniz. Komisyonun Sayın Öcalan’la görüşmesi halkta büyük bir beklenti yaratıyor. Siz ve Meclis dışındaki partilerin Sayın Öcalan ile görüşmek için bir talebi oldu mu?

Bir sürecin nihayete ulaşmasında, sürecin baş aktörü olarak tanıdığınız, kabul ettiğiniz bir kişiyle görüşmek bu sürecin temel başlıklarından birisidir. Sayın Öcalan’ın aslında 27 Şubat çağrısından bugüne kendisiyle görüşen DEM Parti heyetiyle birlikte sadece komisyon için de ifade ettiği şeyler var. Komisyon için “Gelsinler, ben Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu, Kürt halkının yaşamış olduğu zorlukları, bu meseleyle ilgili dünya deneyimlerini, Ortadoğu’nun ihtiyaç duyduğu şeyleri birebir anlatmak istiyorum” diyor. Bu konuda hem kendisine güvenen hem örgütüne güvenen hem de Kürt halkının taleplerinin, Türkiye’nin bugünkü ihtiyaçlarının farkında olan bir akılla güçlü bir çağrısı var. Komisyonun dışında Sayın Öcalan’ın hayata geçirdiği perspektif ve paradigma bağlamında sivil toplum örgütleri, gazeteciler, kadın örgütleri meseleyi şöyle ele alıyor: Kurucu önder olduğu bir örgütün feshi, silah bırakılması ve bu sorunun çözümünde baş aktör biçilen birinin dinlenilmesi kadar tabii ve hak olan bir şey yoktur. Dolayısıyla sadece komisyonla sınırlı değil. Çünkü şöyle bir bağlam var: Biz komisyon kurulduğunda şunu söylemiştik; Kürt sorununun ne olduğu başlığında bir ortaklaşmaya ihtiyaç var. Komisyonun kendi ismi, Cumhur İttifakı’nın süreci tarif ediş biçimi, ideolojik farklılıklar... bunların hepsi farklılıkları gösteriyor. Ama belli noktalarda bir ortaklaşmaya ihtiyaç var. Bu ortaklaşmanın en temel başlıklarından biri de meselenin toplumla birlikte yürütülmesidir.

Sayın Öcalan komisyonla birlikte toplumun diğer kesimlerinin de kendisinden süreci dinlemesinin önemli etkileri olacağını düşünüyor. Çünkü Kürt meselesi de Kürt halkının varlığı da hep devletin, ulus devlet aklının penceresinden anlatıldı. Bu da yanılgılara ve gerçeklikten uzak bir bilgiye yol açtı. Şimdi çözüm ve Sayın Öcalan’la görüşme meselesinde komisyonun bir sorumluluğu var. DEM Parti de meclis bünyesinde kurulan bu komisyona dahil olduğu için süreç biraz DEM Parti ekseninde yürüyor. Ama 27 Şubat çağrısından önce biz DBP Eş Genel Başkanları olarak, milletvekili arkadaşlarımızla birlikte iki defa İmralı’ya gitmek ve Sayın Öcalan’la görüşmek için başvuru yaptık ve reddedildi. Bugün için öncelik komisyon üyeleridir. Elbette görüşme talebimizden vazgeçmiş değiliz. Uygun koşullar oluştuğunda bu sürecin çözümü için Demokratik Bölgeler Partisi olarak yalnızca eş başkanlar değil, MYK düzeyindeki arkadaşlarımızın da bu yönlü talepleri vardı ve olmaya devam ediyor.

Sayın Uçar, son olarak neler söylemek istersiniz? Bir de sorularımızı cevapladığınız için teşekkür ediyoruz.

Teşekkür ederim. Türkiye Cumhuriyeti’nin 100 yıllık serüveninin aslında ikinci yüzyıla evrildiği dönemde çok kritik bir zaman diliminden geçiyoruz. Hem Kürt halkının özgürlük talebi, hem işçi ve emekçilerin hak talepleri, hem kadın mücadelesinin kendisi bu ülkeyi değiştirmeye zorluyor. Biz, 27 Şubat’ta Sayın Öcalan’ın çağrısının esas alındığı bir demokratik toplumun inşasının mümkün olduğuna inanan ve bunun mücadelesini verenler olarak, bütün toplumun bu sürece kaygıyla yaklaşmak yerine sürecin sorumluluğunu alan bir tarzla yaklaşmalarını ve Kürt sorununun çözümünün ülkenin demokratikleşmesinde pay sahibi olmasını istiyoruz, biliyoruz ve umuyoruz. Bu alanda da daha gür bir sesle sokakta, alanlarda halkımızla birlikte olmaya devam edeceğiz.

{ "vars": { "account": "G-DX375LT0W1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }