ÜRKEK BİR SERÇENİN ÇOCUK CIVILTISI
Soğuk geçen günlerin ardından güneş yüzünü gösterdi bir kez daha. Ürkek bir serçenin ayak sesiyle uyandım. Pencereye değen küçük tıkırtıların telaşıyla güne başlamak, yaşadığımızın bir kanıtıydı sanki. Sağı solu hızlı manevralarla kolaçan eden serçe kuşunu uzun uzadıya izlemek pek mümkün olmuyor. Her hareketi görüyorlar, hissediyorlar ve sonradan da bizden uzaklara uçup gidiyorlar. Onu bildiğimden, neredeyse nefesimi tutarak o saniyeleri geçirdim. Yalnız bugün, o serçe kuşunun telaşına eşlik eden ve sabahın sessizliğini bölen cıvıl cıvıl başka sesler de vardı. Ortalık daha gürültülere bulanmadan etrafı güneş gibi ısıtan minik bir senfoni kıvamındaydı. Serçe kuşunun bıraktığı histen olsa gerek pencereye usulca yaklaştım, çimenlerin üzerinde koşuşturan minik çocukların yerde bıraktığı ayak izlerini izledim. İleride hayata dair bırakacakları o izlerin yansımalarını görür gibi oldum. Her çocuğun kendine ait bir koşuşturması, savruluşu ve bir oyun tarzı vardı. Birbirine hiç benzemeyen ama aynı çemberin içinde dönerek kahkahalara boğulan o ritimlerin birbirini nasıl takip ettiğini izledim. Her biri ayrı ama aynı tebbesümle ortaklaşıyorlardı sanki. Hüzün, acı, keder ve kötülük yoktu o tebbesümlerin hiçbirinde. Yerde yeni filizlenen her bitkinin her çiçeğin her rengin saflığını taşıyorlardı. Berrak bir su gibi.. Sinsi, kibirli ve kirli bir plan dahilinde ilerlemiyordu. Onlara eşlik eden iki öğretmenin öncülüğünde, oyun çemberinde döne döne güneşin yüzünü ısıttılar adeta. Anladım ki, Güneş onlardan aldığı sıcaklığı yansıtıyordu bugün. Bu sayede; yeni yeşeren çimenler, çiçekler, ağaçtaki tomurcuklar, körpe yapraklar bu sıcaklıkla ısındı ve coştu bugün. Tabi, onları sessizce evinin penceresinden izleyen ben de...
İleriki süreçte başta onları olmak üzere hepimizi etkileyecek olan bu kısa süreli geçişin ne yazık ki rengarenk yönünü yitirerek, daha keskin ve tek tük renklere dönüşeceğinden habersiz, aynı coşkuyla gözden kaybolup gittiler.
Onlar gidince renklerin cümbüşü de sessizliğine gömüldü haliyle...
Masumiyetlerini yanlarına alarak adım adım bizden uzaklaşırken çocuklar, geride çimenlerin üzerindeki minik izler, dalında sallanan tomurcuklar ve hâlâ yüzümüzü ısıtan güneş kaldı...
Ve bize asıl kalan ise, büyüdükçe birbirimize nasıl da yaşanılamaz hayatlar bıraktığımız oldu.
Biliyoruz ki, bu gri utancın ne olduğunu o çocukluk bizden gittikten sonra öğreniyoruz. Ve İzini heybemizde bir yük gibi taşımaya başlıyoruz.
Adım adım uzaklaşırken içimizdeki çocuk, o kapalı ve kimi zaman kirli penceremizden bizden gidenlerin ardından öylece bakakalıyoruz.
Ahh! bir açabilsek o pencereyi ve arındırabilsek kirden şöyle ve sonra o serçe kuşunun kanat seslerini ve ona eşlik eden tüm renklerin cıvıltısını içeriye alabilsek ne güzel, ne anlamlı, ne derin bir yaşanmışlık olurdu. Ruhumuza berrak bir suyun ferahlığını ve o suda yeşeren bir tomurcuğun tazeliğini değdirebilsek arada bir, ne eksilecek ki ömrümüzden? Doymak bilmeyen aş telaşımızdan ve birbirimizin etini kemiğinden sıyırma yarışımızdan bir vazgeçebilsek...
Uzaklara dalmadan, şöyle yanıbaşımızda var olanlardan gözümüzü ve yüreğimizi dönmeden, onlara değer vermenin ve onlarla güzelleşmenin, mutlu ve huzurlu olmanın mümkün olduğunu anlayabilsek...
Kendimizden bu denli gitmişken, ruhumuzu saran ve yüreğimizi ısıtan her şeyi bu kadar ürkütmüşken;
Çok değil arada bir kendimizle yüzleşsek ve yeniden bulsak bizi biz eden şeyleri, daha insanca bir yaşam kurmak mümkün olabilir mi?
Neden olmasın ki...