Van’da Kayyımların Hafıza Kıyımı ve Kürt Siyasetinin Tutumu
Kürt siyaseti, Van’da olduğu gibi Kürtlerin yaşadığı birçok kentte kolay inşa edilmedi. Bugün ortaya çıkan siyasi tablo yalnızca seçim dönemlerinde yürütülen çalışmaların değil; otuz yılı aşkın süredir devam eden mücadelenin, ödenen ağır bedellerin, cezaevlerinin, sürgünlerin, yasakların ve halkın örgütlü emeğinin bir sonucudur. Bu nedenle Kürt siyasi hareketinin elde ettiği her başarı, yalnızca bir seçim sonucu olarak değil, aynı zamanda tarihsel bir birikimin ve toplumsal hafızanın yansıması olarak değerlendirilmelidir.
Kürt siyasi hareketi, kuruluşundan bugüne kabul ve ret ilkeleri üzerinden şekillenen bir mücadele hattı izledi. Bu çizgi, kimi zaman ağır baskılarla karşılaşsa da temel ilkelerinden vazgeçmemeyi esas aldı. Halkın iradesine sahip çıkmak, demokratik siyaseti savunmak, kadın özgürlüğünü ve yerel demokrasiyi güçlendirmek bu mücadelenin temel sütunları oldu. Ancak bugün gelinen noktada, bu ilkelerin ne ölçüde yaşatıldığı ve günlük siyasi pratiklere ne kadar yansıdığı sorusu da giderek daha fazla tartışılmaktadır.
Son yıllarda Van’da ve bölgedeki birçok kentte elde edilen seçim başarıları, yalnızca bugünün yöneticilerinin başarısı olarak değerlendirilemez. Bu başarılar, 1990’lı yıllardan bugüne uzanan uzun bir mücadelenin emeğidir. Bu süreçte binlerce insan görevden alındı, tutuklandı, sürgüne gönderildi ya da siyasi yasaklarla karşı karşıya bırakıldı. Buna rağmen halkın demokratik siyasete olan inancı devam etti ve bu irade her seçimde sandıklara yansıdı.
Van’da Kürt siyasetinin yerel yönetim deneyimi de bu tarihsel sürecin önemli bir parçasıdır. 7 Haziran 1992 tarihinde gerçekleştirilen ara yerel seçimlerde SHP-HEP ittifakının adayı Mesut Öztürk’ün Van Belediye Başkanı seçilmesiyle başlayan süreç, Kürtlerin yerel yönetimlerde söz sahibi olma iradesinin önemli kilometre taşlarından biri oldu. Ardından 1999 seçimlerinde HADEP’in “Kendimiz de kentimizi de biz yönetiriz” şiarıyla elde ettiği başarılar, yerel demokrasinin halkla birlikte inşa edilmesi açısından yeni bir dönemin kapısını araladı. Van Belediyesi, Özalp Belediyesi ve Bostaniçi Belediyesi’nde ortaya çıkan yönetim anlayışı, halkın yönetime doğrudan katılımını esas alan yeni bir deneyim olarak hafızalara kazındı.
2014 yılında Van’ın büyükşehir statüsüne kavuşmasıyla birlikte Bekir Kaya ve Hatice Çoban eş başkan olarak seçildi. Sadece Van’da değil, bölgenin birçok kentinde belediyeler kazanıldı. Bu dönem aynı zamanda kadın temsiliyeti ve eş başkanlık sistemi açısından tarihsel bir önem taşıyordu. Yerel yönetimlerde kadınların karar alma mekanizmalarındaki görünürlüğü arttı ve demokratik, katılımcı belediyecilik anlayışı güç kazandı.
Ancak 2016 yılında yaşanan darbe girişiminin ardından başlayan süreçte çok sayıda belediyeye kayyım atandı. Seçilmiş yöneticiler görevden uzaklaştırıldı, tutuklandı ve yerel yönetimlerin halkla kurduğu bağ önemli ölçüde zayıflatıldı. Kayyım uygulamaları yalnızca bir yönetim değişikliği anlamına gelmedi; aynı zamanda yıllar içerisinde oluşturulan yerel yönetim anlayışına ve toplumsal hafızaya yönelik bir müdahale olarak da değerlendirildi.
Kadın kurumlarının kapatılması, kültür ve dil alanında faaliyet gösteren merkezlerin işlevsiz hale getirilmesi, yüzlerce belediye çalışanının ihraç edilmesi ve yerel yönetimlerin oluşturduğu kurumsal hafızanın dağıtılması bu sürecin en belirgin sonuçları oldu. Bugün Van Büyükşehir Belediyesi ve Bahçesaray Belediyesi’nin üçüncü kez kayyım yönetimi altında olması da bu politikanın devam ettiğini göstermektedir.
Ancak burada sorulması gereken soru yalnızca kayyımların ne yaptığı değildir. Aynı zamanda Kürt siyasetinin bu süreçlere karşı ne kadar etkili bir toplumsal ve siyasal tutum geliştirebildiğidir. Kayyımlarla iş birliği yapanlara, bu süreçlerden ekonomik veya siyasi çıkar sağlayanlara, halk iradesinin gaspı karşısında sessiz kalanlara karşı yeterli bir tutum sergilendi mi? Bu konuda tabanın beklentilerini karşılayan bir özeleştiri mekanizması işletilebildi mi?
Bugün birçok yurttaşın dile getirdiği eleştiriler tam da bu noktada yoğunlaşmaktadır. Çünkü halk yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan bir kitle olmak istemiyor. Mücadeleye emek verenler, bedel ödeyenler ve yıllarca demokratik siyasetin yükünü taşıyanlar, ilkesel duruşun günlük pratiklerde de görünür olmasını talep ediyor.
Son kayyım döneminde Van’da belediye otobüslerinin mor renginin değiştirilmesi de bu tartışmaların bir parçası haline geldi. Kent dinamikleri, kadın kurumları ve yerel yönetim bu konuyu yeterince gündemleştirebildi mi sorusu hâlâ cevap bekliyor. Çünkü mor renk yalnızca estetik bir tercih değildir; kadın özgürlük mücadelesinin, eşit temsil anlayışının ve kadınların kamusal alandaki görünürlüğünün sembollerinden biridir. Bu nedenle otobüslerin renginin değiştirilmesi teknik bir uygulama olarak değerlendirilemeyecek kadar sembolik bir anlam taşımaktadır. Birçok kişi açısından bu durum, kadınların mücadeleyle elde ettiği görünürlüğe yönelik bir hafıza silme girişimi olarak yorumlanmaktadır.
Benzer şekilde Van’da bazı yerel medya kuruluşlarının 2016, 2019 ve 2024 yıllarındaki kayyım uygulamalarını olumlu hizmet örnekleri olarak manşetlerine taşırken, halk iradesine yönelik müdahaleleri ve hafıza kırımlarını yeterince gündeme getirmemesi de ayrı bir tartışma konusudur. Bu noktada şu soru önem kazanmaktadır: Halkın iradesine yönelik müdahaleleri eleştirenlerle, bu uygulamaları başarı hikâyesi olarak sunanlar gerçekten aynı toplumsal sorumluluğu mu taşımaktadır?
Van’da son seçimlerde ortaya çıkan 14-0’lık sonuç, sıradan bir seçim başarısı değildir. Bu sonuç, halkın iradesine sahip çıkma isteğinin ve yılların birikiminin sandığa yansımasıdır. Ancak seçim başarısı tek başına yeterli değildir. Asıl mesele, bu başarının ortaya çıkardığı sorumluluğu taşıyabilmek ve mücadele geleneğinin oluşturduğu ilkelere sadık kalabilmektir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey yalnızca kayyım politikalarını eleştirmek değil; aynı zamanda Kürt siyasetinin kendi pratiğini de cesaretle değerlendirebilmesidir. Çünkü eleştiri ve özeleştiri, demokratik siyasetin zayıflığı değil, gücüdür. Mücadeleyi büyüten şey sadece kazanımlar değil, eksiklerle yüzleşebilme iradesidir.
Her welatparêz, bu mücadeleye sunduğu emek, ödediği bedel ve taşıdığı sorumluluk kadar eleştiri ve özeleştiri hakkına da sahiptir. Van’ın geçmişi de geleceği de ancak bu demokratik sorgulama kültürüyle daha güçlü bir zemine oturabilir.
Kürt siyasi hareketi geçmişten bugüne eleştiri ve özeleştiri ilkeleriyle mücadelesini büyüttü. Karşılaştığı her zorlukta kendini yenileyerek yoluna devam etti. Bugün elde edilen 14-0’lık başarı da bu tarihsel birikimin emeğidir. Aynı anlayışın yarın da eksiklikleri gidereceğine, mücadeleyi daha ileri taşıyacağına ve halkın desteğini koruyacağına inanıyorum. Çünkü hiçbir siyasi hareket kusursuz değildir; önemli olan eksiklikleri görmek, bunlarla yüzleşmek ve özeleştiri mekanizmalarını işletmektir. Mücadeleyi kalıcı kılan da tam olarak budur.