HABER MERKEZİ - Kentleri Çocuklarla Yeniden Kurma Çalıştayı düzenleyeceklerini söyleyen Önce Çocuklar Derneği Başkanı Rêzan Kaya, “Çocuklara dair bir şey söylemek için toplanmıyoruz; bilineni izlenebilir bir politika hattına bağlamak için toplanıyoruz” dedi.

Önce Çocuklar Derneği, 17-18 Mayıs’ta Amed’de “Kentleri Çocuklarla Yeniden Kurma Çalıştayı” düzenleyecek. Çalıştayda çocuklara yönelik politikalar; bölge baroları, tabip odaları, eğitim sendikaları ve yerel yönetimleriyle oluşturulan ortak izleme grubuyla konuşulacak.

Önce Çocuklar Derneği Başkanı Rêzan Kaya, çalıştaya ve çalışmalara ilişkin sorularımızı cevapladı.

Kürdistan’da çocuk olmanın zorlukları neler, çocuk hakları meselesini buradan, Amed’den, nasıl konuşmamız gerekiyor?

Çocukluk her yerde aynı şey değildir. Doğduğunuz sokağa, ailenizin diline, mahallenizin yoksulluğuna, oyun arkadaşlarınızın yüzüne göre farklı bir çocukluk yaşarsınız. Bu yüzden “Kürdistan’da çocuk olmak ne demek” sorusu soyut bir soru değildir; çok somut bir hak ve tanınma sorusudur. Amed'de, Mêrdîn'de, Wan'da, Şirnex’te, Colemêrg’te, Riha'da çocuk doğduğu andan itibaren birden fazla dilin, birden fazla geleneğin içinde doğar. Kürdistan'da doğan bir çocuk için bu çoğulluk kuramsal bir konu değil, gündelik hayatın kendisidir. Sorun şudur; Çocuk büyüdükçe bu çoğulluğun bir kısmının "asıl", bir kısmının "yan" sayıldığını sezer. Çocuk yetişkinin küçültülmüş hali değil kendi başına bir öznedir. Ama çocuğun özne olarak tanınması, doğduğu dünyanın tanınmasından geçer. Çocuğunu kendi anadilinde sevdiği, oynadığı, şarkı söylediği bir aile ile çocuğunu kamusal alanda tanınmamış bir dilde büyüten bir aile arasında çok somut bir asimetri vardır.

Bu yüzden çocuk hakları meselesini Amed’den konuşmak siyasi bir polemik değil çocuğun saygı görme hakkını gündelik hayatta nasıl gerçek kılacağımızı konuşmaktır. Kürdistan'da büyüyen bir çocuk için "hak özne olmak"; kendi anadilinde, kendi kültürel mirasıyla, kendi mahallesinde, kendi belleğinde görünür biçimde, eşit ve güvenli olarak büyüyebilmektir.

Anadilin çocuk için anlamı ve önemi nedir?

Çocuğun anadili siyasi bir tutum sorusu değil bir hayat sorusudur. Çocuk dünyayı duyduğu dilde duyar, hissettiği dilde hisseder, ifade ettiği dilde ifade eder. Korktuğunda, ağladığında, sevdiğinde, derdini anlattığında çağrıldığı dille çağrılır. Pedagoji bu konuda neredeyse tartışmasızdır. Anadilinde temel kavramları öğrenen çocuk, ikinci bir dile çok daha hızlı, sağlıklı ve özgüvenli biçimde geçer. Erken çocuklukta anadilde eğitim, çocuğun bilişsel, duygusal ve akademik gelişimi için temel bir gerekliliktir; sonradan eklenen diller anadilin üzerine kurulduğunda çocuğa kazanım üretir. Bu hiçbir dilin reddi değildir, tersine çocuğun bütün dillere daha sağlam bir zeminde ulaşmasının yoludur.

Anadilden kopuş bu nedenle yalnızca bir kelime hazinesi kaybı değildir. Çocuk, dilini kaybettiğinde aslında ninni belleğini, deyim örüntülerini, masal ritmini, mizahını, duygusal nüanslarını yani dünyayla kurduğu ilk bağı kaybeder. Bir Kürt çocuk için annesinin "ji bo te" demesi ile bunun Türkçe karşılığı arasında, kelimenin sözlük anlamından çok daha fazlası vardır. O sözcükler, çocuğun bedenine yıllar boyunca okunmuş ninnilerin, anlatılmış masalların hafızasını taşır. Bu çok somut bir şey. Hastanedeki bir çocuğu düşünelim: Karın ağrısını anlatması gerekiyor ama doktorla aynı dili konuşamıyor. Bir öğretmen sınıfta kavram anlatıyor ama çocuğun ailesinde o kavramın karşılığı başka bir kelime. İstismara uğramış bir çocuğun ifadesi anadilinde alınmadığında, çocuk dilinin yetersizliği yüzünden değil çağrılmadığı bir dilde konuşamadığı için sessiz kalır. Yani çocuğun anadilinde dinlenmesi siyasi bir tercih değil çocuk korumasının bir kuralıdır.

Yoksulluk, çocuk işçiliği, eğitim eksiği gibi başlıkların yanında “kültürel haklar” konuşulduğunda çoğu zaman “önce karın doysun” itirazı yükselir. Kültürel haklar, neden sürekli bir lüks olarak gösterilmeye çalışılıyor?

Sömürge dönemlerinde okula giden çocuklara kendi anadillerini konuşmaları yasaklandı, hatta utanç simgeleri taktırıldı. Çocuklar karnını doyurdukları halde kendi diline yabancılaşmış bir kuşak olarak büyüdüler.

Bu itiraz iyi niyetli ama yanılıyor. “Önce karın doysun” denildiğinde sanki kültürel haklar yemeğin üstüne konulan bir tatlıymış gibi düşünülüyor. Böyle değil. Çocuk için kültürel haklar, beslenme kadar somut sonuçlar üreten bir alandır. Çocuk Hakları Sözleşmesi de bu nedenle, etnik, dinî veya dilsel azınlıklara mensup çocuğun kendi kültürünü yaşama ve kendi dilini kullanma hakkını ayrıca güvence altına alır. Bu, sözleşmenin çekirdek hükümlerinden biridir. Bir çocuk sabah evinden çıkıyor. Sokağında kendi yöresinden bir tabela yok. Okulda kendi nenesinin-dedesinin hikayelerine benzer tek bir hikaye anlatılmıyor. Televizyonda izlediği çizgi filmde kendi gibi bir aile yok. Belediyenin çocuk kütüphanesinde anadilinde tek bir kitap yok. Bu çocuğun karnı doymuş olabilir. Ama büyürken kendine “ben buranın çocuğuyum” diyebilir mi? Diyemez. Kendini kendi şehrinde misafir gibi hisseder. Bu yoksunluk soyut bir ayrımcılık değil çok somut sonuçlar üretir; Özgüven kaybı, kendi kimliğini “misafir” olarak hissetme, akademik hayatta dezavantaj, kuşaklar arası kültürel kopuş.

Karnı doyduğu halde kültürel olarak görünmez kılınmış çocuğa ne olduğunu biliyoruz. Başka coğrafyalarda da yaşandı; Sömürge dönemlerinde okula giden çocuklara kendi anadillerini konuşmaları yasaklandı, hatta utanç simgeleri taktırıldı. Çocuklar karnını doyurdukları halde kendi diline yabancılaşmış bir kuşak olarak büyüdüler. Tersi de doğrudur. Anadilinde okuyan, kendi mahallesinin tarihiyle tanışan, kendi ninnisini bilen çocuk daha özgüvenli olur. Türkçeyi de İngilizceyi de daha iyi öğrenir çünkü kendi zemini sağlamdır. Amed, Mêrdîn ve Kürdistan’ın diğer kentlerinde son yirmi yılda Kürtçe çocuk yayıncılığı, Kürtçe çocuk tiyatrosu, çok dilli kreşler etrafında biriken küçük ama anlamlı tecrübe bunu gösterir. Bu çocuklar Türkçeden vazgeçmiyor; tersine, kendi dilini kazanmış olarak Türkçeyi de daha iyi kuruyor. Yani kültürel haklar lüks değil ekmek kadar somut bir varoluş hakkıdır. Onların ayrılmasının değil birlikte kurulmasının yolu aranmalıdır.

Kürdistan'da açık ayrımcılık vakaları görece az ama saha araştırmalarında çocuklar “rahat konuşamıyoruz”, “yardım vermediler” gibi cümleler kuruyor. Bu görünmez şiddetin adı nedir?

Bunun adını koymak zor; çünkü kimse açıkça “konuşma” demiyor, “yardım yok” demiyor. Ama çocuk yine de susuyor yine de istemiyor. Açık şiddetin hiç olmadığı yerde bile işleyen, görünmez ama derin yaralayıcı bir baskı söz konusu. Açık ayrımcılıkta hem fail hem fiil görünürdür; burada ise ne fail tek tek gösterilebilir, ne fiil tek tek isimlendirilebilir. Şiddet, kurumların gündelik işleyişine, kamusal alanın diline, kabul edilmiş normalliğine yerleşmiştir. Mağdur çoğu zaman “bana bir şey olmadı” der; oysa olmaktadır.

Saha araştırmalarındaki o iki cümle bunun tortusudur. “Rahat konuşamıyoruz” cümlesini söyleyen çocuğa kimse açıkça “konuşma” dememiştir ama çocuk konuşamayacağını sezmiştir. “Yardım vermediler” diyen çocuk, talebinin açık biçimde reddedildiğini değil talebinin daha en baştan kayıtsızlık duvarına çarptığını anlatır. Bu, bir suç dosyasında ispatlanması güç bir deneyimdir ama çocuk açısından çok somuttur. Suskunluk, geri çekilme, talep etmemeye alışma, kendi anadilini sokakta fısıldayarak konuşmaya başlama, sınıf içinde el kaldırmamayı öğrenme; bunlar bu sessiz baskının gündelik tortularıdır.

Bunun daha derin bir tabakası şu; Tekrar tekrar denenip cevap alınamadığında, çocuk denemekten vazgeçer. Kürdistan'da büyüyen bir çocuk için bu, hak talebinin bastırılmasından önce kendiliğinden geri çekilmesidir. Çocuk haklarını biliyor olabilir ama hakkını isteyince ne olacağını da öğrenmiştir. Bu yüzden saha araştırmalarımızda çocukların hak farkındalığı yüksek, hakkı talep etme tonu düşüktür. Bu boşluğa “kayıtsızlık” demek yanlıştır; “öğrenilmiş bir suskunluk” demek daha doğrudur. Bu meseleyi konuşmak suçlama dili kurmak için değildir. Tersine, ihtiyacımız olan şey suçlama dilinin tam zıddıdır; Çocuğa cesaret veren, sorduğunda dinlendiğini deneyimletten, kurumlarla teması güvenli hale getiren bir kamusal alan. Çocuğun anadilinde dinlenmesi, çocuğun şikayetinin sonuna kadar takip edilmesi, çocuğun katılım mekanizmalarının törensel olmaktan çıkıp gerçekten kararı etkileyebilmesi; bu sessiz baskıya karşı tek panzehir budur. Çocuk, ilk kez “ben söyleyince bir şey değişti” deneyimini yaşadığında, halka kırılır.

Kürdistan’da çocuk; Kürt, Arap, Süryani, Êzidî, Türk, mülteci, yerli, kentli, kırsal; pek çok kimliği aynı anda yaşıyor. Bu çoğul kimliği bir sorun olarak mı, bir zenginlik olarak mı kuracağız? Tek başına bu soru bile çağdaş çocuk hakları düşüncesinin önündeki en önemli sınavlardan birini ortaya koyar. Çoğulluk; bir tarafın diğerine baskın geldiği bir hiyerarşi olarak kurulduğunda sorun, bütün kimliklere eşit kamusal alan tanıyan bir yapı olarak kurulduğunda zenginlik üretir. Kürdistan bu açıdan Türkiye'nin en karmaşık ve aslında en öğretici coğrafyalarından biridir. Mardin'de Süryani manastırının çanı ile camiinin ezanı yan yana duyuluyor; Amed Sûr içinde Ermeni, Keldani, Süryani, Yahudi izleri taşları eskitmiş durumda; Riha'da Kürt, Türk, Arap, Êzidî nüfusu iç içe yaşıyor; Dêrsim'de Kirmanckî ve Kurmancî birlikte konuşuluyor. Çoğul kimliklerin “tehdit” olarak görüldüğü her yerde aslında çocuğun içine doğduğu zenginlik törpülenir. Devlet aklı çoğulluğu yönetilmesi gereken bir karmaşa olarak görme eğilimindedir; oysa yaşanan deneyim, çoğulluğun bir tehdit değil derinleşmenin kaynağı olduğunu söyler. Çocuk için durum çok daha sahicidir. Bir çocuğun aynı gün içinde annesiyle Kurmancî konuşması, dedesiyle Kirmanckî dinlemesi, sınıfta Türkçe ders işlemesi, bilgisayarda İngilizce çizgi film izlemesi olağanüstü bir bilişsel zenginlik üretir. Birden fazla dilde büyüyen çocukların bilişsel esnekliği konusunda dilbilim çalışmaları onlarca yıldır aynı şeyi söylüyor.

Sorun çoğullukta değil çoğulluğun nasıl çerçevelendiğindedir. Mevcut çerçeve çoğunlukla ‘asıl-yan’ hiyerarşisine yaslanır: Bir dil ‘resmî’, diğerleri ‘ev içi’; bir kimlik ‘yurttaşlık’, diğerleri ‘kültürel renk’. Bu çerçeve içinde çocuk, kimliklerinin bir kısmını sokak kapısında bırakmayı öğrenir. Oysa hak temelli bir çerçevede her kimliğe kamusal alanda görünme hakkı tanınır; çocuk hangi kimliğini öne çıkaracağını kendi seçer. Burada altını çizmek gereken kritik bir nokta vardır: Çocuğa ‘ya o ya bu’ dayatmak hiçbir kimliğe hizmet etmez. Bir Kürt çocuğa ‘ya Kürtçe ya Türkçe’ dayatmak Türkçesini de eksik bırakır; bir Arap çocuğa Arapçayı yasaklamak Türkçeyi de güvenli kılmaz. Tersine, ‘hem o hem bu’ mantığı bütün dillere yer açar. Çalıştayın temel iddialarından biri budur: Çocuk hakları çerçevesi, çoğulluğu güvence altına aldığında bütün kimliklere; Kürt, Türk, Arap, Süryani, Êzidî, Ermeni, mülteci, aynı anda hak sahibi olma yolu açılır. Bu, romantik bir dilek değil somut bir kamusal politika önerisidir.

Yoksulluk ile kültürel haklar arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz?

Yoksul aile için “Türkçe” gönüllü bir tercih değil çocuğun yarınına yapılan zorunlu bir yatırımdır. Yani aile kendi anadilini gönüllü olarak değil çaresizlikle terk eder.

Yoksulluk ile kültürel haklar arasında çok sık görmezden gelinen bir bağ vardır; Yoksulluk kültürel hakları doğrudan ezer. Bu eziş açık bir yasakla değil çok daha sessiz bir mekanizmayla işler. Yoksul ailenin çocuğunu kendi anadilinde okutma “lüksü” yoktur; çünkü çocuğun ekonomik geleceğini güvence altına alacak araçlar mevcut sistemde başka bir dilde dağıtılmaktadır. Sınav, üniversite, iş piyasası, devlet daireleri, hukuk süreçleri Türkçe işler. Yoksul aile için “Türkçe” gönüllü bir tercih değil çocuğun yarınına yapılan zorunlu bir yatırımdır. Yani aile kendi anadilini gönüllü olarak değil çaresizlikle terk eder. Sonuç ne oluyor? Birinci kuşak köyde anadilinde büyüyor; ikinci kuşak şehirde Türkçeye geçiyor; üçüncü kuşakta torun, nenesinin söylediklerini anlamıyor. Bu süreçte kimse açıkça “bu dili konuşma” dememiş ama bir dil bir aile içinde, bir nesil içinde geri çekilmiş. Buna sessiz bir yoksullaşma demek mümkün. Çocuk yoksulluğu, sözleşmenin kağıt üzerinde garanti ettiği kültürel hakların pratikte ne ölçüde yaşanabilir olduğunu doğrudan belirler. Yoksul mahallelerde anadilde kreş, çok dilli çocuk kütüphanesi, yöre masallarını yaşatan etkinlik, kendi dilinde çocuk dergisi sınırlıdır çünkü bu hizmetler büyük ölçüde piyasa veya sivil toplum eliyle yani bütçeye bağlı olarak sunulmaktadır. Yoksul aile bu hizmetlere parasal olarak da, zamansal olarak da uzaktır. Mevsimlik tarımda çalışan ailelerin çocukları için anadilde kültürel etkinliğe erişim neredeyse hiç yoktur.

Yoksullukla mücadele ile kültürel haklar için mücadele aynı projedir. Çocuk için sosyal yardım, eğitim destek, beslenme programı tasarlanırken bu hizmetlerin "anadil dostu" olması bir lüks değil, bir zorunluluktur. Bir mevsimlik tarım çadırında çocuğa anadilinde okuma saati düzenlemek, o çocuğun okula geri dönmesini kolaylaştırır. Belediyenin kreşinde Kürtçe masal saati açmak, oraya gelen çocuk sayısını artırır. Yerel yönetimlerin, kreşlerin, çocuk merkezlerinin, sosyal yardım programlarının çocuğa kendi anadilinde de ulaşması, hizmetin kalitesini düşürmez; tersine erişimini ve etkisini büyütür. Bu mesele teknik olarak çözümsüz değildir; Kürdistan’da uzun yıllardır biriken pedagojik birikim ve sivil toplum tecrübesi bunun için yeterli bir zemindir.

Kürdistan'da çocuk işçiliği, mevsimlik tarım, erken yaşta çalışmaya başlama hala yapısal bir sorun. Bu meseleyi sadece ekonomik bir mesele olarak değerlendirebilir miyiz?

Çocuk işçiliği yalnızca emek sömürüsü değildir; çocuğun çocuk kalma hakkının elinden alınmasıdır. Oyun hakkı, hayal kurma hakkı, dinlenme hakkı, kendi yaşıtlarıyla zaman geçirme hakkı, sorumluluğunun yaşı kadar olma hakkı; bütün bunları kaybediyor. Çocuk Hakları Sözleşmesi oyun ve dinlenme hakkını ayrıca güvence altına alır; çünkü oyun, çocuk için zamanın boş kalmış parçası değil kendisini kuran kurucu bir alandır. Sabah dört buçukta tarlaya kalkan, pamuk toplayan, mevsimlik tarım çadırında akşam kardeşlerine bakan, sanayi sitesinde yağ ve metal kokusuyla tanışan, sokakta su-mendil satarken yetişkinlerin agresif bakışlarına alışan bir on iki yaşındaki çocuğu düşünelim. Biyolojik olarak hala çocuk ama deneyim olarak erken yetişkin. O yıllarda olması gereken oyun, hayal, akran ilişkisi yok. Yıllar sonra bu kayıp yalnızca okul başarısında değil kendisiyle kurduğu ilişkide de iz bırakacak. Kürdistan'da bu meselenin özel bir biçimi var. Riha, Amed, Mêrdîn, Semsûr illerinden Mayıs sonunda başlayan ve Kasım'a uzanan mevsimlik tarım göçü, Kürdistan’daki en görünmez çocukluk hatlarından biridir. Aileler iş için yer değiştiriyor; çocuklar bu hareketin içinde hem çalışıyor hem okuldan kopuyor. Çadır yerleşkelerinde sağlık takibi seyrek, eğitim devamlılığı parçalı, akran şiddetine maruz kalma yüksek. Atölye çocukları, sokakta çalışan çocuklar, ev içi ücretsiz emek yüklenen kız çocukları aynı tablonun farklı yüzleridir.

Çözüm için çocuğu çalıştıran aileyi suçlamak verimli değildir hatta yıkıcıdır. Aileler büyük çoğunlukla çocuklarını çalıştırmak istemez; gelir güvencesizliği, barınma sıkıntısı, sosyal yardımın yetersizliği, kayıt dışı ekonominin baskısı onları zorlar. Bu nedenle çalıştayın taleplerinden biri açıktır: Çocuk işçiliğiyle mücadele yalnızca denetim meselesi değil aile gelir güvencesi, eğitim destek programları, çocuk yararına şartlı transferler ve mevsimlik tarımda kalıcı eğitim-sağlık hattı meselesidir. Aileyi suçlayan değil aileye destek olan, çocuğun çocuk kalmasını yapısal olarak güvence altına alan bir çerçeve gereklidir.

Çocuğun söz hakkı, çocuğa söz verildiğinde değil çocuğun sözü kararı gerçekten etkilediğinde gerçekleşir. Çocuk meclisleri, öğrenci kurulları, çocuk komisyonları geçtiğimiz yirmi yılda Kürdistan’da ve Türkiye genelinde yaygınlaştı. Pek çok belediye, pek çok okul iyi niyetli adımlar attı. Ama mevcut çocuk katılım yapılarının önemli bir kısmı, yetişkinlerin önceden belirlediği gündemleri çocuğa onaylatan törensel alanlara dönüşebiliyor. Çocuk söz alıyor ama söz aldığında bir şeyin değiştiğini deneyimleyemiyor. Bu kalıcı bir hayal kırıklığı üretiyor. Çocuğa öğrettiğimiz en kötü ders bu. Çocuk haklarını öğreniyor ama bu hakların gündelik hayatta işlemediğini de öğreniyor. Yani biz farkında olmadan çocuğa “kağıt üzerinde haklısın ama gerçek hayatta sen yetişkin değilsin” diyoruz. Çocuk söz hakkını ancak söz aldığında bir farkın gerçekleştiğini deneyimleyerek öğrenir. Kürdistan’daki bir çocuk için bu mesele iki katlıdır; Hem çocuk olarak görünmezdir hem de kendi kültürel kimliğiyle de görünmezdir. Çocuk meclisinde söz alan kız çocuk; hem yaşına, hem cinsiyetine, hem de kamusal hiyerarşiye karşı söz alır. Bu yüzden sıradan bir mikrofon eğilimi değildir; özel bir cesaret, özel bir hazırlık ve özel bir destek gerektirir.

Çalıştayda hangi başlıklar öne çıkıyor?

Çalıştay üç somut başlığı önümüze koyuyor. Birincisi, çocuk katılım mekanizmaları yıllık törensel toplantılardan çıkıp düzenli, yapısal ve takip edilebilir hale gelmeli. İkincisi, çocuğun söylediği ile karar alıcının yaptığı arasında geri bildirim hattı kurulmalı; çocuk “şunu istedim, şu oldu” cümlesini deneyimleyebilmelidir. Üçüncüsü, katılım çocuğun dilinde, çocuğun kültürel evreninde, çocuğun yaşına uygun yöntemlerle kurulmalıdır. Yetişkin protokolüne sıkıştırılmış bir çocuk meclisi katılım değil tören üretir. Bir kız çocuğun mahallede “buraya bir park lazım” demesi ve gerçekten o parkın yapılması; küçük gibi görünür ama bu, bir kız çocuğunun kendi hayatına dair ne öğreneceğini değiştirir. Çocuğa söz vermek, çocuğa yetişkin gibi karar verdirmek değildir; çocuğu kendi yaşında, kendi dilinde, kendi yöntemiyle dinlemek ve dinlediğinin kararı etkilediğini ona göstermektir.

Kürdistan’da bu mirasın taşıyıcıları çoktur. Mem û Zîn, Ehmedê Xanî tarafından 1692'de yazılmış klasik bir aşk destanıdır; sadece bir edebiyat eseri değil bir dil belleğidir. Dengbêjlik, sözlü tarihin Anadolu'da en zengin biçimlerinden biridir; bir dengbêj türküsü içinde yüz yıl önce yaşanmış bir aşkın, bir göçün, bir savaşın izi taşınır. Çocuk bu mirasla tanışmadan büyüdüğünde, gözle görülmeyen bir yoksullaşma yaşar. Biz hafızamızı dilde taşırız; kendi anadilinin masalını duymamış çocuk, kendi geçmişine yabancılaşır; kendi dedesini anlamayan torun haline gelir.

Bu çalıştay, bilinen bir tartışmayı bir kez daha mı tekrar edecek yoksa bir farkı var mı?

Çocuk hakları sahası bir bütündür. Anadil meselesi yalnız değildir; yoksullukla ilişkilidir. Yoksulluk yalnız değildir; çocuk işçiliğiyle ilişkilidir.

Bilinmeyen bir şey söylemek için toplanmıyoruz; bilineni izlenebilir bir politika hattına bağlamak için toplanıyoruz. Yıllardır biriken çocuk hakları aklını; barolarda, tabip odalarında, eğitim sendikalarında, kadın örgütlerinde, çocuk alanında çalışan derneklerde, akademide, yerel yönetimlerde, kreşlerde, tiyatrolarda, çocuk yayıncılığında; ortak bir izleme, savunuculuk ve uygulama zeminine taşımak için toplanıyoruz. Bu birikim küçük değildir; eksik olan, birikimin parçalı kalmış olmasıdır. Çalıştayımızın çıkış noktası şu; basit ama güçlü kabuldür. Çocuk hakları sahası bir bütündür. Anadil meselesi yalnız değildir; yoksullukla ilişkilidir. Yoksulluk yalnız değildir; çocuk işçiliğiyle ilişkilidir. Çocuk işçiliği yalnız değildir; mevsimlik tarım, eğitime devam, kız çocuklarının okula erişimiyle ilişkilidir. Kız çocuklarının erişimi yalnız değildir; kamusal alanın güvenliğiyle, dijital eşitsizlikle, erken yaşta evlilik riskiyle ilişkilidir. Bu meseleleri ayrı ayrı konuşmak demek, hiçbirini gerçekten konuşmamak demektir.

Z kuşağının yeni takıntısı: Nonna Maxxing nedir?
Z kuşağının yeni takıntısı: Nonna Maxxing nedir?
İçeriği Görüntüle

Bu çalıştayın diğer toplantılardan farkı bu bütünsel hattı kurmak ve takipçi olmak iddiasındadır. Yerel yönetimler, barolar, tabip odaları, eğitim sendikaları, akademisyenler ve sivil toplum örgütlerinden oluşan bu grup şu sorulara cevap üretecek; Hangi başlıkta hangi kurum sorumlu? Ne zamana kadar ne yapılacak? Kim raporlayacak? Hangi göstergeyle ölçülecek? Eksik olan, hepsini ortak bir masada buluşturup takipçi olmaktır. 17-18 Mayıs Amed buluşması bunun için tasarlandı.

Kaynak: https://mezopotamyaajansi44.com/tum-haberler/content/view/311870