Güncel

Sarıca: Öcalan'ın Statüsü Sağlanmadan Süreç İlerlemez

MA'ya konuşan Asrın Hukuk Bürosu avukatı Rezan Sarıca, Abdullah Öcalan'ın statü ve rolünü yerine getireceği koşullar sağlanmadan sürecin sağlıklı ilerlemeyeceğini söyledi.

Abone Ol

İSTANBUL - Abdullah Öcalan’a yönelik tecridin sonlandırılması gerektiğini belirten Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Rezan Sarıca, “Ortaklaşılmadan bir çözümün gelmesi kolay değil. 10 yıllarca tek taraflı, muhataplık kabul etmeden atılan adımlar oldu. Fakat hepsi sonuçsuz kaldı” dedi.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat çağrısıyla başlayan Barış ve Demokratik Toplum Süreci, yasa gündemiyle tartışılmaya devam ediliyor. Kürt Özgürlük Hareketi, kamuoyunda sıkça tartışılan “çerçeve yasa” taslağının henüz kendilerine ve Abdullah Öcalan’a iletilmediği açıkladı.

Devam eden sürece rağmen Abdullah Öcalan 24 Mayıs’tan bu yana ne aile ne Halkların Eşitlik ve Demokratik Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti ile ne de Asrın Hukuk Bürosu avukatlarıyla bir görüşme gerçekleştirebilmiş değil.

Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Rezan Sarıca, Abdullah Öcalan’a yönelik devam eden tecridi, “kök yasa”yı ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin gündemine almadığı “umut hakkı”na dair Mezopotamya Ajansı’nı (MA) sorularını yanıtladı.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile 24 Mayıs’tan bu yana bir görüşme gerçekleştirilmedi. Sürece rağmen hala heyet ve avukat görüşmeleri neden kısıtlanıyor?

Öncesinde de benzer uzun süreli kısıtlamaların olduğu dönemler oldu. Diğer açıdan da önceki süreçlerde de tecridin ortadan kalktığı bir dönem olarak görmedik. Son aylarda tecridin çok yoğun bir şekilde sürdürüldüğünü ve yeniden devreye konulduğunu görüyoruz. Bu da tecrit siyasetinin kaldığı yerden devam ettiğini gösteriyor. Sürece rağmen böyle bir yaklaşımın ortaya konulması tabii ki bir çelişki ve tutarsızlık barındırıyor. Sayın Öcalan koşullar oluşması halinde üzerine düşen rolü oynayabileceğine dair başta açıkça kendini ifade etmişti. Koşullar el verdiği ölçüde barış iradesini gösterdi ve Kürt meselesinin çözümüne dair çok ciddi tarihsel, yeni eşikler doğuran adımlar da attı. Ancak 24 Mayıs'taki heyet görüşmesinden sonra herhangi bir görüşmenin olmadığını görüyoruz. Hukuki koşulların veya siyasi koşulların şu an kendini yeterince göstermediğini görüyoruz. Bu koşullarda rolünü oynamaya devam edemediğini de görüyoruz. Bu da tecrit siyasetine bağlı. Tecrit siyasetinin nedenlerini onlarca yıl uzun uzun süre tartıştık. Bunun Kürt meselesinin çözümsüzlüğü ile bağlantılı olduğunu, Kürtlerin reddiyle ilgili bir yaklaşım olduğunu, kısaca devletin doğrudan ret ve inkar politikalarıyla bağlantılı bir siyaset olduğunu yıllar yılı ortaya konuldu. Bugün yeniden İmralı'da tecrit düzeninin genelde de tecrit siyasetinin halen varlığını sürdürüyor olması kabul edilebilir bir durum değil. Özellikle Barış ve Demokratik Toplum Süreci açısından geleceği inşa edebilecek veya demokrasinin adımlarını atmaya yarayacak bir zeminin olmadığını söylemek gerekiyor. Bu tecrit siyasetinin tamamen son bulması ve ortadan kalkması gerekiyor ki Sayın Öcalan’ın yürüttüğü Barış ve Demokratik Toplum Süreci amacına ulaşabilsin.

Avukatları olarak yaptığınız başvurulara nasıl dönüşler alıyorsunuz?

Görüş başvurularında bulunuyoruz. Fakat olumlu bir dönüş alamıyoruz. Başvurularımız olumlu sonuçlanmıyor. Bunun hukuki yollarını işletmeyi düşünüyoruz. Bu tecrit siyaseti, barış ve demokrasi yönünün elbette en önemli ayağı. Fakat bunlar hukuki koşullar olmadan sağlam bir inşaya yol açabilecek durumlar değil. Asıl zeminin hukuki olması lazım. Hukuka bağlılığın olması lazım. Mevcut kısıtlama ve mevcut İmralı'daki koşullar, hukuk dışı koşullardır. Biz de bu hukuksuzluğun son bulması için gerekli girişimlerde bulunacağız.

Sürece dair Abdullah Öcalan 27 Şubat’ın yıldönümünde yaptığı açıklamada ikinci aşamaya geçildiğini ifade etmişti. Abdullah Öcalan heyetle yaptığı son görüşmede “Çerçeve bir yasa, demokratikleşme sürecinin kök hücresini oluşturabilir” demişti. Abdullah Öcalan “kök yasayı” nasıl tanımlıyor?

Öncelikle “kök yasa” kavramının anlamına bakmamız gerekiyor. Çok uzun yıllardır hep söylene gelir, hatta videoları, röportajları da bunun en büyük kanıtıdır. Sayın Öcalan, 1993 yılından itibaren Kürt meselesinin siyasi yollarla, barışla sonuçlanması için girişimlerde bulunuyor. Fakat kalıcı bir barışa yol açacak bir girişim veya bir başlangıç henüz tarihe kaydedilmedi. Şimdi bir başlangıç yapmak istiyor. Kürt meselesinde inkar siyasetinin son bulması, yeni bir gelecek inşa edilmesi için ve bu geleceğin özgür ve demokratik bir yaşamı inşa etmek istiyor. “Kök hücre” dediği demokratikleşmenin kök hücresi olarak ifade ettiği şey de bu başlangıcı ifade ediyor. Yeni bir başlangıç, geçmişte yaşanan bütün sorunları, bütün tahribatları ortadan kaldırabilecek ve iyileştirebilecek bir özelliğe de sahip olması gerekiyor. Geçmişi iyileştiren, geleceği kuran, geleceği inşa eden bir içerik taşıması gerektiğini düşündüğü için “kök yasa” olarak tanımlıyor. Bu aynı zamanda bugün böyle bir yasanın çıkması halinde burada bitmeyeceğine dair bir anlam da içeriyor. Kökten başladığında artık onun üzerine inşa edilecek, büyütülecek bir süreç olarak görüyor. Bir başlangıç ve üzerine konulacak bir adımlar silsilesi olarak baktığı için “kök yasa” olarak ele alıyor.

Silahlı mücadele yönteminin sonlandırıldığını ifade eden güçlerin siyasi mücadele edebilir koşullara gelmesi gerekiyor. Bu yasa bu açıdan çok önemli.

Bütün sorunların tek bir yasal adımda çözülmesi zor. Çünkü Kürt meselesini doğuran siyasi anlayışlar, 10 yıllar boyunca ortaya çıkarılan yasal ve anayasal adımların tamamında varlığını oluşturdu. Bugün Kürtleri inkar eden, Kürtlerin eşit yurttaşlık haklarını, siyasi haklarını inkar eden sayısız yasa var. Bu yasa elbette bu bütün sorunların tamamını bir seferde çözmesi mümkün olmayacaktır. Fakat bunun işaretini vermesi lazım. Özellikle kendini fesheden bir örgüt varken, bunu yasa içerisine almak durumundayız. Bu yasal adım yoksa bunun bir sonuç alıcılığı olmaz. Bir bütün olarak bu süreci içine alacak bir yasa olması lazım. Yasanın içeriği, biçimi, ruhu, taşıdığı potansiyeli, demokratik bir gelecek inşa edebilmesi lazım. Silahlı mücadele yönteminin sonlandırıldığını ifade eden güçlerin siyasi mücadele edebilir koşullara gelmesi gerekiyor. Bu yasa bu açıdan çok önemli. Yoksa kısır bir döngüyle meseleye yaklaşıldığında çıkacak yasanın da sonuç alıcılığı biraz zor olur.

Adalet Bakanlığı’nın “çerçeve yasa” taslağı hazırladığı biliniyor, kimi medya organlarında bu yasanın Abdullah Öcalan tarafından da kabul edildiği iddia ediliyor. Ancak DEM Partili yetkililer ise taslağı görmediklerini ifade etti. Tarafların üzerine konuşamadığı ve uzlaşmadığı bir yasal düzenleme nasıl bir çözüm sunar? İktidarın bu anlamdaki oyalamacı tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ortaklaşılmadan bir çözümün gelmesi kolay değil. 10 yıllarca tek taraflı tanınma olmadan, muhataplık kabul etmeden atılan adımlar oldu. Fakat hepsi kadük ve sonuçsuz kaldı.

Bugünden tek taraflı bir adım atılırsa yarınki adımlar nasıl atılacak veya yarın atılacak adımlar nasıl sonuç alınacak? Sürecin çağrıcısı ve yürütücüsü Sayın Abdullah Öcalan bir çağrı yaptı ve çağrıyı yaparken bu adımlar açısından siyasi ve hukuki gereklilikler olduğunu ifade etti. Bu açıklama yapılırken, kabul edilen bir şeydi. 27 Şubat 2025'te açıklamaya bir bütün olarak bakıldığında her iki tarafın uzlaştığı, ortaklaştığı bir çağrı varken, devamında da olması gereken odur. Gerek yasa meselesinde gerek sonrasında atılması gereken adımlar açısından da ortaklaşılması gerekiyor. Ortaklaşılmadan bir çözümün gelmesi kolay değil. 10 yıllarca tek taraflı tanınma olmadan, muhataplık kabul etmeden atılan adımlar oldu. Fakat hepsi kadük ve sonuçsuz kaldı. Bugünden yarına yeniye dair adımların atılması lazım. Yeniye dair politikaların geliştirilmesi gerekiyor. Ezberleri bozan adımların atılması gerekiyor. Burada yöntem de önemli. Bence sadece siyasi iktidarın belirlediği, ortaya attığı adımlarla sonuç alınamayacağının iktidar da farkındadır. Tek taraflı yönetme ve zaman odaklı bir yönteminin devrede olduğunu görüyoruz. Yasanın uzun süredir kamuoyunun gündemine gelmesi gerekiyordu. Kamuoyunun bu yasanın her yönüyle tartışması, içselleştirmesi, eleştirilecek yönlerin düzeltilmesi gelinen süreçte tüketmiş olması gerekiyordu. Fakat zaman odaklı bir yönetme genel olarak iktidarın geçmişten bu yana yaptığı bir şey. İktidarın bir anda toplumun gündemine bir mesele getirip toplumu bununla yönetmeye devam etme isteği ve politikası var. Bugün de aynı yöntemi görüyoruz. Bir anda gelecek bir yasa taslağının sıkışık bir zaman aralığında düzeltilmesi, iyileştirilmesi, içinin doldurulması kolay değil. Bu açıdan bir an önce bu yaklaşımın değiştirilmesi gerekiyor.

Yasal çerçeve gündemlerinden biri de elbette Abdullah Öcalan’ın süreçteki statüsü. Devlet Bahçeli’nin ortaya koyduğu tanıma rağmen hala bir adım atılmış değil. Bu süreçte statünün tanınması ne anlama gelir, süreci nasıl etkiler?

Statünün tanınması demek bunun pratikte de karşılığının da gelmesi demek. Bu aynı zamanda Sayın Öcalan’ın rolünü de özgürce oynayabileceği koşulların oluşması demek. Ancak süreç tam tersi işliyor. Başından beri sürecin çağrıcısı ve yürütücüsü Sayın Öcalan karşımızda dururken, muhataplık meselesinde söylenen kimi siyasi çıkışlar oldu. “Siyasi koordinatörlük” olarak rolünü oynamasına dair genişçe bir söylem varken, daha sonra bunun daraltıldığını olabildiğince sönümlendiğini görüyoruz. Siyasi doğruluk gereği bu söylemlerin yasal olarak da karşılığını bulması lazım. Sayın Öcalan demokratik toplum inşa sürecinde birçok açıdan rolünü oynayabilecek bir durumda. Sayın Öcalan, şiddet meselesinin son bulması, gerekse de siyasi mücadele ve hukuki yolların açık olması, Kürt-Türk barışının kalıcı hale gelmesi hatta toplum içerisinde kutuplaşmanın son bulması açısından rolünü oynayabilecek bir durumda. Bu statü tanınmadan, rolünü oynayacağı koşullar sağlanmadan süreç sağlıklı bir şekilde ilerlemez.

Sizin de uygulanması noktasında mücadele ettiğiniz konuların başında gelen “umut hakkı” ihlali de süreç kapsamında en çok tartışılan konulardan biri. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Haziran ayı toplantısında bu konuyu gündemine almadığı gibi Eylül ayında da gündemine almadığını açıkladı. Komitenin bu tavrı ne anlama geliyor? Sizin buna karşı bir hamleniz olacak mı?

Bu mesele doğrudan yine Kürt meselesiyle bağlantılı bir yaklaşım. Fakat ikiricikli bir yaklaşımı doğuruyor. Avrupa İnsan Haklar Mahkemesi (AİHM), çok açık bir şekilde “işkence” varlığını tespit etmiş ve “ihlal” kararı vermiş. Ancak ne hükümet ne de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, AİHM’in kararlarının gereğini yerine getirmiyor. Bu hem Anayasaya aykırı bir yaklaşım hem de tamamen işkence koşullarını sürdürülmesine yol açıyor. Yani 10 yıl uzunca bir çatışmalı dönemi geride bıraktık. Bakanlar Komitesi çatışmalı süreçte etkili bir izleme süreci yürütemedi. Hatta atılması gereken adımların gerçekçi olmadığına dair söylemleri oluyordu. Bugün 1 buçuk yıldan fazla olan diyalog süreci var, çatışmasızlık süreci var. Böylesine kıymetli bir süreçte hukuk rolünü en başta oynayabilecekken, komitenin süreci Türkiye'ye attığını, “umut hakkı”nın yasal adımları meselesini de tamamen Türkiye'nin insiyatifine bıraktığını görüyoruz. Türkiye'de bu konuda siyasi tartışmaların haricinde sessizliğe geçtiğini görüyoruz. Ne komite ne de Adalet Bakanlığı ve hükümet bu konuda adım atmıyor. Bu konuda Avrupa Konseyi, ilgili yerleriyle yaptığımız görüşmelerde aslında çıkardığımız sonuç şu: Bu mesele biraz diplomatik oyunun içerisine çekiliyor. Türkiye, Avrupa Konseyi'nde süreci bir kaldıraç olarak kullanıyor. Barış ve Demokratik Toplum Süreci olduğundan bahsediyor. Süreç ve meclis komisyon raporunu ileri sürüyor. Komite de bu gerekçeler ve söylemler üzerine meseleyi Türkiye’ye havale ediyor. “Umut hakkı”na ilişkin Türkiye’ye dönüp baktığımızda bu konuda herhangi bir yasal adımın olmayacağı söyleniyor. Hatta “çerçeve yasa”da da bu konunun yer almayacağı ifade ediliyor. Komisyon raporunda da çerçeveli bir şekilde meseleye doğrudan bir atıf olmadı. O raporda, AHİM kararlarını dikkate almadığını ve uygulanması gerektiğini belirtildi, o kadar. Fakat bu işkenceyi sonlandırmak kadar sürecin ana odağı Sayın Öcalan’ın gelecekteki rolüyle ilgili bir durum.

CPT, “Umut hakkı” kararının icraya girmesi, yasal adımlara kavuşması için üzerine düşen rolü yerine getirmesi lazım. Bizler de bu süreçte CPT’ye yönelik girişimlerimizi yerine getireceğiz.

Avrupa Konseyi'nin Bakanlar Komitesi’nin de üzerindeki rolünü kenara bıraktığını görüyoruz. Türkiye’nin süreci kaldıraç olarak kullanmasını bir gerekçe olarak kullanıp durağan bir tutuma geçiyor. Etkili izleme sorumluluğunu yerine getirmiyor. Son konsey oturumlarında, komite başkanına sorulan bir soru karşısında süreci takip ettiklerini, ilgilendiklerini ifade ettiler. Sürece vurgu yapıp olumlu adımlar atmasını da umduklarını ifade ettiler. Ancak mutlak yasak olan işkence gibi bir meselede komitenin bu şekilde beklentiye girmesi sorumluluğunu yerine getirmediğini gösteriyor. O anlamda İşkencenin Önlenmesi Komitesi’ne (CPT) de sorumluluğunu yeniden hatırlatmak lazım. CPT de sadece “tecrit koşullarıyla sınırlı yaklaşamaz.” Kaldı ki tecrit de çok boyutlu bir şey. Fakat “umut hakkı” işkencenin varlığından dolayı getirilen bir hak. İşkence 2002'den itibaren İmralı'da sürdürülüyor. AHİM kararın içeriğinde bu var. Resmi olarak 2002'den itibaren tecrit yasal yapısal sorunlarla devam ediyorsa CPT de bu konudaki tavrını net ortaya koymalı. CPT, “Umut hakkı” kararının icraya girmesi, yasal adımlara kavuşması için üzerine düşen rolü yerine getirmesi lazım. Bizler de bu süreçte CPT’ye yönelik girişimlerimizi yerine getireceğiz.

Barış ve çözümün tartışıldığı ortamda devam eden tecrit, sürüncemede bırakılan yasal düzenlemeler gibi devletten kaynaklanan bir çıkmaz hali görülüyor. Tam da bu noktada Abdullah Öcalan’ın büyük bir misyon biçtiği demokratik toplum ve kitle örgütlerinin süreçteki rolü ne olacak?

Devletin atması gereken adımlar var. Ancak en az onun kadar hatta ondan daha fazla tarihi öneme sahip bir rol de toplumsal güçlere düşüyor. Toplumun siyasi yapılarına, sivil toplum yapılarına büyük bir sorumluluk düşüyor. Demokratik toplum paradigmasının asıl aktörleri devlet kurumları değil, toplumun sivil toplum yapıları, hukuki kurumları, sivil toplum örgütleridir. Dolayısıyla bu konuda herhangi bir yerden bir adımın atılmasını bekleme durumu da söz konusu değil. Sayın Öcalan, demokratik toplum ve demokratik kitle örgütlerine doğrudan yaşamı demokratikleştirecek toplumsal sorunları giderecek bir sorumluluk yüklüyor. Onları beklentili ruh halinden tamamen çıkmayı gerektiren bir çağrı var. Demokratik toplumun paradigmasını yaşama geçirmek adına bu işin teorik paradigmasal boyutunu toplum manifestosuyla yeniden ortaya koydu. Geçmişten bu yana bütün yönleriyle Demokratik Ulus paradigmasını anlattığı gibi bugün demokratik toplum paradigmasının bütün boylarını da açıkça ortaya koymuş. Burada sorumluluk toplumsal güçlere düşüyor. Dışarıda imkanı olanakları olan güçlere düşüyor. Kendisiyle 2019 yılında yaptığımız görüşmelerde de bu tutumundan farklı bir yerde değildi. Sayın Öcalan “8 boyuttan ne haber” diye soru sormuştu. Sayın Öcalan, tecrit koşullarına veya çatışmalı koşullara; devletin baskı ve sömürü aygıtlarına takılmadan bakmadan toplum paradigmasını yaşama geçirme sorumluluğunun olduğunu hatırlatıyordu.

Böylesi nefes alınan, imkan yaratılan bir süreçte bu mücadele büyütülmeyecekse ne zaman büyütülecek? Bu anlamıyla hiçbir beklentiye girmeden, hiçbir bir adım beklenmeden, demokratik toplum kurumlarının, toplum yapılarının bu paradigmayı yaşama geçirmeye devam etmeleri gerekiyor.

Bu anlamıyla hiçbir beklentiye girmeden, hiçbir bir adım beklenmeden, demokratik toplum kurumlarının, toplum yapılarının bu paradigmayı yaşama geçirmeye devam etmeleri gerekiyor.

Kürt hukukçular Amed'de bir araya geldi. Bu anlamda hukukçuların sürece katkısı ne şekilde olur, sürece doğrudan dahi olmalarının yolu veya yolları nasıl açılabilir?

Hukuk, Sayın Öcalan’ın da belirttiği gibi önemli bir zemin oluşuyor. İnkarı gerçek anlamda sonlandıracak olan yasal adımlar ve hukuki gelişmelerdir. Bu konuda da Kürt hukukçuları üzerine düşen rolü oynamaya hazır olduklarını o konferansta geniş bir şekilde tartıştılar. Bunu sonuç bildirgesiyle de ilan ettiler. Buradaki dahiliyet önemliydi. Birçok kurum, baro, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) Meclis Komisyonu’nda dinlendi. Bu konuda çözüm yollarını ortaya koyan raporlar sunuldu. Bunların bugüne kadar yeterince dikkate alınmadığını görüyoruz. Kürt hukukçular, gerek düşünsel olarak gerek söylemleriyle gerekse de aktif rol alarak bir muhatap şeklinde rollerini oynayabilecekleri bir irade ortaya koydular. Hem Sayın Öcalan ile görüşme kanalları olsun, hem topluma süreci anlatma konusunda dahiliyetleri oldu. Bu konuda hükümetin yaklaşımları önemli. Toplumun güveneceği hukukçu kurumları, sürecin hem gözlemcisi hem takipçisi olabilecek bir noktada duruyorlar. Yani yasal çalışmalar anlamında da görüşleri alınabilir. Hem siyasi partilerin hem Sayın Öcalan'ın bu son düzlükte rollerini oynayamadığı bir durumda hukukçuların da yolunun açılabileceğine dair bir işaret şu an görünmüyor. Ancak olması gerekenin bu olduğunu aleni bir şekilde tarafların eşit olarak tartışabildiği, görüşlerini açıkça belirtebildiği ve oradan ortak yönlerin, ortak konuların çıkarılmasını hedefleyeceğimiz bir yönteme geçebiliriz.

MA / Ömer İbrahimoğlu - Roza Arpa

{ "vars": { "account": "G-DX375LT0W1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }