CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ ÜZERİNE
Bir ülkenin gelişmişliği yalnızca yollarla, binalarla ölçülmez. Kadının toplumdaki yeri, bu gelişmişliğin en net aynasıdır. Türkiye bu aynaya her baktığında yüzünü çevirmek zorunda kalıyor.
Önümde duran makaleyi okuyunca ülkem adına üzülüyor ve gelecek güzel günlere dair umudumu gitgide yitirdiğimi hissediyorum. Yıllardır aydınlarımız, çeşitli vakıf ve derneklerle dayanışma içinde olan kadınlarımız, omuz omuza vererek mücadelelerini sürdürüyor. Ancak ne yazık ki geldiğimiz noktada ileriye değil, geri gittiğimizi gözlemliyor, bu geri gidişin hız kazandığını düşünüyorum.
Sizler de şimdi paylaşacağım güncel istatistiklere baktığınızda bana hak vereceksiniz.
Cinsiyet Eşitliği Endeksinde Türkiye’nin Yeri
2024 yılı Küresel Cinsiyet Eşitliği Raporuna göre, kadın ve erkek arasındaki farkların en aza indirildiği ülkelerin başında yine İskandinav ülkeleri geliyor: İzlanda, Norveç, Finlandiya ve İsveç üst sıralarda yer alıyor.
Türkiye ise ne yazık ki 146 ülke arasında 129. sırada bulunuyor. Bu tablo, cinsiyet eşitsizliği konusunda atılması gereken daha çok adım olduğunu gösteriyor.
Endekste en geride yer alan ülkeler genellikle Asya ve Afrika kıtalarındaki toplumlardan oluşuyor. Listenin son sıralarında Yemen, Pakistan, İran, Afganistan gibi ülkeler yer almakta. Bu durum elbette birçok faktöre bağlı olmakla birlikte, toplumsal yapıyı şekillendiren değerler sistemiyle de yakından ilişkilidir.
Sorun Nerede Başlıyor?
Raporda değerlendirilen ana başlıklar siyasi ve ekonomik katılım, eğitim düzeyi ve sağlık hizmetlerine erişim gibi temel alanları kapsıyor. Türkiye'de özellikle ataerkil anlayışın toplum yapısında hâlen güçlü bir şekilde varlığını sürdürmesi, bu eşitsizliği derinleştiriyor. Toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin yerleşik kalıplar, kadınların hayatın birçok alanında geride kalmasına neden oluyor.
Bu noktada öncelikli olarak, cinsiyetçi dilin terk edilmesi; geleneksel ataerkil yapının sorgulanarak dönüştürülmesi gerekiyor. Çünkü zihniyet değişmeden yasa da, plan da, yaptırım da tek başına sonuç veremiyor.
Filozof Holmes’un şu sözü tam da bu noktada anlam kazanıyor:
“Kadını ve erkeği kadın ve erkek yapan doğa değil, toplumdur.”
Toplumsal Bilinç Eksikliği
Pek çoğumuz kadın erkek eşitliği fikrini savunduğumuzu dile getiriyoruz. Ancak günlük yaşamda, evde, okulda, iş yerinde ya da kamusal alanda bu fikri ne kadar uygulayabiliyoruz?
Eğer düşünsel düzeyde benimsediğimiz bir değeri hayata geçiremiyorsak, ne yazık ki somut bir mesafe kat edemiyoruz.
Türkiye’de yasalar düzeyinde kadın-erkek eşitliğini güvence altına alan düzenlemeler var. Örneğin Anayasa’nın 10. maddesi şöyle der:
“Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.”
Benzer şekilde Türk Medeni Kanunu ve İş Kanunu gibi temel yasalarda da eşitliği teminat altına alan maddeler bulunuyor. Ancak bu yasalar kâğıt üzerinde kaldığında, eşitsizlik pratikte devam ediyor.
Toplumsal Değerler ve Dini Yorumlar Üzerine
Bir başka boyut ise toplumsal değerleri şekillendiren dini yorumlar. Cinsiyet eşitsizliğiyle ilgili tartışmalarda dinin rolü zaman zaman gündeme geliyor. Özellikle İslam coğrafyasında kadın-erkek rolleriyle ilgili yapılan bazı yorumlar, geleneksel yapının pekişmesine yol açabiliyor.
Kur’an ayetleri, farklı dönemlerde farklı şekillerde yorumlanmıştır. Bu yorumlar, bazen kadınların toplumsal konumunu sınırlayan bir çerçevede kullanılabilmiştir.
Zihniyet Değişimi Olmadan Yol Alamayız
Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak yalnızca yasalarla, bildirilerle ya da projelerle mümkün değil. En derin dönüşüm, insanların bakış açısında ve değer yargılarında yaşanmalıdır. Kadına yönelik ayrımcılığın, dışlamanın, değersizleştirmenin hiçbir biçimi çağdaş bir toplumda meşrulaştırılamaz.
Karanlığın ve eşitsizliğin içinden çıkmak, toplumsal cesaretle mümkün. Cinsiyet eşitliği için hepimiz taşın altına elimizi koymalı, alışıldık kalıpları sorgulamaktan çekinmemeliyiz.





