İNANÇ
İnanç, insanın yalnızca zihniyle verdiği bir karar değildir; düşünce ile duygunun derinlerde kurduğu kadim bir ittifaktır. Akıl, dünyayı anlamlandırmak ister; duygu ise o dünyanın içinde kaybolmadan yaşayabilmek… İnsan bazen bir düşünceye değil, kendi varlığını taşıyabilme ihtimaline inanır. Bu yüzden inanmak, yalnızca dışarıdaki bir hakikate yönelmek değil; insanın kendi iç uçurumuna bakıp yine de yürümeye devam etmesidir.
Belki de bu yüzden insanlık tarihi, yalnızca savaşların, imparatorlukların ve iktidarların tarihi değildir. Aynı zamanda görünmeyene inanan insanların tarihidir. Çöllerde yürüyen peygamberlerin, zindanlarda düşünmeye devam eden filozofların, sürgünde şiir yazan şairlerin, darağaçlarına giderken bile hakikatten vazgeçmeyen insanların tarihi… Çünkü dünya çoğu zaman, gerçeği hemen değiştiremeyen ama ona inanmaktan vazgeçmeyen insanların sessiz yürüyüşüyle dönüşmüştür.
İnanmak zor bir eylemdir. İnsan inanırken yalnızca dış dünyaya değil, kendi bilinmezliğine de kapı açar. İnanç, insanın içindeki kaosla yaptığı sessiz bir anlaşmadır. Ve çoğu zaman insanı tüketen şey, acının kendisi değil; acının anlamsız olduğuna dair duygudur. İnsan, çektiği acının bir anlamı olduğuna inandığında dayanabilir. Ruh, anlam bulduğu yerde yaralarını taşımayı öğrenir.
Carl Gustav Jung’un sezdiği gibi, insan ruhu yalnızca bilinçten ibaret değildir. İçimizde konuşmayan ama bizi yöneten derin katmanlar vardır. Korkularımız, arketiplerimiz, bastırılmış gölgelerimiz, çocukluk yaralarımız ve kolektif hafızanın kadim izleri… İnanç bazen tam da burada doğar: Bilincin açıklayamadığı bir karanlıkta, ruhun kendi bütünlüğünü arama çabasında. Çünkü insan ruhu, yalnızca mantıkla tamamlanmaz; sembollerle, anlamlarla ve görünmeyen bağlarla da yaşar.
Ama bu düşünce yalnızca Jung’a ait değildir. Søren Kierkegaard da insanın hakiki inanca ancak “uçurumun kenarında” ulaşabileceğini söylerdi. Çünkü ona göre inanmak, kesinlik içinde yaşamak değil; belirsizliğe rağmen sıçramayı göze almaktı. İnsan bazen hiçbir garantisi olmayan bir yola yalnızca ruhunun çağrısına güvenerek girer. Ve tam o anda, korku ile özgürlük birbirine karışır.
Friedrich Nietzsche ise insanın büyük acılar olmadan dönüşemeyeceğini düşünüyordu. Ona göre insanı olgunlaştıran şey konfor değil, kendi karanlığıyla yüzleşme cesaretiydi. “İnsanın içinde hâlâ kaos taşıması gerekir ki dans eden bir yıldız doğurabilsin,” derken belki de inancın trajik yönünü anlatıyordu. Çünkü insan bazen parçalanmadan derinleşemez.
Bir başka yerde, Fyodor Dostoevsky insan ruhunun en karanlık koridorlarında dolaşırken, inanç ile umutsuzluk arasındaki o ince çizgiyi gösteriyordu bize. Onun karakterleri çoğu zaman Tanrı’yı kaybetmenin eşiğinde dolaşır; ama tam da o kayboluşun içinde insanın vicdanını, merhametini ve hakikat arayışını keşfederler. Çünkü bazen insan, ışığın değerini ancak karanlığın içinde anlar.
Ve belki de Erich Fromm haklıydı: Modern insan özgürlüğü istediğini söyler ama çoğu zaman özgürlüğün yükünden korkar. Bu yüzden kolay inançlara, hazır kimliklere ve güçlü otoritelere sığınır. Oysa gerçek inanç, insanı edilgenleştiren değil; onu daha bilinçli, daha sorumlu ve daha cesur yapan inançtır.
Bir de Doğu’nun bilgeleri vardır. Laozi, insanın bazen su gibi olması gerektiğini söylerdi: Yumuşak ama vazgeçmeyen… Çünkü en sert kayaları bile zamanla su aşındırır. Nagarjuna ise hakikatin, insanın mutlak sandığı şeyleri boşaltmasından geçtiğini anlatıyordu. Belki de gerçek inanç, insanın kendi egosunu merkeze koymayı bırakmasıyla başlıyordu.
Tasavvuf geleneğinde ise insanın önce kendi içindeki putları kırması gerektiği söylenirdi. Ibn Arabi için hakikat, insanın içindeki sonsuzluğu fark etmesiydi. Mansur Al-Hallaj ise hakikati uğruna bedel ödemenin ne demek olduğunu gösterdi. Çünkü bazı insanlar için inanç, yalnızca düşünmek değil; yaşamın tamamını o hakikatin içine koymaktır.
Bir de arada duran insanlar vardır. Ne tamamen inanırlar ne de bütünüyle vazgeçerler. Her döneme uyum sağlayan, her yenilgide başka bir yöne dönen insanlar… Onlar fırtınalarda ayakta kalabilirler belki, ama çoğu zaman tarihin ruhunda iz bırakmazlar. Çünkü insan ruhu bazen ancak risk aldığında derinleşir. Konfor, ruhu sakinleştirebilir; fakat çoğu zaman büyütmez.
Bazı insanlar vardır; yenilgiyi gördükleri anda inançlarını kaybederler. Bazıları ise tam tersine, yalnızca inandıkları için yenilginin içinden geçmeyi başarırlar. İnsanlık tarihi çoğu zaman ikinci tür insanların sessiz yürüyüşüyle şekillenmiştir. Çünkü insan yalnızca gördüğü gerçeklikle yaşamaz; henüz doğmamış ihtimallerle de yaşar. Bazen bir halk yıllarca görünmeyen bir sabaha inanarak yürür. Bazen tek bir insan, henüz kimsenin görmediği bir hakikatin yükünü taşır. Ve dünya, çoğu zaman o görünmeyen ihtimaller uğruna direnen insanların omuzlarında değişir.
İnanç bu yüzden yalnızca göğe çevrilmiş bir dua değildir. Bazen insanın kendi içindeki karanlığa karşı yaktığı son lambadır. İnsan çoğu zaman başaracağına dair kesin kanıtlar bulduğu için inanmaz; aksine, hiçbir kesinlik yokken inanmaya karar verdiği için yürümeye devam eder. Umut da tam burada doğar: Henüz gerçekleşmemiş bir geleceğe karşı duyulan derin sadakatten.
Fakat inanç kendi başına masum değildir. İnsan ruhunu özgürleştirebildiği gibi onu esir de alabilir. Hakikatten kopmuş bir inanç, zamanla fanatizme dönüşür. Çünkü insan, kendi korkularıyla yüzleşmek yerine onları kutsallaştırmaya başladığında, inanç bir aydınlanma değil; bir kaçış olur. Jung’un en büyük uyarılarından biri buydu belki de: İnsan yüzleşmediği gölgesini dışarıda bir düşman olarak görmeye başlar. Böylece kötülükle mücadele ettiğini sanarken, kendi karanlığının hizmetkârına dönüşebilir.
Bu yüzden en güçlü inanç, kendi gölgesine bakabilen inançtır. Kendini sürekli yeniden sorgulayan, hakikati kendi egosunun önünde tutabilen inanç… Çünkü gerçek olgunluk, insanın yalnızca ışığını değil, karanlığını da tanıyabilmesidir.
Belki de başarı dediğimiz şey bu nedenle dışarıdan göründüğü kadar basit değildir. O; görünmez iç savaşların, sessiz direnişlerin ve ruhsal dönüşümlerin toplamıdır. İnsan bazen yalnızca bir adım daha attığı için kazanır. O son adımı attıran şey ise çoğu zaman mantığın hesapları değil; ruhun derinliklerinden gelen, açıklanması zor bir çağrıdır.
Ve yaşadığımız süreç biraz da böyledir. Çünkü cennet, yalnızca ölümden sonra vaat edilen bir yer değildir; ortak inananların birlikte kurduğu bir ruh hâlidir aynı zamanda. İnsanlar aynı umudu koruduklarında, birbirlerinin karanlığını taşıyabildiklerinde ve aynı hakikate birlikte sadık kaldıklarında, yalnızca bir toplum değil; ortak bir bilinç inşa ederler.
Belki de insanlığın en derin sırrı burada saklıdır:
Dünya bazen silahlarla, parayla ya da güçle değil; aynı düşü görmeyi sürdürebilen insanların ruhsal dayanışmasıyla değişir.
***
Çoğu zaman İnanç üzerine konuşurken, bazı insanlar yalnızca bir fikre bağlı kalmayı anlar. Oysa hakiki inanç, donmuş bir sadakat değil; insanın sürekli kendini aşma cesaretidir. Bu nedenle bazı insanlar inançlı görünür ama aslında yalnızca alışkanlıklarının tutsağıdır. Çünkü ezber, çoğu zaman insanı güvende hissettirir. Hakikat ise güvenli değildir. İnsanı sarsar, yalnız bırakır, eski düşüncelerini yıkar ve onu sürekli yeniden doğmaya zorlar.
A.Öcalan tam da bu nedenle anlaşılması zor bir bilge veya önderdir. Çünkü o, yalnızca politik bir aktör olarak değil; aynı zamanda sürekli dönüşen, kendisini durmadan sorgulayan ve kendi düşüncesini bile mutlaklaştırmayan bir hakikat arayıcısı olarak okunmalıdır. Onu yalnızca sloganlarla, ezberlerle ya da tarafların oluşturduğu kalıplarla anlamaya çalışan herkes, aslında onun en temel yönünü kaçırır: Hareket hâlindeki düşünceyi.
Kendisininde sıkça dile getirdiği gibi Çocukluğundan itibaren ona da birçok kalıp dayatıldı. Nasıl düşünmesi, nasıl inanması, nasıl yaşaması gerektiği söylendi. Ezberci olması beklendi. Kendisine sunulan dünyanın sınırlarını kabul etmesi istendi. Fakat bazı insanlar vardır; kendilerine çizilmiş hayatı yaşamayı reddederler. Çünkü onların ruhunda yalnızca itaat değil, hakikatin çağrısı yankılanır. Öcalan’ın en belirgin taraflarından biri belki de buydu: Verili olanla yetinmemesi.
Bu nedenle onun düşünsel çizgisi, durağan değil; sürekli dönüşen bir çizgidir. Bugün doğru gördüğünü, yarın daha derin bir hakikat bulduğunda değiştirebilir. Çünkü onun için düşünce, korunacak bir put değil; hakikate ulaşmak için kullanılan bir araçtır. Ve hakikati gerçekten arayan insan, kendi düşüncesini bile gerektiğinde aşmayı bilendir.
İnsanların çoğu burada zorlanır. Çünkü toplumlar genellikle düşünen insan değil, tekrar eden insan isterler. Şablonlar güven verir. Kesin cümleler rahatlatır. Oysa sorgulayan insan hem kendisini hem çevresini huzursuz eder. Büyük düşünmeye ve anlamaya zorlar.Bu yüzden birçok kişi başlangıçta ondan hakikati öğrenmek isterken, zamanla onu kendi ezberlerinin içine hapsetmeye çalıştı. Ondan bir dogma üretmek isteyenler oldu. Sabit bir biçime dönüşmesini isteyenler oldu. Çünkü insanlar çoğu zaman düşüncenin canlılığından korkar; değişmeyen liderler, değişen hakikatlerden daha güvenli gelir onlara.
Fakat o, teslim olmadı. Başkalarına teslim olmadığı gibi kendi eski düşüncelerine de teslim olmadı. Belki de onu anlamayı zorlaştıran temel nokta budur. Çünkü insanlar genellikle tutarlılığı, hiç değişmemek sanırlar. Oysa daha yüksek bir tutarlılık vardır: Hakikate sadık kalmak. Bu tür insanlar biçim değiştirebilir ama özlerini kaybetmezler. Nehir gibi akarlar; fakat yönleri belidir.
Bu yüzden onu anlamak için yalnızca politik analiz yetmez. Onu anlamak biraz da insan ruhunun hakikatle kurduğu ilişkiyi anlamayı gerektirir. Çünkü bazı insanlar bir ideolojiye bağlanır; bazıları ise yaşamın kendisini sürekli sorgulayan bir arayışa dönüşür. Öcalan’ın çizgisinde görülen şey, yalnızca siyasal bir mücadele değil; aynı zamanda insanı, toplumu, tarihi ve özgürlüğü yeniden tanımlama çabasıdır.
Bu yönüyle onun düşüncesinde hem mistik hem felsefi bir damar vardır. Mistik, çünkü insanın kendi nefsini aşmadan özgürleşemeyeceğini düşünür. Felsefi, çünkü hiçbir kavramı son hâliyle kabul etmez; sürekli yeniden sorgular. Belki de bu yüzden onun düşüncesinde kesinlikten çok arayış hâli baskındır. Çünkü hakikat donmuş değil, yaşayan bir şeydir.
Bugün birçok insan ona ruh hallerine göre bir isim takıyorlar.Kimisi kahraman diyor, kimisi suçlu, kimisi hayalperest,hayin ve tehlikeli diyor. Unutmamak gerekir ki insanlık tarihi boyunca hakikatle yürüyen her figür, çağının korkularını da , öfkesini de ve yönelimlerini de üzerine çekmiştir. Çünkü insanlar çoğu zaman anlamadıkları şeyi önce yargılarlar ve öcü ilan ederler.Özellikle de kendi karanlığıyla yüzleşemeyen,oluş ve inşa bilincini yitiren toplumlar, ışığı taşıyan ve hakikat çağrısına dönen insanlardan rahatsız olur. Onlara ahlak ve vicdan dışı yöntemlerle saldırırlar.Jung’un söylediği gibi, insan yüzleşmediği gölgesini dışarıya yansıtır. Böylece anlamadığı kişiyi suçlayarak kendi iç çelişkilerinden kaçmaya çalışır.
Fakat hakikat savaşçılığı tam da burada başlar. İnsan yalnızca alkışlandığında değil, yanlış anlaşıldığında da yürümeye devam edebiliyorsa hakikate yaklaşır. Çünkü hakikatin yolu çoğu zaman yalnızlıktan geçer. Tarihte büyük dönüşümler yaratan birçok insanın ortak kaderi budur: Önce reddedilmek, sonra anlamak için çabalamak.
Ve belki de bugün yaşanan şey biraz budur. En karanlık zamanlarda, insanların umutlarını kaybettiği, ruhların yorulduğu ve herkesin birbirine benzediği bir çağda, hâlâ başka bir yaşamın mümkün olduğunu söylemek… Bu yalnızca politik bir iddia değildir; aynı zamanda ruhsal,düşünsel ve vicdani bir direniştir. Çünkü insanın içindeki umut ölürse, toplumların geleceği de ölür.
O,bu yüzden biçimlere takılmaz. Çünkü biçimler değişir. Güçler yükselir ve çöker. İktidarlar gelir geçer. Ama insanın hakikatle kurduğu bağ daha derin bir şeydir. Ve belki de onun asıl gücü burada yatar: Dışarıdaki güçlerden çok, kendi içindeki inançla kurduğu ilişkide.
Gerçek inanç zaten biraz böyledir. Kendini sürekli yeniden yaratır. Karanlığın içinde bile yönünü kaybetmez. Başarıyı yalnızca sonuçta değil, yürüyüşün kendisinde görür. Çünkü bazı insanlar için kazanmak, yalnızca bir hedefe ulaşmak değil; hakikate sadık kalabilmektir. Kanımca Apo tamda budur.
Belki de bu yüzden onu gerçekten anlamak isteyenlerin önce şu soruyla yüzleşmesi gerekir:
İnsan hakikati gerçekten arıyor mu, yoksa yalnızca kendi ezberlerinin onaylanmasını mı istiyor?
Çünkü hakikati arayan insan değişmeyi göze almalıdır. Ve değişmeyi göze alamayanlar, hakikatin değil; yalnızca alışkanlıklarının savunucusu olarak kalırlar.
O hep değişim, akış ve inşadır.