Medine Sözleşmesi ve Demokratik İslam
Medine Sözleşmesi (622), yalnızca erken dönem İslam tarihine ait bir “hukuki metin” değil; çoğulcu politik toplumun kuruluş belgesidir. Medine Sözleşmesi’nde tek ümmet dayatması yoktur. İnançları ve farklı kültürel, etnik toplulukları eritmek yerine korumayı esas alır. Siyasal birlik, ahlaki bir sözleşme üzerinden kurulur. Kısacası, devlet öncesi, iktidar dışı ve toplumsal mutabakata dayalı bir metin olarak tanımlanabilir.
Öcalan’ın ilgisi de tam olarak burada başlar. Ona göre: “İslam, özünde özgürlüğün, adaletin ve eşitliğin dinidir. Kapitalist modernitenin iktidar ve talan aracı hâline getirdiği resmî devlet İslam’ı ya da cemaatçi yapılar, bu özü yitirmiştir. Demokratik İslam ise Medine Vesikası’nın ruhuna dönmektir. O sözleşme, farklı inançların, halkların ve kültürlerin öz iradeleriyle, baskısız biçimde bir arada yaşama sözleşmesidir.” Devletleşmiş İslam, iktidarın meşruiyet aracına dönüştürülmüştür. Fetih, hiyerarşi ve tahakküm üretir; kapitalist moderniteyle uyumlu hâle getirilerek cemaatçilik ve mezhepçilik üzerinden toplumu çelişki ve çatışma girdabında tüketir. Devletçi İslam, meşruiyetini toplumun özgür rızasından değil, itaattan almaya çalışır. Demokratik İslam ise toplum merkezlidir; ahlaki ve politik bir zemine dayanmaya çalışır. Devlet kurmayı ve iktidarcılığı değil, birlikte yaşamayı esas alır. İnancı iktidara itaate değil, toplumun vicdanına bağlar.
Öcalan, demokratik İslam’ı Medine Sözleşmesi’nin ruhuna dönüş olarak tanımlar. Medine Sözleşmesi, esas olarak farklı kültürel, etnik ve inançsal kimliklerin kendi inançlarını ve hukuklarını koruma hakkına sahip olmasını; toplumsal rızaya dayalı birlikte yaşamı içerir. Bu, aslında devletleşmiş İslam’ın modern ulus-devletin “tek kimlik” tuzağından çıkmasının en
gerçekçi yollarından biridir. Demokratik İslam’da zorla hegemonya kurma, asimilasyon, inanç üzerinden hiyerarşi ya da
kast sistemi yoktur. Bunun yerine karşılıklı tanıma, saygı ve gönüllü birlik esastır. Medine Sözleşmesi incelendiğinde en sık kullanılan kavramın adalet olduğu görülür (İhsan Eliaçık). İtaat değil, toplumsal rıza ön plandadır. Devleti değil toplumu esas alır; bir hakemlik rolü tanımlar, o bile gönüllülük temelinde uygulanabilir. Öz itibarıyla Öcalan’ın “ahlaki ve politik
toplum” tanımına oldukça yakındır. Üst bir aklın ya da otoritenin vesayeti altında değil; farklı toplumsal kimliklerin “özgür özne” olarak, toplumsal bir sözleşmeye dayalı biçimde birlikte yaşamayı tercih ettiği bir modeldir.
Kapitalist modernite, Jürgen Habermas’ın da ifade ettiği gibi, bütün kültürel yaşamı olduğu gibi dini de metalaştırır ve araçsallaştırır. Özgür inancı bastırır; devlet eliyle “resmî din” üretir. Bunu da toplumu “demir kafes” içine almak ve hegemonyasını tahkim etmek için kullanır. Bu sistem, Medine Sözleşmesi’nin ruhuna kesinlikle aykırıdır. Daha çok devlet İslam’ı ve cemaatçi-mezhepçi yapılara uyumlanmıştır. Demokratik İslam anlayışı inancı bir “özgürlük alanı”, toplumu ise bir “çoğulculuk zemini” olarak kabul eder. Bu noktada Medine Sözleşmesi ile güçlü bir örtüşme vardır. Sonuç olarak, Medine Sözleşmesi, İslam’ın devletleşmeden önceki özgürlükçü, eşitlikçi ve çoğulcu hâlinin tarihsel bir ifadesi ve referansıdır. Demokratik İslam ise bu ruhun, günümüz toplum yaşamına uygun biçimde yeniden yorumlanmasıdır.