Suriye'de Katliamlar, Kimlik İnkarı ve Emperyalist Oyunlar: Bir İnsanlık Trajedisi

Suriye, tarih boyunca çok dilli, çok inançlı ve çok kültürlü yapısıyla zengin bir mozaik oluşturmuştur. Ancak bu çeşitlilik, yıllarca demir yumruklu rejimlerin gölgesinde ezilmiş, halkların kimlikleri inkar edilmiş ve devlet kurumları mafya ile çete gruplarının eline teslim edilmiştir. Beşar Esad ve ailesinin Nusayri kökenli olmasına rağmen, Nusayriler hiçbir zaman gerçek anlamda yönetimde söz sahibi olamamış; Kürtler, kimlikleri reddedilerek kendi vatanlarında vatansız bırakılmış; Sünniler ise rejim tarafından maraba gibi kullanılmıştır. Bu sürdürülemez yönetim anlayışı, Arap Baharı ile tetiklenen halk hareketiyle 2024 sonunda çökmüş, ancak umulanın aksine daha demokratik bir yönetim yerine, daha despotik, cihatçı bir zihniyetin hakim olduğu bir rejim ortaya çıkmıştır.

Arap Baharı sonrası Şam’ı ele geçiren ve Ahmet Şara liderliğindeki Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) öncülüğündeki yönetim, Orta Çağ zihniyetiyle hareket eden, kafa kesen, kadınlara, farklı kültürlere ve inançlara saygısı olmayan bir grup cihatçı gangsterden oluşmaktadır. Emperyalist güçlerin desteğiyle iktidara gelen bu yönetim, kapsayıcı ve adil bir düzen kurmak yerine, tekçi, mezhepçi ve inkarcı bir yaklaşımla Kürtleri, Nusayrileri, Dürzileri ve diğer azınlıkları hedef almaktadır. Sosyal medya platformlarında yayılan görüntüler, özellikle Dürzilere ve Dürzilerden önce de Nusayrilere yönelik katliamların vahşet boyutlarını gözler önüne sermektedir. Bu katliamlar, yalnızca bu topluluklara değil, aynı zamanda Kürt halkına yönelik bir gözdağı olarak da okunabilir.

Ahmet Şara yönetiminin söylemleri, her ne kadar kendi iradesiyle şekillenmiş gibi görünse de, perde arkasında Ankara’nın akıl hocalığı yaptığı açıkça bilinmektedir. Şara(Golani)hükümetinin bakanlarının yarısından fazlasının Türkiye vatandaşı olduğu ve Türkiye istihbaratıyla doğrudan ilişkili olduğu iddiaları, bu yönetimin bağımsızlığının sorgulanmasına yol açmaktadır.

Türkiye’nin Suriye politikası, özellikle Kürtlerin herhangi bir statü kazanmasını engellemeye odaklanmış durumdadır. Bu bağlamda, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ya da yeni adıyla Suriye Milli Ordusu (SMO), Türkiye tarafından desteklenen ve IŞİD artıklarıyla şekillendirilen bir maşa olarak kullanılmaktadır.Daha önce Afrin ve Serèkanîye işgallerinde bu çeteleri kullanmış ve kısmen başarı kazanmıştı. Ancak yakın zamanda Tirşin Barajı ve çevresinde Kürt güçlerine karşı yapılan saldırılarda bu çete grupları büyük kayıplar vermiş,bu cihatçı grupların Kürtleri hedef alma girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlandığını da göstermiştir. Zira Kürtler, IŞİD’e karşı mücadelede uluslararası koalisyonun ortağı olan Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve onun omurgasını oluşturan Halk Savunma Birlikleri (YPG) ile son derece örgütlü bir direniş sergilemektedir.

Küfür Bir Anlık Taşkınlık Değil, Bir Zihniyetin İtirafıdır
Küfür Bir Anlık Taşkınlık Değil, Bir Zihniyetin İtirafıdır
İçeriği Görüntüle

Kürtlerin kolay lokma olmadığını anlayan cihatçı yönetim, önce Nusayrilere, ardından Dürzilere yönelmiştir. Ancak Dürzilere yönelik saldırılar, İsrail’in Dürzileri desteklemek için Suriye’deki stratejik hedefleri bombalamasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. İsrail’in müdahalesi, Şara yönetimini geri adım atmaya zorlasa da, bu durum katliamların durduğu anlamına gelmemektedir.Ahmed El Şara Geçici Hükumeti destekli paramiliter Bedevi aşiretleri aracılığıyla sürdürülen vahşet, kamuoyuna yansıyan görüntülerle tüm dünyanın gözleri önüne serilmiştir. Bu katliamlar, sadece Dürzilere ve Nusayrilere değil, aynı zamanda Kürt halkına yönelik bir sindirme politikası olarak da işlev görmektedir.

Bu yaşananlar üzerine ,Türkiye’deki siyasi aktörler, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, MHP lideri Devlet Bahçeli ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, YPG’nin Suriye’deki hareket alanını genişletmesi durumunda müdahale tehdidinde bulunmaktadır. Ancak QSD, Suriye’deki tüm halkların savunma gücü olarak hareket etmekte, Süryanilerden,Hıristiyanlara,Ezidilere ve Araplara kadar farklı grupların güvenliğini sağlamaya çalışmaktadır.Bu gruplardan askeri savaşçılar de QSD'nin içinde barınmaktadır.
QSD'nin, kendi ülkelerindeki vahşeti durdurmak için halkların imdat çığlığına kulak vermesi, insani bir sorumluluğun gereğidir. Buna rağmen, Türkiye’nin bu insani çabaları bile bir tehdit olarak algılaması, barış ve müzakere sürecinin önündeki en büyük engellerden biridir.
Türkiye’nin Suriye politikası, Kürt kimliğine ve iradesine saygı göstermekten uzak, çifte standartlı bir yaklaşıma dayanmaktadır. Bir yandan Öcalan ile müzakereler yürütülürken, diğer yandan AHİM'in başta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere Kürt siyasetçiler hakkındaki kararlarını uygulamaması DEM Partili belediyelere atanan kayyumların görevden tutulması, ve Kürt güçlerine yönelik tehditler, Ankara’nın" kürt meselesine barışcıl yöntemlerle çozüm bulma noktasında " samimiyetini sorgulatmaktadır.

Suriye’deki katliamlar ve kimlik inkarı, yalnızca bir yönetim zaafı değil, aynı zamanda emperyalist güçlerin ve bölgesel aktörlerin paylaşım mücadelesinin bir sonucudur.Suriyede Barış ve huzur ortamı ; ancak Kürtlerin, Dürzilerin, Nusayrilerin,Ezidilerin,Hıristiyanların ve diğer halkların kimliklerine, statülerine ve iradelerine saygı gösterilmesiyle mümkün olabilir.

Suriye’deki bu trajedi, uluslararası toplumun sessizliği ve emperyalist güçlerin çıkar odaklı politikalarıyla daha da derinleşmektedir. Gerçek bir barış, ancak tüm halkların eşitlik temelinde bir arada yaşayabileceği, kapsayıcı bir yönetim anlayışıyla sağlanabilir. Aksi takdirde, Suriye’deki vahşet döngüsü, yalnızca daha fazla kan ve gözyaşı getirecektir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır, Med Gündemi'in yayın politikasıyla her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.