KESK Eş Genel Başkanı ve yazar Ahmet Karagöz, bugünkü köşe yazısında 'Biregani'de Hayat' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
BİREGANİ’DE HAYAT
Anadolu’nun yoksul halkı gibi bizim köyümüz Biragani’de yaşayan insanlar da genel anlamıyla yoksuldu. Ancak sahip oldukları sınırlı imkânlarla yetinmeyi, paylaşmayı, küçük şeylerle mutlu olmayı ve hayatı bütün zorluklarına rağmen gülerek ve dalga geçerek sürdürmeyi başarabilen bilen insanlardı.
Köydeki evlerin tamamı taş ve kerpiçten örülmüş, üstü mertek, tahta ve toprakla örtülmüş iki odalı yapılardı. Her evin bir tandırı, samanlığı ve ahırı bulunurdu. Bugünün ölçüleriyle bakıldığında yoksulluğun simgesi sayılabilecek bu evler, o günlerde bizler için sıcaklığın ve dayanışmanın en güzel mekânlarıydı.
Köylünün temel geçim kaynağı toprak ve hayvancılıktı. Bizim coğrafyamızda ağırlıklı olarak buğday, arpa, mercimek, nohut, colban ve küşne yetişirdi. Araziler kıraç ve kurak olduğu için verim yüksek olmazdı. Buna rağmen insanlar başta bulgur ve un olmak üzere temel ihtiyaçlarının büyük bölümünü kendi tarlalarında, topraklarından karşılarlardı. Peynirini, yoğurdunu, kaymağını ve çökeleğini yetiştirdikleri hayvanlardan elde ederlerdi. Sofralara gelen her şey katıksız, doğal ve tazeydi. Her evde aynı zamanda onlarca tavuk bulunur, köyde yumurtanın eksik olduğu bir mevsim yaşanmazdı.
Köylünün düzenli bir geliri yoktu. SSK’lı, Bağ-Kur’lu ya da Emekli Sandığı’na prim yatırılan kimse de yoktu. İnsanlar, emeğin, paylaşımın ve toprağın bereketine güvenerek yaşamlarını sürdürmeye çalışırlardı.
Babamın, biri dedemden kalma olmak üzere taş ve kerpiçten yapılmış, üstü mertek, tahta ve toprakla örtülü iki evi vardı. Altı erkek ve dört kız kardeşten oluşan kalabalık bir aileydik. Kalabalık sofralarımız vardı; yokluk da vardı ama o sofralarda paylaşmanın bereketi hiç eksik olmazdı.
1970’li yıllarda babam, Şerefli’ de yaşayan Fadime teyzemin eşi Mehmet Şahan (Naxo) amca ile ortaklaşa keçi almışlardı. Keçiler, teyzemlerin evindeki ağılda kalırdı. Bizim coğrafyanın kışı uzun ve oldukça sert geçerdi. Eldivensiz, külahsız dışarı çıkmak çoğu zaman mümkün olmazdı. Teyzemin en büyük oğlu İbrahim abi (Goşto), keçilerin tiftiklerini taramış; teyzem de o tiftikten külah ve eldiven örmüştür. Ancak kışın çetinliği ve keçilerin tiftiklerinin alınması nedeniyle hayvanlar soğuğa dayanamaz ve her üç beş günde bir, bir ya da iki keçi ölmüş. Keçiler ortak mal olduğu için ölen hayvanlardan biri Şerefli’ de kalır, diğeri bizim köye, bizim eve gönderilirdi.
İlk zamanlar keçilerin neden öldüğünü kimse anlayamamıştı. Sonradan bunun, kışın sertliği ve tiftiklerinin taranması nedeniyle hayvanların soğuğa karşı savunmasız kalmasından kaynaklandığı öğrenildi. Oysa o keçiler, yazın sütümüzü, yoğurdumuzu, peynirimizi, kaymağımızı ve çökeleğimizi sağlayacak; evimizin bereketi olacaktı.
Bu yüzden annem çok üzülür, bazen sessizce oturup ağlardı. Babam ise acısını sözlere döker, onu teselli etmeye çalışırdı:
“Şerefli’nin suyu akar,
Zalim keçi ne kadar da sarkar…
Şavo’nun bağrını yakar,
Ağlama İnce, ağlama…
Beşi boynuzlu, üçü kölük,
Goşto taradı, Fadime ördü külük,
Şavo giyer eski ceket, yırtık falık,
Ağlama İnce ağlama…”
Yetmişli yıllarda köyümüze, atının sırtında taşıdığı yükle başta camekân olmak üzere bir bakkalda bulunabilecek pek çok ürünü getiren Çerçi Duran amca sık sık köyümüze gelirdi. Genellikle varlıklı, misafirperver Direş Hüseyni’de konaklar, köylü ihtiyaçlarının büyük bir bölümünü Çerçi Duran’dan karşılardı. Aynı zamanda Çerçi Duran; ceviz, kuru üzüm, incir ve keçiboynuzu da satardı. Biz çocuklar onun gelişini heyecanla bekler, atının göründüğü yolu gözlerdik.
Yine Çerçi Duran’ın köye geldiği bir günde bir keçimiz daha ölmüştü. Bunun üzerine babam, yoksulluğun içindeki ince sızıyı bir kez daha ağıda şu sözleriyle dile getirir:
“Keçi öldüyse toklu alak,
Zerzeyi Avo’ya salak;
Postunu Duran’a verip, soda alak…
Ağlama, ince ağlama.”
Babamın bu sözleri, yalnızca bir ailenin geçim sıkıntısını değil; insanının yokluk karşısındaki direncini, acıyı bile ağıda, türküye dönüştürebilen ve hayata tutunma gücünü anlatıyordu. Yoksulluk vardı; ama paylaşmak da vardı. Gözyaşı vardı; ama umudu ayakta tutan her zaman bir dayanışma da vardı.
“Dokuz kişiye, sekiz keçi,
Üçü öldü, beşi attı içi,
Ey Allah’ım bu nasıl biçim,
Ağlama İnce Ağlama”
Coğrafyamızda yaşam her zaman zordu. Dağın, taşın, kuraklığın ve yoksulluğun iç içe geçtiği bu topraklarda ekmek kazanmak da, hayata tutunmak da emek isterdi. Köyümüzde de durum farklı değildi. Tarlalar traktörle değil, öküzlerin gücüyle çekilen karasabanlarla sürülürdü. Bir çift öküz, bir ailenin hem ekmeği hem umudu hem de geleceğiydi.
Bu nedenle bir evin öküzlerinden birinin ölmesi sıradan bir hayvan kaybı olarak görülmezdi. O evde adeta yas tutulurdu. Çünkü ölen yalnızca bir öküz değil, o yılın ekmeği, çocukların rızkı ve ailenin geleceğe dair umudunun bir parçasıydı. Evin büyükleri derin bir sessizliğe bürünür, kadınların gözleri dolar, çocuklar bile evin üzerine çöken hüznü hissederdi.
Ama köyün güzel bir yanı vardı; acı hiçbir zaman tek başına yaşanmazdı. Bir evin derdi, bütün köyün derdi sayılırdı. Komşular kapıyı çalar, durum sorar, elinden gelen desteği sunardı. Kimi birkaç günlüğüne kendi öküzünü verir, kimi yem yardımında bulunur, kimi de imeceyle tarlanın sürülmesine katkı sağlardı. Yoksulluk ortaktı ama dayanışma da ortaktı. İnsanlar sahip oldukları azıcık imkânı paylaşarak birbirlerinin yaralarını sarmaya çalışırlardı.
Bugün geriye dönüp baktığımda, o yılların yoksulluğunu değil yalnızca; insanların birbirine olan bağlılığını, kanaatkârlığını ve yokluk içinde bile üretebildikleri mutluluğu hatırlıyorum. Babamın o günlerde yaktığı ağıt ise, sadece bizim ailemizin değil, 1970’li yıllarda kırsalda yaşayan binlerce yoksul ailenin ortak kaderinin sözlü tarih belgeleri olarak hafızamda yaşamaya devam ediyor.
Biregani’de yaşamış her bir ferdin, bir kitaba dahi sığdıramayacağımız hayat öyküleri vardır. Bu öyküleri torağa karışmadan derlemek kendi kültürel mirasımıza dahil etmenin çok önemli bir görev olduğunu düşünüyorum. Bu anlamıyla bölge kültürünü büyük emek, incelik ve arkeolog gibi çalışarak gün ışığına çıkaran bölgemiz insanı, içimizden biri; yazar, emekli öğretmen Mehmet Kömür’e teşekkür etmeyi borç bilirim.
“Şavo yemin eder çolban ekmez,
Çocuklara almaz, şire pekmez,
Mayram’dan başka kimse kahrını çekmez,
Olmadı Şavo olmadı.”
Sevgi ile kalın.
Ahmet Karagöz
17 Haziran 2026
ÇANKAYA / Ankara