Yazar Süreyya Şahin bugünkü köşe yazısında, ' Nafaka Kördüğümü ' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Nafaka Kördüğümü

Nafaka meselesi, yıllardır ülkemizin toplumsal yaralarından biri. Ne zaman gündeme gelse, haklı olarak kadınların ekonomik güvencesizliğe itilmesi korkusu alevleniyor. Bu kaygıyı anlamak, saygı duymak ve kadınların mağduriyetini önleyecek mekanizmaları sonuna kadar savunmak zorundayız. Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin evli kalınan süreyi, tarafların yaşını ve kusur durumunu gözeterek süresiz nafaka uygulamasının "ölçülülük" ilkesini ihlal ettiğine işaret eden kararı, kadınların kazanılmış haklarına topyekun bir saldırı gibi sunuluyor. Oysa mahkemenin bu haklı müdahalesini nafakanın tamamen kaldırılması olarak okumak, madalyonun diğer yüzünde on yıllardır biriken devasa bir haksızlığı hasıraltı etmektir. Sınırsız nafakaya itiraz edenlerin temel motivasyonu kadın düşmanlığı değil; bizzat hukukun kalbi olan hakkaniyet arayışıdır.

Adaletin terazisi tek kefeli değildir. Sadece birkaç ay ya da bir yıl süren, eşlerin ortak bir geçmişi ve geleceği tam anlamıyla inşa edemediği, hatta çocuk sahibi dahi olunmayan evlilikler hayatın inkar edilemez bir gerçeği. Böylesine kısa bir deneyimin ardından, taraflardan birinin -ki bu genelde erkektir- 10, 15, hatta 20 yıl boyunca eski eşine nafaka ödemek zorunda bırakılması hangi vicdana sığar? Evli kalınan sürenin katbekat fazlası bir zaman dilimini kapsayan bu yasal zorunluluk hukukun orantılılık ilkesini yerle bir ediyordu. AYM'nin kararı tam da defalarca kez konuşulan bu hukuk garabetine dur demeyi amaçlıyor.

Göz ardı edilen bir diğer durum ise şu. Evlilikler bitebilir ama hayat devam eder. Boşanan insanların yeniden evlenme, yeni bir sayfa açıp yeni bir aile kurma hakkı var. Fakat ömür boyu süren nafaka yükümlülüğü, ödeyen tarafın kurduğu yeni hayatta ciddi ekonomik darboğazlar yaratıyor. Kendi çocuğunun temel masraflarını karşılamakta zorlanan bir babanın/annenin, yıllar önce ayrıldığı ve belki de bir daha hiç görmediği birine her ay düzenli ödeme yapmaya mahkum edilmesi izahı zor bir durum. Güçlü ve kendi ayakları üzerinde duran bir kadın figürü idealiyle yola çıktığımızda, bu tabloyu kadınlık onuruyla bağdaştırmak da bir o kadar güçleşiyor.

Üstelik insan hayatı statik bir formül değil; son derece değişken ve öngörülemez. Nafaka ödeyen kişi yıllar içinde iflas edebilir, işten çıkarılabilir, amansız bir hastalığa yakalanabilir veya emekli olup asgari standartların altında bir gelire düşebilir. Sınırsız nafaka sistemi bu insani krizleri esnek bir şekilde ele alamadığı için, ödeme gücü tükenen binlerce insan yıllarca icra kapılarında hapis cezası tehdidiyle yaşamak zorunda kaldı.

Mevcut sistemin yarattığı tahribat sadece ödeyenle de sınırlı kalmıyor. Süresiz nafakasını kaybetmemek için kayıt dışı çalışmayı tercih eden, yasal güvenceden mahrum kalan veya yeni partneriyle resmi evlilik yapmadan birlikte yaşamayı seçen yüzlerce örnek var. Yani sistem, kendi içinde koca bir kayıt dışılık ve hukuki güvencesizlik de üretiyor.

Hal böyleyken, Anayasa Mahkemesi’nin evlilik süresini merkeze alan kararı kimseyi açlığa mahkum etme amacı taşımıyor. Zaten evlilik birliği içinde edinilen mallar yasa gereği yarı yarıya bölüşülüyor. Mahkemenin altını çizdiği şey, geçmişte atılan bir imzanın faturasının, bir insanın tüm hayatına ömür boyu ipotek koymasını engellemektir.

Adalet, bir tarafı korurken diğer tarafı nefessiz bırakacak bir döngüye hapsetmemektir. İtiraz edenlerin sesine kulak verdiğimizde duyduğumuz şey husumet değil; evlilik süresinin, kusur oranının ve yaşın dikkate alındığı, sınırları belli, adil ve sürdürülebilir bir sistem talebidir. Kısa süreli evlilikleri ömürlük bir cezaya dönüştürmeyen bu yeni denge, her iki tarafın da geçmişe takılıp kalmadan yollarına onurlu bir şekilde devam etmesinin yegane teminatıdır.