Yazar Süreyya Şahin bugünkü köşe yazısında, ' Dünya Nereye Gidiyor? İnsanlık İçin Kritik Soru' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

BARKODLU CESETLER

Dünya nereye mi gidiyor? Bir durup bakalım, etrafımıza bakınalım; bugün yeryüzünde işlenen her cinayetin, sıkılan her kurşunun, sınır boylarına çekilen her tel örgünün ve o bitmek bilmeyen dramların altında tek bir mide bulandırıcı hırs yatıyor: Daha fazlasına sahip olma histerisi.
Dünya, mülkiyet uğruna birbirinin boğazına çöken, elindeki plastik yığınlarını kutsallaştıran dev bir tımarhaneye döndü. İnsanlık, daha lüks bir hayatın konforu içinde uyuşurken, aslında kendi sonu için celladına para biriktirmek için ömrünü feda ediyor.

Peki ya modern varoluş? O artık bir yaşam pratiği olmaktan çıkmış "taksitli intihar" biçimine dönüşmüştür. Bugünün insanı, kendi celladının maaşını ödemek için mesai harcayan, ambalaj kağıtlarından kendine kimlik inşa eden bir terminal hastasıdır. Kendime örnek olarak aldığım Mujica’nın bizlere söyledikleri aslında basit birer tasarruf tavsiyesi değil; biyolojik saatimizin küresel piyasalarda hammadde olarak işlenmesine karşı bir savaş nidasıdır. Savaşların, soykırımların ve toplumsal histerinin kökeninde yatan o 'benim olmalı' dürtüsü, aslında bizi bir 'birey' olarak değil, sürekli boşaltılıp doldurulması gereken bir 'tüketim tüpü' olarak kodluyor.

Sistem, ruhumuzdaki her özgürlük kıvılcımını bir nesneyle söndürmeye çalışıyor. Aldığımız her yeni eşya, kendimizle baş başa kalmanın sessizliğini bastırmak için kullanılan endüstriyel bir gürültüdür aslında. Oysa o nesneyi elde etmek için feda ettiğimiz şey para değil, bir daha asla geri gelmeyecek olan o saatlerdir; yani yaşamın ta kendisidir. Bir mülke sahip olduğumuzu sandığımız an, o mülk artık bizi korumakla görevli bir gardiyana dönüşecektir.

Savunduğumuz sadelik peki? O da bu durumda, 'minimalizm trendi' değil, sistemin dişlileri arasına atılmış bir bombadır. Azaltmak, piyasanın bizim üzerimizdeki ontolojik baskısını sabote etmektir. Bir şeye 'ihtiyacım yok' demek, modern dinin aforoz mekanizmasını tersine işletmek ve kendi tanrısallığımızı -zamanınızı- tekrar ele geçirmektir.

Hayat ve dahi yaşamak, market rafları arasında değil, mülkiyetin o kireçlenmiş ağırlığını üzerinden atıp sadece 'kendi nefesimizin çıplaklığıyla' yürüyebilme özgürlüğü ile mümkündür. Hayat, vitrinlerin arkasında sergilenen bir dekor değildir; o akıp giderken elimizde kalan tek gerçek, nesnelerle takas etmediğimiz o özgür anlardır. Geri kalan her şey, sizi kendi cenazenize geç kalmanız için ikna etmeye çalışan birer illüzyondur.

Unutmayalım; sırtımızda bunca mülkiyet kamburuyla yürürken özgür olamayız; çünkü sistem bizi yaşamaya değil, sadece üzerimize vurulacak barkodun değerini artırmak için ölmeye ikna etmiştir/edecektir.

Sisteme uyma...

Bu içerik yazar tarafından hazırlanmış olup, içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Med Gündem’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.