Yazar Süreyya Şahin bugünkü köşe yazısında, ' Karatahta Toplumu ve Kelebek Hafızası ' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Karatahta Toplumu ve Kelebek Hafızası
Ne çabuk sindiriyoruz...
Ülkemizdeki toplumsal hafıza, üzerine sürekli yeni resimler yapılan bir karatahtayı andırıyor adeta. Her yeni tebeşir darbesi, bir öncekini henüz kurumadan, tozuyla birlikte silip süpürüyor. Ülkece kolektif refleksimiz; ani bir infial dalgasıyla ayağa kalkmak, dijital kürsülerden esip gürlemek ve hemen ardından -sanki o sarsıntıyı, acıyı hiç yaşamamışız gibi- kör, sağır ve dilsiz bir sessizliğe gömülmekten öteye gidemiyor. Kolektif histerimiz ile kolektif amnezimiz arasında mekik dokuyan tuhaf bir durum bu.
Bu durumu öyle basit bir "gündem yoğunluğu" veya sıradan bir unutkanlık olarak göremeyiz. Bunun adı olsa olsa toplumsal enformasyon oburluğu olurdu ve ardından gelen o meşum "hızlı sindirim" hastalığı. Kusana kadar tüketiyor, saniyeler sonra yeniden acıkıyoruz.
Neredeyse her gün vicdanımızı yaralayan, adalet duygumuzu linç eden ya da bizi hayrete düşüren bir olay sahneye çıkıyor. Evet, "sahneye"... Çünkü artık her trajedi, kendi seyircisini arayan birer gösteri maddesi gibi. Sosyal medya arenalarında kılıçlar çekiliyor; en baba analizlerden en çiğ öfke patlamalarına kadar geniş bir yelpazede fırtınalar koparılıyor. Ancak bu fırtına, yapısal bir dönüşüme ya da kalıcı bir toplumsal bilince evrilmek yerine, kendi kendini imha eden ve düzeni aklayan bir katarsise dönüşüyor. Öfkemizi klavyelere akıtıp, ev ödevini yapmış çocuk huzuruyla yataklarımıza çekiliyoruz.
Türkiye'de bir krizin toplumsal mobilizasyon yaratma gücü ile unutulma hızı ne yazık ki ters orantılı. Öfke ne kadar yüksek perdeden yaşanırsa, yerini alacak yeni bir "skandal" o kadar hızlı çalıyor kapıyı. Adeta her şok, bir sonraki şokun anestezi ilacı oluyor.
Peki nedir bu kendi kuyruğunu yiyen yılan döngüsünün arkasındaki dinamikler?
İlki, enformasyon enflasyonu ve zihinsel savunma mekanizması. Neredeyse her gün maruz kaldığımız trajedilerin ve tuhaflıkların niceliksel çokluğu, niteliksel idraki imkansız kılıyor. Duygusal olarak aşırı yüklenen insan zihni, akıl sağlığını korumak için bir önceki acıyı "arşivlemeden" sistemden siliyor. Bir tür hayatta kalma refleksimiz, toplumsal çürümenin kılıfı haline geliyor.
İkincisi, inançsızlığın getirdiği içi boş ritüeller. Adalet ve değişim mekanizmalarına duyulan inancın kökten zedelenmesi, toplumu "ses çıkarıp rahatlama" ritüeline mecbur bırakıyor. Tepki, artık hukuksal veya siyasal bir sonuç alma aracından ziyade, bireysel bir vicdan rahatlatma seansına, bir günah çıkarma ayinine dönüşüyor.
Üçüncüsü ise algoritmaların kölesi olmuş trajediler. Dijital çağın "trend topic" kültürü, insan hayatını ve toplumsal kırılmaları bile hızla tüketilmesi gereken birer "içerik" haline getiriyor. Vahşetler beğeni topluyor, acılar retweet ediliyor. Sistem, tıklama ve etkileşim bittiği an spot ışıklarını acımasızca başka bir yöne çeviriyor.
Bir anda esip gürleyen ama rüzgarı anında kesilen bu toplumsal iklim, yapısal sorunların kökleşmesine ve çürümenin kurumsallaşmasına da maalesef zemin hazırlıyor. Çünkü failler, sistemik hatalar, suçlular ve ihmalkarlar; toplumsal hafızanın o "puf" diye sönen, sabun köpüğünü andıran doğasına sonuna kadar güveniyorlar. Çok iyi biliyorlar ki, bugün kopan o devasa fırtına, yarın yerini derin ve uysal bir sessizliğe bırakacak. "Birkaç güne unutulur" rahatlığı, bu ülkede suçun en konforlu sığınağı olmuş durumda.
Peki güçlü bir hukuk devleti inşa etmenin yolu var mı? Bana sorarsanız, biz o gemiyi limandan uğurlayalı çok oldu, o feryat denizini çoktan geçtik. Ama yine de tarihsel bir şerh düşmek adına fikrimi piyasaya sürmek isterim: Güçlü bir hukuk devleti; yüksek sesle esip gürleyerek, meydanlarda hamaset yaparak değil; fırtınanın ardından toprağa düşen tohumları yani takipçiliği, kurumsal hesap sorulabilirliği ve serinkanlı hafızayı yeşertebilmekten geçer.
Hafızası kelebeğin, tepkisi bir tweet'in ömrüyle sınırlı olan toplumlar, ne yazık ki kendi tarihlerini bir ilerleme hikayesi olarak değil, sadece ve sadece acı tekerrürlerden ibaret bir kısırdöngü olarak yaşamak zorunda kalır.
Kalıyoruz... Kalmaya da devam edeceğiz. Ta ki karatahtayı kırıp, hafızayı taşa kazımayı öğrenene dek.