Yazar Süreyya Şahin bugünkü köşe yazısında, ' Açık Büfe Esaret ve Unutulmuş Yabanlığımız ' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Açık Büfe Esaret ve Unutulmuş Yabanlığımız
Açık konuşalım; bugün en büyük zafer naralarımızı, aslında en ağır esaretlerimizi kutlarken atıyoruz. Gün içinde sayısız "karar" verdiğimizi, kendi hayatımızın yegane mimarı olduğumuzu sanarak müthiş bir kibre kapılıyoruz. Sabah içtiğimiz kahvenin çekirdeğinden, akşam tüketeceğimiz ideolojik polemiklere kadar her şeyi biz seçiyoruz, öyle değil mi? Oysa bu, sınırları başkası tarafından çizilmiş kurnazca tasarlanmış bir açık büfeden ibaret. Sistem omzumuza dokunup "İstediğini seçmekte özgürsün" diye fısıldıyor ama masaya neyin konacağına asla biz karar veremiyoruz. Bizim modern çağdaki özgürlüğümüz, boynumuza takılacak o görünmez tasmanın sadece rengini ve desenini seçebilme lüksünden başka bir şey değil.
Fakat işin asıl dehşet verici yanı, bu sentetik illüzyonun sadece tüketim alışkanlıklarımızı değil; mahrem alanlarımızı, duygularımızı ve insan doğamızı da işgal etmiş olması. Doğal özgürlüğümüzden feragat edişimizin en trajik sahnesi, evlerimizin içinde, ilişkilerimizde ve çocuklarımızla kurduğumuz bağlarda oynanıyor.
Bir düşünün; günümüzün bitmek bilmez "kişisel gelişim" ve "doğru yaşam" endüstrisini... Ekranlardan, sayfalardan, "uzman" kürsülerinden sürekli birileri bize nasıl iyi bir eş olunacağını, "gerçek" bir erkeğin veya "güçlü" bir kadının hangi şablonlara sığması gerektiğini dikte ediyor. Çocuk büyütmenin, bir aileyi ayakta tutmanın, hatta aşık olmanın bile algoritmaları, adım adım uygulanacak "başarı" formülleri var artık. İşin en acı tarafı ise, her birimizin farklı olduğunu, her çocuğun parmak izi kadar benzersiz bir ruh taşıdığını, her evliliğin ve her bedenin kendi içsel, karmaşık dinamikleriyle var olduğunu tamamen unuttuk.
Milyarlarca farklı karakter, milyarlarca farklı yara, travma ve potansiyel... Ama hepimiz aynı fiyakalı! reçeteyle tedavi edilmeye, aynı yaldızlı prototipe dönüştürülmeye çalışılıyoruz. Bize sunulan bu kullanım kılavuzları; ilişkimizdeki çatlakları kendi doğal, belki de yabanıl yöntemlerimizle onarmamızı ya da o çatlaklarla yaşamayı öğrenmemizi engelliyor. "Doğru ebeveynlik" adı altında dayatılan kurallar silsilesi, çocuğumuzla kuracağımız içgüdüsel, saf ve hesapsız bağı felç ediyor. Kendi doğrularımızı deneme yanılma yoluyla, düşüp kanayarak bulma özgürlüğümüz elimizden alınıyor; yerine risksiz ama tamamen ruhsuz bir tiyatro metni tutuşturuluyor.
İşte sistemin "özgürlük" diye yutturduğu dayatılmış hayat tarzı, tam da burada doğal yabanlığımızı katlediyor. Duygularımızı fabrikasyon üretime çeviren, insan ruhunun o öngörülemez ama bir o kadar da sahici doğasını "standart sapma" sayarak törpüleyen devasa bir mekanizma bu. Herkesin aynı dertten muzdaripmiş gibi aynı hapı yuttuğu bir toplumda, kimse kendi şarkısını söyleyemez. Erkeği ayrı, kadını ayrı, çocuğu ayrı bir fabrikasyon bandından geçirip "ideal toplum" masalı yazıyorlar.
Asıl özgürlük, önümüze konulan menüden en popüler ilişki modelini seçmek ya da alkışlanan ebeveyn rollerini kusursuzca oynamak değildir. Asıl özgürlük, o dayatılan reçeteyi yırtıp atmak; kendi ailenin, kendi ilişkisinin ve bizzat kendi ruhunun o kusurlu, eksik ama tamamen sana ait olan gerçeğiyle yüzleşebilme cüretidir. Doğal özgürlük garantili değildir; yorucudur, bazen kırıp döker ama sana aittir.
Bize mahkumiyetimizi özgürlük diye pazarlayanlar, en çok o içimizdeki hizaya gelmez yabanlıktan korktular. Çünkü kendi acısıyla kendi ilacını karanlıkta elleriyle arayan bir insanı, hiçbir "ideal yaşam" şablonuyla evcilleştiremezsiniz. Esaretin en kusursuz hall, mahkumun sadece kendi hücresini evi sanması değil; aynı zamanda o hücrede nasıl seveceğini, nasıl ağlayacağını ve nasıl var olacağını başkalarının yazdığı bir reçeteden okumasıdır.