Yazar Süreyya Şahin bugünkü köşe yazısında, ' Kutuplaşmanın Kıskacında Bir "Günah Keçisi"Yaratmak ' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

KUTUPLAŞMANIN KISKACINDA BİR "GÜNAH KEÇİSİ" YARATMAK

Son günlerde sosyal medyayı esir alan, herkesin kendi ideolojik penceresinden şiddetle yorumladığı "mizah mı alay mı?" tartışması, aslında ülkenin hâl-i pür melalini özetleyen bir turnusol kağıdına dönüştü. Deniz Göktaş özelinde alevlendirilen bu süreç, nezaket ve nizamın toplumsal hafızadan nasıl silindiğini, ifade özgürlüğünün ise nasıl bir sopaya dönüştürüldüğünü çıplak gözle görmemizi sağladı.

Mizahın sahnedeki cüretkar tavrını, hukuki bir yaptırıma veya devlet eliyle gelen bir susturmaya dönüştürmek, ifade alanını daraltan büyük yanlışlardan biridir. Deniz Göktaş'ın gösterilerini izlediğimde -tarafsız bir şekilde yorum yapabilmek için- birçok farklı kesime, değere ve konuya dokunan oldukça geniş bir yelpazede mizah ürettiğini gördüm. Bu durum, gösterinin sadece tek bir yöne odaklanmadığını, aksine geniş bir alanı zeka süzgecinden geçirmeye çalıştığını ortaya koyuyor. Ancak bu savunma, her türlü düzeysizliği veya içi boş alayı "özgürlük" etiketiyle kutsamak anlamına gelmemeli.

Gerçekentelektüel duruş; hem iktidarın dogmatik yasakçılığına karşı çıkmayı, hem de mizahın derinliği ile alayın kolaycı yıkıcılığı arasındaki farkı korumayı gerektirir. İlkesel bir tutarlılık; kutsalların veya toplumsal değerlerin öznesi kim olursa olsun, o teraziye her kesim için aynı hassasiyetle yaklaşılmasını şart koşar. Mizah, bir değerler hiyerarşisi oluşturup "bazıları dokunulmaz, bazıları alay malzemesi" demeden, her türlü insanlık haline, her türlü inanca ve toplumsal kabul görmüş değere aynı mesafede ve zeka düzeyinde yaklaştığı müddetçe sahicidir. Dolayısıyla, bir düşünceye karşı hukuki değil, yine fikirle ve daha nitelikli bir mizahla cevap verebildiğimiz gün, çifte standartlı sığlıktan kurtulabiliriz.

Deniz Göktaş'ın maruz kaldığı bu kuşatılmışlık, aslında kutuplaşmış toplumun iki ucunun birleştiği trajikomik noktayı da ifşa ediyor: Bir tarafta kendini "muhalif" olarak tanımlayıp her olaya mal bulmuş mağribi gibi atlayan, provokatif bir dil kullanarak toplumsal gerilimi tırmandıranlar; diğer tarafta ise her türlü farklı sesi "dini veya milli değerlere saldırı" paravanıyla susturmaya ant içmiş ilkel linç kültürü. Deniz, her iki kesimin de kendi ideolojik kibri için kullandığı bir "günah keçisine" dönüştürülmüş durumda.

Başka birçok örneği olan, mizahın sınırlarını zorlayan benzer denemeler sessiz sedasız kabul görürken, Deniz'in bir anda bu kadar hedef tahtasına oturtulması tesadüf değil bence. Bu, gösterinin içeriğinden ziyade, toplumun hangi kısmının, hangi anında, kimin üzerinden kendi adaletini -veya adaletsizliğini- sergilemek istediğine bağlı gelişen bir durum.

Bir kesim, "özgürlük" derken sadece kendi dünya görüşüne hizmet eden bir yıkıcılığı kutsuyor; diğer kesim ise "kutsal" derken, aslında her türlü eleştiriye kapalı, entelektüel fakirleşmiş biat kültürünü savunuyor. İkisi de aslında aynı aynaya bakıyor ve ikisi de birbirinin varlığından beslenerek bu kısır döngüyü sürdürüyor. Deniz Göktaş'ın başına gelenler, bu ülkedeki mizahı sadece bir tarafı yüceltmek veya diğerini dövmek için sopa olarak kullananların yarattığı enkazın özetidir. Mizahın bir zeka parıltısı mı yoksa ucuz bir alay mı olduğu, taraflar bu "linç ve kalkan" oyunundan vazgeçmedikçe asla sağlıklı bir şekilde tartışılamayacaktır.

Tüm bu haksız süreç göz önüne alındığında, Deniz'in en kısa zamanda salıverilmesi gerekiyor. Bunu tüm kalbimle -adalete olan inançsızlığıma rağmen- diliyorum.