Barış Vakfı Başkanı ve Yazar Hakan Tahmaz bugünkü köşe yazısında, ' NATO zirvesi dış politikanın iç siyasete dönüştüğü gösteri' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

NATO zirvesi dış politikanın iç siyasete dönüştüğü gösteri

Ankara'daki NATO Zirvesi, yalnızca uluslararası diplomasinin değil, Türkiye siyasetinin de önemli bir fotoğrafını ortaya koymuştur. Bu fotoğrafta görünen yalnızca Erdoğan ile Trump arasındaki yakınlık değildir. Görünen aynı zamanda dış politikanın iç siyaseti tahkim eden bir meşruiyet aracına dönüşmesi, Türkiye'nin NATO'nun yeni güvenlik mimarasında üstlenmeye hazırlandığı rol ve buna karşı muhalefetin henüz bütünlüklü bir siyasal çerçeve geliştirememiş olmasıdır.

Ankara'da gerçekleştirilen NATO Liderler Zirvesi, yalnızca uluslararası diplomasinin rutin toplantılarından biri değildi. Zirve, Türkiye'nin dış politikadaki yönelimini, iktidarın Batı ile kurduğu yeni ilişkiyi ve bu ilişkinin iç siyasette nasıl bir meşruiyet üretme aracına dönüştürüldüğünü gösteren önemli bir siyasal gösteriye dönüştü. Tartışılması gereken asıl konu, NATO sonuç bildirisinden çok, zirvenin Türkiye'de yarattığı siyasal tablodur.

Kuşkusuz NATO, Soğuk Savaş sonrasında yalnızca askeri bir savunma ittifakı olmaktan çıkmış, dünyanın farklı bölgelerindeki çatışmaları yöneten küresel bir savaş organizasyonuna dönüşmüştür. Ukrayna savaşı, Ortadoğu'daki gelişmeler, Çin ile rekabet, enerji yollarının güvenliği ve savunma sanayii yatırımları bugün NATO'nun temel gündemini oluşturuyor.

Ankara Zirvesi'nde de sürpriz yaşanmadı. Savunma harcamalarının artırılması, ittifakın askeri kapasitesinin güçlendirilmesi ve mevcut güvenlik stratejisinin devam ettirilmesi yönünde ortak irade ortaya konuldu. Bir tür ortaklar iman tazelediler.

Ancak zirveyi asıl dikkat çekici kılan, bildirinin içeriğinden çok oluşturulan siyasi atmosferdi. Ankara adeta olağanüstü güvenlik tedbirleri altında uluslararası bir güç gösterisinin sahnesine dönüştü. Özellikle ABD Başkanı Donald Trump'ın ağırlanış biçimi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın zirve boyunca verdiği görüntüler, toplantının diplomatik boyutunun ötesinde sembolik bir anlam taşıyordu. Trump’a gösterilen ihtişamın abartılması dikkat çekiciydi.

Bu tabloyu yalnızca iki lider arasındaki kişisel yakınlık olarak okumak eksik kalır. Aslında karşılıklı olarak iki farklı güç gösterisi sahnelendi. Trump, Amerika'nın küresel liderliğini yeniden vurgularken, Erdoğan da uluslararası sistemin önemli aktörleriyle kurduğu ilişki üzerinden iç kamuoyuna güçlü lider imajını yeniden üretmeye çalıştı. Zirve, dış politikadan çok iç siyasete yönelik mesajların üretildiği bir platform işlevi gördü.

Muhalefetin önemli bir bölümü bu gösteriyi yalnızca dış politika ekseninde değerlendirmeye çalışıyor. Oysa iktidarın temel başarısı tam da dış politikayı iç siyasetin en etkili araçlarından biri haline getirebilmesidir. Türkiye'de dış politika hiçbir zaman tamamen iç siyasetten bağımsız olmadı. Ancak AK Parti döneminde bu ilişki çok daha belirgin hale geldi. Güvenlik söylemi, milli beka vurgusu ve uluslararası krizler, içeride siyasal desteğin yeniden üretilmesinin temel araçları olarak kullanıldı.

NATO fotoğrafının anlattıkları

Bu nedenle Erdoğan'ın Trump ile verdiği görüntüler, yalnızca diplomatik nezaket olarak değerlendirilemez. Anti-Amerikancılığın toplumda oldukça yaygın olduğu bir ülkede ABD Başkanı ile kurulan yakın ilişkinin iktidar tabanında ciddi bir rahatsızlık yaratmaması üzerinde düşünülmesi gereken bir olgudur. Çünkü seçmen, dış politikayı ideolojik saflık üzerinden değil, liderin uluslararası sistemde kurduğu güç ilişkileri üzerinden okumaktadır.. ABD'ye meydan okuyabilen ama gerektiğinde ABD Başkanı ile doğrudan ilişki kurabilen lider imajı, Erdoğan'ın siyasal sermayesini besleyen önemli unsurlardan biridir.

Bu Türkiye’nin siyasal, kültürel yozlaşma ve çoraklaşma halidir. Bunu doğru anlamak ve anlamlandırmak için Ahmet Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanı, Erdoğan Başbakan ve Abdullah Gül Dışişleri Bakanı ve Başbakan yardımcısı olduğu 28-29 Haziran 2004 tarihlerinde İstanbul’da toplanan 26 ülkenin katıldığı 19. NATO Zirve Toplantısını hatırlatmak gerekiyor. Türkiye’nin 24 yıllık siyasal, sosyal ve kültürel yolculuğunun sonuçları çok şey anlatıyor.

Burada dikkat çekici olan yalnızca Trump'ın Erdoğan'a yönelik övgüleri değildir. Bir dönem Batı kurumlarını "Hristiyan kulübü" olarak tanımlayan siyasal İslam geleneğinin bugün NATO içinde en etkin aktörlerden biri olmayı hedeflemesi de önemli bir dönüşümü ifade ediyor. Türkiye artık yalnızca NATO üyesi bir ülke olarak değil, ittifakın yeni güvenlik mimarisinde daha fazla sorumluluk üstlenmeye hazır bir ortak olarak konumlandırılıyor. Trump yönetiminin Türkiye'yi "yetenekli müttefik" olarak tanımlaması da bu çerçevede okunmalıdır.

Bu dönüşümün en çarpıcı yönlerinden biri Ortadoğu politikalarında görülmektedir. Gazze'de yaşanan yıkım sürerken NATO sonuç bildirisinin İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki tutumunu öne çıkaran yaklaşımına Türkiye'nin itiraz etmemesi, Ankara'nın yeni jeopolitik konumlanışına işaret ediyor. Böylece Filistin merkezli söylem ile NATO'nun bölgesel güvenlik stratejisi arasındaki çelişkiler giderek görünmez hale geliyor. İktidar bir yandan İsrail'i sert biçimde eleştirirken diğer yandan aynı güvenlik mimarisinin içinde daha aktif rol üstlenmeye hazırlanıyor. Bu durum, dış politikanın ilkelerden çok stratejik ittifaklar üzerinden yeniden şekillendiğini gösteriyor.

Bugün sıkça dile getirilen "NATO 3.0" tartışmaları da bu çerçevede önem kazanıyor. Soğuk Savaş'ın savunma ittifakı yerini, küresel güvenlik krizlerini yöneten, enerji yollarını, teknolojik rekabeti ve bölgesel çatışmaları aynı stratejinin parçası olarak gören yeni bir NATO anlayışına bırakıyor. Türkiye'nin bu yeni mimaride üstleneceği rol yalnızca dış politikayı değil, ülkenin iç siyasal rejimini de etkileyecek sonuçlar doğurabilir. Güvenlik merkezli yönetim anlayışının kurumsallaşması, yürütmenin yetkilerinin daha da genişlemesi ve demokratik denetim mekanizmalarının zayıflaması bu sürecin olası sonuçları arasında yer alıyor.

Muhalefetin bu tablo karşısındaki en önemli eksikliği ise iki noktada ortaya çıkıyor. Birincisi, iktidarın dış politikayı iç siyasette kullanmasını yalnızca taktiksel bir tercih olarak değerlendirmesidir. Oysa güvenlik siyaseti, AK Parti'nin uzun yıllardır iktidarını yeniden üretmesinin temel mekanizmalarından biridir. Bu yapısal ilişki kavranmadan geliştirilecek eleştiriler eksik kalacaktır.

İkinci eksiklik ise NATO ve ABD politikalarına ilişkin bütünlüklü bir alternatif geliştirilememesidir. Muhalefet, bir yandan iktidarın Batı ile ilişkilerini eleştirirken diğer yandan NATO'nun bölgesel stratejisine yönelik açık ve tutarlı bir perspektif ortaya koyamamaktadır. Hatta kimi çevrelerde NATO eleştirisinin başlı başına "eski sol" refleksi olarak görülmesi, muhalefetin düşünsel alanını daha da daraltmaktadır. Böyle bir zeminde iktidarın kurduğu dış politika anlatısına karşı güçlü bir siyasal alternatif üretmek kolay görünmemektedir.

Ankara'daki NATO Zirvesi, yalnızca uluslararası diplomasinin değil, Türkiye siyasetinin de önemli bir fotoğrafını ortaya koymuştur. Bu fotoğrafta görünen yalnızca Erdoğan ile Trump arasındaki yakınlık değildir.

Görünen aynı zamanda dış politikanın iç siyaseti tahkim eden bir meşruiyet aracına dönüşmesi, Türkiye'nin NATO'nun yeni güvenlik mimarasında üstlenmeye hazırlandığı rol ve buna karşı muhalefetin henüz bütünlüklü bir siyasal çerçeve geliştirememiş olmasıdır. Önümüzdeki dönemde asıl tartışılması gereken mesele de budur.