Yazar Sevim Korkmaz Dinç'in bugünkü köşe yazısında, ' Han Kang, Çocuk Geliyor/Kore’de yaşanan 1980 Gwangju Ayaklanması' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Han Kang, Çocuk Geliyor

Kore’de yaşanan 1980 Gwangju Ayaklanması

1980 yılı birçok ülkede aydınlara, demokratlara, devrimcilere ve komünistlere karşı işlenmiş benzer katliamların yılıdır. Başını ABD’nin çektiği emperyalist devletlerin işbirliği ile komünizmin yayılmasını önlemek için hazırlanan kanlı proje bizde 12 Eylül darbesiyle tarihe geçerken Kore’de 18 Mayıs 1980 tarihinde Gwangju Ayaklanması olarak tarihe geçti.

Nobel ödüllü Koreli yazar Han Kang 160 sayfalık “Çocuk Geliyor” kitabında bu katliamı anlatır. 160 sayfa ve 6 bölümden oluşan kitapta anlatılanlar o kadar tanıdıktır ki… İşkencelerde yaşananlar, silahsız gençlerin üzerine açılan ateş, üst üste konulup yakılan bedenlerden çıkan dumanın kokusu sizi sararken yaralarımızı kanatır. Vietnam’da ve Kamboçya’da görev yapmış Koreli paralı askerlerin yaptığı vahşeti okurken içiniz öfkeyle dolar. Esas acı olan onlara öldürme emri veren halkın “baba” dediği devlettir.

“Askerler güpegündüz insanları dövüp bıçakladılar, bu da yetmezmiş gibi üzerlerine ateş ettiler. Öyle yapın diye onlar emir verdi. O insanlara nasıl devlet diyebiliriz?”

Olaylar 1979 yılında Kore devlet başkanına suikast yapılmasıyla başlar gibi görünse de gerçekte halkın içinde yaşadığı yoksulluğa, sömürüye, devletin emperyalistlerle yaptığı işbirliğine karşı yapılan direniştir. Hükümetin istifa etmesini isteyen binlerce insan valilik önündeki meydanda toplanır. Kore Halk Ordusu eylemlere öncülük eder. Hükümetin istifa etmesini isteyen mitinglerin sonunda ülke de sıkıyönetim ilan edilir.

Üniversite gençleri ve sendikalar valilik önünde “Sıkıyönetime Hayır” mitingleri düzenlemeye başlar. Romana konu olan olaylar sıkıyönetimin kaldırılması için valilik önünde toplanan halkın katıldığı mitingdir. Ancak Mitinge katılanlara binaların tepesinden ateş edilir. Tıpkı Taksim olaylarında olduğu gibi… Rastgele açılan ateş sonunda meydan kan gölüne döner.

“O gün askerlere dağıtılan mermilerin toplam sekiz yüz bin tane olduğunu sonradan öğrendim. O zamanlar şehrin nüfusu dört yüz bindi. S.91”

Askerler devlete karşı çıkan herkesin öldürülmesi emrini almıştır. Komünizme karşı mücadele için açılan ateşte ölenlerin çoğu gençler ve sivil haktır. Yaralanan ve öldürülen gençleri kurtarmaya gidenlere de ateş açılır. Bir süre sonra miting meydanı sessizliğe gömülür.

Eylemden kaçan gençlerin bir bölümü Ticaret Odasında toplanır. Öldürenlerin bedenleri önce sağlık birimlerinde ölü sayısı artınca Ticaret Odası bahçesinde toplanmaya başlar. Kayıtların tutulması, bedenlerin numaralanması ve sayılması yaşları 20’yi çekmeyen gençlere kalır. Askerler her yerde katliama devam eder. Generalin tanklarla şehre girmesiyle olaylar daha da büyür.

Ticaret Odasında toplanan yaşları 20 civarında olan bir grup genç, 15-16 yaşlardaki öğrencilerin zarar görmemesi için evlerine yollamaya çalışsa da gençlerin çoğu evlerine gitmemeyi tercih eder. Daha silah kullanmayı bilmeyen gözcüler sıkıyönetim askerlerinin geleceği haberini alır. Halk Ordusunun üyeleri ve sempatizanlar askerlerin silahsız gençleri öldürmeyeceğine inanırlar. Ancak gençler askerlerin ne kadar acımasız olduğunun, devletin verdiği “öldürün” emrinin farkında değildir.

“Merdivenleri çıkan askerlerin karanlığın içinden yaklaşmalarını görmelerine rağmen bizim ekipten kimse tetiği çekmedi. Tetiği çekince birinin öleceğini bile bile bunu yapamazlardı. Biz ateş bile edemeyen silahlı çocuklardık. S 90”

Gençler ellerini havaya kaldırıp teslim olsalar da üzerlerine acımasızca ateş edilir, üstlerine basılarak ayaklar altında çiğnenir. Sıkıyönetime karşı protesto eylemlerinin yaşandığı sekiz gün içinde resmi kayıtlara göre 165, resmi olmayan kayıtlara göre 2 binden fazla insan öldürülür. Öldürülenlerin çoğu lise ve üniversite öğrencileridir.

Han Kang, Japon ve Çin edebiyat geleneğine bağlı olarak hazırladığı kitabın her bölümünde olaylarda hayatını kaybeden yaşları 16 ile 20 yaş arasındaki gençlerin yaşadıklarını anlatır. Her bölüm bağımsızmış gibi okunsa da bölümlerin tamamı romanı oluşturur.

Kitabın yazıldığı dönemde olayların üzerinden otuz yıldan fazla geçmiş ve insanlar yaşananları unutmayı seçmiştir. O zamanlar dokuz yaşlarında olan yazarın evinde de büyükler fısıltılarla konuşurlar.

Çocukların duymasını istemedikleri konuşmalar, saklanan kitaplar yazarın dikkatini daha çok çeker ve yıllar sonra olayları araştırmaya başlar. Olayın geçtiği okulu, Ticaret Odasını, valilik önündeki meydanı ve gençlerin yaşadığı hanok evlerini gezmeye başlar. Olaylarda hayatını kaybeden gençler arasında eskiden oturdukları evi satan alan ailenin oğlu ve kiracı olarak oturan gençler de vardır.

Bazen: “İnsanoğlu özünde acımasız bir varlık mıdır? Bizler sadece evrensel tecrübeleri mi yaşıyoruz? Sadece yüce bir varlık olduğumuz yanılgısıyla yaşıyoruz hepsi bu; her an bir hiç olan böcek, hayvan, irin, iltihap kümesine dönüşebilir miyiz acaba? Hakarete uğrayıp, mahvedilip öldürülmek, tarihte defalarca kez tekrarlanan bütün bunlar insanoğlunun kaçınılmaz kaderi mi acaba? (s.103)” diyerek insan olmayı sorgular;

Bazen, ölü bir bedenin neden bayrağa sarılması gerektiğini anlatır.

Bayrakla, bir tek onunla sarılması gerekir. Çünkü bizlerin katledilen birer et yığını olmadığımızı herkesin anlaması lazım, ölenleri çaresizce ve sessizce anmak için millî marş okunuyor. (s.133)”

Bazen de insanın vicdanına seslenir. 16 yaşındaki bir gencin sesiyle vicdanımızla insan olmamız arasındaki ilişkiyi düşünmemizi sağlar

“Askerlerin bizden kat kat güçlü olduklarını bilmiyor değildim. Ancak garip olan, onlarınkinden daha güçlü bir şey beni etkisi altına almıştı.
Vicdan.
Kesinlikle vicdan.
Dünyadaki en korkunç şey odur. (S.88)”

Roman okunup biter ama belleğimizde yer eden;

“Ben hiçbir şeyi affetmiyor ve hiçbir şey için af dilemiyorum. (s.116)” sözleri kalır.

Sevim Korkmaz Dinç

20 Haziran 2026, İzmir