Hukukçu Eylül Yaylacı, bugünkü köşe yazısında 'Yeni Dönemin Eşiğinde Kürt Siyasi Hareketi: Kendini Yenileyen Bir Özne mi, Eski Alışkanlıkların Devamı mı?' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Yeni Dönemin Eşiğinde Kürt Siyasi Hareketi: Kendini Yenileyen Bir Özne mi, Eski Alışkanlıkların Devamı mı?

Türkiye önemli bir tarihsel eşikten geçiyor. On yıllardır ülkenin siyasal gündemini belirleyen silahlı çatışma döneminin sona ermesi ve yeni bir siyasal zeminin oluşma ihtimali, yalnızca devlet açısından değil, Kürt siyasi hareketi açısından da köklü bir muhasebeyi zorunlu kılıyor. Böyle dönemler, yalnızca dış politikaların değil, siyasal aktörlerin kendi iç yapılarını, mücadele yöntemlerini ve gelecek vizyonlarını da yeniden değerlendirmelerini gerektirir.

DEM Parti'nin merkezi kongre süreci bu nedenle yalnızca yeni yöneticilerin seçileceği rutin bir organizasyon olarak görülmemelidir. Bu kongre, hareketin kendisini yeni dönemin ihtiyaçlarına göre yeniden kurup kuramayacağının sınanacağı tarihsel bir fırsattır.

Yeni dönemin temel sorularından birisi de şu olmalıdır : Mücadele biçimleri değişirken siyaset de değişebilecek midir?

Silahlı mücadelenin sona erdiği, demokratik siyaset alanının görece genişleme ihtimalinin ortaya çıktığı bir süreçte, eski reflekslerle yeni dönem inşa edilemez. Yeni dönem, yeni kadrolar, yeni örgütlenme anlayışı ve yeni bir siyaset dili gerektirir.

Bileşen İlişkisinde Temsiliyet Yetmez, Mücadele Ortaklığı Gerekir.

DEM Parti'nin kuruluşundan itibaren önem verdiği bileşenli yapı, Türkiye'nin demokratikleşme arayışının önemli deneyimlerinden biri olmuştur. Farklı kimliklerin, siyasal geleneklerin ve toplumsal mücadelelerin aynı çatı altında buluşması değerli bir kazanımdır.

Ancak artık bu deneyimin samimiyetle değerlendirilmesi gerekiyor.
Bileşen hukuku yalnızca yönetim organlarında veya parlamentoda belirli kontenjanlarla temsil edilmekten ibaret değildir. Asıl mesele; mücadelede, bedelde, sorumlulukta ve örgütlenme pratiğinde eşit ortaklık kurabilmektir.

Eğer bazı bileşenler yalnızca temsiliyet üzerinden siyaset üretirken, toplumsal örgütlenme yükünü ve siyasal riskleri hareketin ana gövdesi taşımaya devam ediyorsa, burada gerçek anlamda eşit bir ortaklıktan söz etmek mümkün değildir.

Demokratik birliktelik; yalnızca makamların paylaşılması değil, yükün de paylaşılmasıdır.
Aksi halde bileşen modeli, toplumsal dinamizm üreten bir zenginlik olmaktan çıkar; elitler arası temsiliyet mekanizmasına dönüşür.
Kürt siyasi hareketinin bugün ihtiyaç duyduğu şey tam da budur: Mücadelede eşitlik.

Parti İçi Demokrasi Kendi Evinde Başlar.

Demokrasi talep eden bir siyasi hareketin en büyük sınavı, kendi iç işleyişidir.
Parti içi demokrasinin zayıf olduğu, eleştiri mekanizmalarının işlememeye başladığı, liyakat yerine aidiyet ilişkilerinin belirleyici hale geldiği yapılarda zamanla siyasal üretkenlik azalır.

Hiçbir siyasal hareket sürekli olarak yalnızca geçmiş mücadelelerin meşruiyetiyle ayakta kalamaz. Her kuşak kendi siyasal meşruiyetini yeniden üretmek zorundadır.
Bunun yolu ise değişim ve dönüşüm mekanizmalarının kurumsallaştırılmasından geçmektedir.

Eleştiri cezalandırılan değil teşvik edilen bir kültüre dönüşmelidir.
Yereller daha fazla söz sahibi olmalıdır.
Kararlar yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru şekillenmelidir.
Yeni kadroların önünün açılması bir tercih değil, siyasal zorunluluktur.

Kadın Özgürlüğü Teoride Değil, Pratikte Kazanılır.

Kürt siyasi hareketinin en güçlü yönlerinden biri kadın özgürlük paradigmasını siyasetin merkezine yerleştirmiş olmasıdır.
Eşbaşkanlık sistemi bunun en önemli sembollerinden biridir.
Ancak semboller tek başına yeterli değildir.
Kadın özgürlüğü yalnızca tüzüklerde yazan ilkelerle değil, gündelik siyasal yaşamın her alanında yeniden üretilmelidir.

Bugün hâlâ birçok yerde erkek egemen siyasal kültürün davranış kalıpları kendisini koruyabiliyorsa, kadınların karar alma süreçlerine fiilen eşit katılımı sağlanamıyorsa, kadın emeği görünmez hale gelebiliyorsa, burada teori ile pratik arasında önemli bir mesafe var demektir.

Gerçek eşitlik, yalnızca kadınlara ayrılmış koltuklarla değil; erkek egemen zihniyetin sürekli sorgulanmasıyla mümkündür.
Kadın mücadelesi partinin vitrini değil, siyasal karakteri olmalıdır.

Demokratik Siyaset Yeni Bir Dil İster.

Silahlı mücadelenin sona ermesi yalnızca yöntem değişikliği değildir.
Bu aynı zamanda siyasetin yeniden tanımlanması anlamına gelir.

Artık toplumla kurulacak ilişkinin merkezinde örgütlenme, yerel demokrasi, katılım, belediyecilik, emek mücadelesi, ekoloji, kadın özgürlüğü, gençlik politikaları ve gündelik yaşamın sorunları yer almak zorundadır.

Toplum yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan bir seçmen kitlesi değildir. Toplum sürekli örgütlenmesi gereken canlı bir özne olmalıdır.

Siyasal hareketler güçlü oldukları için toplumları dönüştürmezler, toplumları örgütledikleri ölçüde güçlenirler.
Yeni dönem tam da bunu zorunlu kılıyor.

Demokrasi Masalarda Değil Halkın İçinde Kurulur.

Türkiye'de uzun yıllardır siyasal krizlerin çözümünde devlet ile çeşitli müzakere süreçleri gündeme gelmiştir.
Elbette müzakere siyasetin meşru araçlarından biridir.
Ancak otoriter rejimlerde iktidarın demokrasiye yaklaşımı çoğu zaman ilkesel değil pragmatiktir.

İktidarlar kendi güç dengelerini korudukları ölçüde reform yaparlar.
Kendi egemenliklerini riske atacak demokratikleşme adımlarını ise çoğu zaman toplumun örgütlü baskısı olmadan atmazlar.

Bu nedenle demokratikleşmenin gerçek güvencesi müzakere masaları değil, örgütlü toplumdur.
Demokrasi, egemenlerin halka verdiği bir lütuf değildir.
Halkların uzun mücadeleleriyle kazanılmış tarihsel birikimdir.

Bu nedenle Kürt siyasi hareketi yalnızca iktidarla yürütülen temaslara odaklanan bir siyaset yerine, Türkiye'nin bütün demokrasi güçleriyle birlikte toplumsal örgütlenmeyi büyüten bir strateji geliştirmek zorundadır.

Türkiye Toplumuyla Yeni Bir Toplumsal Sözleşme.

Kürt meselesinin demokratik çözümü yalnızca Kürtlerin meselesi değildir.
Bu mesele aynı zamanda Türkiye'nin demokrasi sorunudur.
Çünkü bir ülkede herhangi bir halkın özgürlüğü sınırlanıyorsa, aslında bütün toplumun demokrasisi eksiktir.

Bu nedenle yeni dönemde Kürt siyasi hareketi yalnızca kendi toplumsal tabanına değil, Türkiye toplumunun tamamına hitap eden ortak bir demokratik gelecek fikri geliştirebilmelidir.

İşçinin ücretini, çiftçinin üretimini, emeklinin yoksulluğunu, gençlerin umutsuzluğunu, kadınların eşitlik mücadelesini, doğanın talanını ve hukuk devletinin çöküşünü aynı demokratik program içinde buluşturabilen bir siyaset, hem Kürt halkının mücadelesini büyütecek hem de Türkiye'nin demokratik dönüşümünün önünü açacaktır.
Çünkü demokrasi, kimliklerin birbirine eklemlendiği ortak yaşam iradesidir.

Cesaret, Önce Kendini Değiştirebilmektir.

Bir siyasal harekette gerçek siyasal olgunluk, gerektiğinde kendisini de eleştirebilmesidir.
Bugün Kürt siyasi hareketinin önündeki en büyük fırsat, geçmiş mücadele deneyimini inkâr etmeden; fakat onun sınırlarını da cesaretle tartışarak yeni bir siyasal ufuk açabilmesidir.

Toplum değişmiştir.
Kuşaklar değişmiştir.
Siyasal ihtiyaçlar değişmiştir.

Dolayısıyla örgütlenme biçimleri, kadrolar, siyaset dili ve parti kültürü de değişmek zorundadır.

Yeni dönemin başarısı yalnızca devletin atacağı adımlara bağlı değildir.
Aynı zamanda Kürt siyasi hareketinin kendi içinde gerçekleştireceği demokratik dönüşüme bağlıdır.

Eğer bu dönüşüm başarılabilirse, DEM Parti yalnızca Kürtlerin temsilcisi olarak değil; Türkiye'nin demokratikleşmesinin kurucu siyasal aktörlerinden biri olma iddiasını güçlendirebilir.
Çünkü yeni dönemin en büyük ihtiyacı daha fazla temsil değil; daha fazla demokrasi, daha güçlü örgütlenme, daha cesur özeleştiri ve halkla yeniden kurulan sahici bir siyasal bağdır.

Tarih, değişen koşullara rağmen değişmeyenleri değil; kendisini yenileyerek toplumun önünü açabilen hareketleri hatırlar.