Hukukçu Eylül Yaylacı, bugünkü köşe yazısında 'Çürüyen Yargıda Avukatlık Mesleği' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

ÇÜRÜYEN YARGIDA AVUKATLIK MESLEĞİ

Türkiye gibi ülkelerde yargı üçlü sac ayağının (savcı-hâkim-avukat) eşit güce sahip olmadığı, avukatların konumunun sistemik olarak zayıflatıldığı bilinen bir gerçekliktir.

Rüşvetin ve nüfuz ticaretinin Türkiye yargı tarihinde her zaman bir karşılığı olmuştur. Avukatların, sistemin yozlaştığı dönemlerde "aracı kişi" pozisyonuna evrilmesi ve yargıya güvenin düştüğü ortamlarda halkın 'avukat tutarak işini çözme' inancı ve bu algının rüşveti normalleştirmesi, bu ilişkilerin tarihsel boyutunda da hep var olmuştur maalesef.

Hukukta ilke ve etik değerlerin dezenformasyonu; "Adalet"in yerini "kazanmak" ve "kurtarmak" kavramlarının alması, etik ilkelerin araçsallaştırılması ve sadece savunma tekniğine indirgenmesi sonucunu doğurmuştur.

Avukatlık mesleğinin bir “geçim aracı” olarak görülmesi, idealizmin yerini pragmatizmin alması, serbest piyasada ayakta kalma baskısı ve "ne olursa olsun para kazanma" dürtüsü, mesleki anlayışın tamamen para kazanmaya indirgenmesine neden olmuştur.

"Tanıdıkla halledelim" gibi refleksler, hukukun bilinçli olarak dolanılabilecek bir sistem gibi görülmesi, kuralların değil kişisel bağlantıların belirleyici olduğu bir yargı algısı, ne yazık ki toplumsal alanda da "İşini Görme" kültürünün ve rüşvete meyilli olmanın yerleşik hale gelmesinin nedenlerini oluşturmaktadır.

Hukukun üstünlüğü ve adalet konularında toplumun duyarsızlığı ise, hukuki bilinç eksikliği nedeniyle insanların adaleti “haklı olmakla” değil, “kazanmakla” ilişkilendirmesi, medyanın ve siyasetin yargıyı araçsallaştırması sebebiyle halkın güveninin sarsılması, toplumun tepkisizliği ve çürümenin derinleşmesinden etkilenerek oluşmaktadır.

Kurumlar arası denge ve denetim mekanizmalarının zayıflaması, siyasal müdahale, bürokratik sadakat, liyakatsizlik gibi sorunların etkisi ve yargının bir iktidar aygıtına dönüşmesi, topyekün bir çürümeden etkilenen yargı sistemi sonucunu doğurmuştur.

Öte yandan genç avukatların işsizlik, düşük ücret, mesleki yalnızlık gibi sorunları, baroların yetersiz desteği, dayanışma yerine rekabetin öne çıkması, mesleğin itibar kaybı ve tükenmişlik sendromu, avukatların meslekteki ideallerinin hayal kırıklığına dönüşmesine neden olmaktadır.

Ne yazik ki popülist siyasetin yargıya yön verme çabası ve "toplumsal infial yaratır" gerekçesiyle alınan kararlarda hukuki değil siyasi değerlendirmelerin öne çıkması da popülizmin yargıda alıcı bulmasının sonucudur.

Sonuç olarak, hukukun üstünlüğüne önce avukatların inanması gerekiyor. Hak temelli bir meslek olması yerine popülizmin ve sadece maddi kazancın aracı haline getirilmesi, avukatlık mesleğini öneminden düşüren yaklaşımlardır. Özellikle son zamanlarda avukatlık mesleğinin rüşvetle bu denli anılıyor olması, mesleki deformasyon ve değerlerde çürümenin bir sonucu olduğu genel olarak kabul gören bir anlayıştır.

Etik eğitimlerinin artırılması, Baroların denetim gücünün etkinleştirilmesi, toplumun bilinçlendirilmesi, dijital dezenformasyonla mücadele gibi önlemler, bu alandaki ihtiyacın aciliyetini göstermektedir.

Ülkemizin mevcut koşullarında, kurumsal çürümelerden nasibini alan yargı kurumunda da sadece avukatlar değil, hakim ve savcıların da aynı çürümenin içerisinde olduğuna ilişkin son günlerdeki haberler, ne yazık ki toplumun hukuka ve adalete olan güvenini ve inancını tamamen ortadan kaldırmış durumdadır.

Devleti ayakta tutan ve omurgası olan hukukun korunması ve toplumsal güvenin sağlanması konusundaki tedbirlerin alınması için gereken yapılmaması halinde geri dönülemez bir sona doğru gidildiğini belirtmek gerekiyor.

NOT:"Yayınlanan yazılar yazarın kendi görüşleridir."