Hukukçu Eylül Yaylacı, bugünkü köşe yazısında 'Kobani’den İBB’ye: Sessizliğin Bedeli ve Sarı Öküzün Dönüşü' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Kobani’den İBB’ye: Sessizliğin Bedeli ve Sarı Öküzün Dönüşü


Tarih, adaletin terazisini sıklıkla siyasi rüzgarlara teslim eden ülkelerde, bir zincir reaksiyonu gibi işler. Benzer bir trajediyi, Kobani davasında görmüştük: HDP’li siyasetçilerin yargılandığı süreçte, muhalefet cephesinden –özellikle ana akım partilerden– beklenen dayanışma ve ilgi, büyük ölçüde eksik kalmıştı.

Eleştiriler haklıydı; çünkü bu dava, sadece bireysel kaderleri değil, Türkiye’nin demokrasi yolculuğunu da şekillendiriyordu. Şimdi, “İBB yolsuzluk” davasında, Ekrem İmamoğlu ve yüzlerce sanığın kaderi benzer bir sessizliğe gömülmüş durumda.

CHP, kendi içinden yükselen bu şikayetlerde haklı olabilir: Medya spotları başka yöne çevrilmiş, kamuoyu gündelik telaşlarda boğulmuş, ve siyasi aktörler –muhalefet dahil– yeterli bir karşı duruş sergilemiyor. Ancak bu sessizlik, sadece bir tesadüf mü, yoksa geçmiş hataların bir yansıması mı?

Düşünün ki, “Sarı öküzü vermeyecektiniz” deyimi, burada tam da yerini buluyor. Bir metafor olmanın ötesinde, acı bir ders.

CHP, 2016’da HDP’li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına destek vererek, adeta kumpas davalarının kapısını aralamıştı. O dönemde, bu karar “terörle mücadele” kisvesi altında sunulmuştu ama sonuçta yargı bağımsızlığını zedeleyen bir emsal yaratmıştı.

Eğer CHP, o günlerde Kobani veya benzeri süreçlere karşı daha cesur bir muhalefet sergileseydi (örneğin uluslararası insan hakları standartlarını vurgulayarak, sivil toplumla ittifak kurarak), bugün İmamoğlu’nun davasında beklediği desteğin toplumsal zeminini bulabilirdi.

Farklı bir bakış açısından, bu durum sosyolojik bir kırılmayı da işaret ediyor: Türkiye’de muhalefet, parçalı yapısı nedeniyle “benim davam, senin davan” ayrımına düşüyor. Sol-liberal kesimler HDP’nin maruz kaldığı baskıları “etnik siyaset” olarak etiketlerken, milliyetçi muhalifler İmamoğlu’nun davasını “siyasi intikam” olarak görüyor. Oysa demokrasi, bu ayrılıkları aşan bir bütünlük gerektirir; yoksa her grup/kesim sırayla kurban olmaktan kurtulamayacaktır.

Tarihi bir perspektiften bakarsak, bu dava sadece İmamoğlu’nun geleceğini değil, yerel yönetimlerin özerkliğini de tehdit ediyor. (HDP belediyelerine kayyum atamalarının farklı bir versiyonu!)

Yüzlerce sanık –bürokratlar, müteahhitler, hatta sıradan çalışanlar– haftada 2-3 duruşmayla Nisan sonuna kadar sürecek bir maratonda yargılanıyor. Silivri’deki mahkeme salonları, adeta bir tiyatro sahnesine dönüşmüş: Tutuklular öncelikli savunmalarını verirken, delillerin “zan ve tahminden ibaret” olduğu iddiaları havada uçuşuyor. Tıpkı Kobani davasındaki gibi.

Uluslararası gözlemciler, bu süreci “siyasi yargılamaların devamı” olarak nitelendiriyor, zira benzer davalarda olduğu gibi, burada da hukukun üstünlüğü sorgulanıyor.

Ne yazık ki, medya ve erişim kısıtlamaları ile kamuoyundaki ilgi eksikliği, bu tarihi yargılamayı sıradan hale getiriyor. Sosyal medyada ara sıra yükselen sesler dışında, ana akım kanallar sessizliğini koruyor.

Eğer bu dava da, diğer siyasi davalar gibi, toplumsal bir destek dalgası yaratmazsa –sivil toplum örgütleri, aydınlar, hatta muhalif partiler bir araya gelmezse– sonuçlar felaket olabilir. Yargılananların hayatları kararacak, evet; ama daha vahimi, ülke giderek daha katı bir otoriter yapıya evrilecek, baskı mekanizmaları normalleşecek, ifade özgürlüğü daha da daralacak ve nihayetinde yaşanmaz bir toplum haline gelinecektir.

Demokrasi, sadece seçim sandıklarında değil, bu tür adalet mücadelelerinde kazanılır. Belki de zaman, muhalefetin geçmiş deneyimlerden dersler çıkarıp, ortak bir cephe kurma vaktidir. Çünkü bir sonraki “öküz”, herkesin olabileceğini unutmamak gerek.