Birsen Güneş'in bugünkü köşe yazısında, 'Amed'de Sosyal Devlet Kuyruğunda Bekleyen Yoksulluk' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
DİYARBAKIR'DA SOSYAL DEVLET KUYRUĞUNDA BEKLEYEN YOKSULLUK
Diyarbakır'ın meşhur sıcağında, insanı nefessiz bırakan kavurucu bir günde çektiğim bir fotoğraf karesi düşüyor önümüze. Bir resmî kurumun ya da bankanın önünde, güneşin altında uzayıp giden bir insan kuyruğu… Fotoğrafı çektiğim Temmuz ayında kuyrukta bekleyen kadınlarla konuştuğumda, aile kartı ve child yardımı ödemelerini alabilmek için hem köylerden hem de Sur ilçe merkezinden geldiklerini, sabah saat 06.00'dan itibaren sıraya girdiklerini anlattılar. Bir kadın ise üç çocuğu için iki ayda bir yalnızca 300 lira yardım aldığını söyledi. Sosyal destek parası alabilmek için saatlerdir orada bekledikleri her hâllerinden belli olan, omuzlarında yaşamın tüm ağırlığını taşıyan insanlar. Bu manzara sadece bir yoksulluk tablosu değildir; bu tablo, 21. yüzyılda "Ben sosyal devletim." diyen herkesin, tüm siyasi mekanizmaların yüzleşmesi gereken bir aynadır.
BU YARDIMLAR NEDEN HESAPLARA YATMIYOR?
İlk sormamız gereken soru son derece nettir: Dijitalleşmenin, yapay zekânın, anlık transferlerin ve cep telefonlarındaki tek tuşla milyarlarca liralık hacimlerin yönetildiği bir çağda, bu insanların hak ettiği sosyal yardımlar neden doğrudan banka hesaplarına yatırılmıyor? Hadi hesaba yatırma konusunu geçtim; yeni işlemler yapmak, aile kartı almak ya da başvuru güncellemek için neden basit bir randevu sistemi bile kurulmuyor? Bu insanları sokağa dökmek, o kavurucu güneşe mahkûm etmek hangi bürokratik mantığın, hangi yönetsel vizyonun ürünüdür?
Bunun arkasındaki temel sebep, ne yazık ki teknolojik imkânsızlık değil, yoksulluğu yapısal olarak çözmek yerine, onu bir idare biçimi haline getirme arzusudur. Parayı hesaba sessizce yatırmak ya da randevuyla işleri kolayca halletmek, o yardım mekanizmasının üzerindeki siyasi ve bürokratik gölgeyi görünmez kılar. Oysa o kuyruklar, birilerine hâlâ "bağımlılık" ilişkisini hatırlatmanın, devletin ya da idari gücün büyüklüğünü göstermenin arkaik bir yöntemi olarak varlığını sürdürmektedir. "Hizmeti vatandaşın ayağına götürme" felsefesinin yerini, "vatandaşı kapıda bekletme" alışkanlığı almıştır. Burada eksik olan teknolojik altyapı değil, insan onurunu merkeze alan bir yönetim ahlakıdır.
NEDEN HEP KADINLAR? MADALYONUN DİĞER YÜZÜ
Fotoğrafa biraz daha dikkatli baktığımızda, o kuyruğu oluşturanların ezici çoğunlukla kadınlar; özellikle de başörtülü, geleneksel kıyafetleri içindeki anneler ve genç kadınlar olduğunu görüyoruz. Peki, neden bu kuyruklarda hep kadınlar var? Bu sorunun cevabı, toplumsal yapının ve ekonomik adaletsizliğin en derin yaralarına dokunur.
Birincisi, sosyal yardım politikalarının büyük bir kısmı "evin hanımına" ya da "anneye" ödenmek üzere kurgulanmıştır. Şartlı eğitim yardımları, çocuk destekleri veya aile yardımları genellikle kadının adına çıkarılır; çünkü paranın doğrudan evin mutfağına, çocukların rızkına harcanma olasılığı kadının elinde daha yüksektir.
Ancak madalyonun bir de sosyolojik ve kültürel boyutu var. Ataerkil toplumsal yapıda yoksulluğun getirdiği o baskı mekanizması erkek üzerinde daha farklı işler. Evin erkeği, kamusal alanda o yoksulluk kuyruğuna girip "muhtaçlığını" deşifre etmekten kaçınırken, bu ağır yükü yine evin kadını sırtlar. Kadın; çocuğunun defteri alınsın, evinin tenceresi kaynasın diye kendi sağlığını o kavurucu sıcağın altına serer. Kadınlar, hanenin ayakta kalması için en öne sürülen fedailerdir. O kuyruklar, kadının toplumsal hayattaki emeğinin sömürülmesinin ve yoksulluğun nasıl "kadınsallaştığının" en somut kanıtıdır.
TÜM SİYASİ PARTİLERİN VEBALİ
Diyarbakır'daki bu görüntü üzerinden sadece mevcut idareyi eleştirip kenara çekilmek, entelektüel ve vicdani bir tembelliktir. Bu fotoğraf karesinde, Türkiye'deki tüm siyasi partilerin ortak sorumluluğu ve vebali vardır:
İktidar partisi ve ortakları bu tablonun doğrudan muhatabıdır; çünkü ülkeyi sürükledikleri ekonomik sıkıntılar, derinleşen gelir adaletsizliği ve insanları üretime katmak yerine yardımlara mahkûm eden bu düzen doğrudan onların eseridir. Vatandaşını bir dijital hizmetle buluşturmak yerine sokaklarda sıraya dizen o hantal bürokrasiyi değiştirmedikleri için bu vebalden kaçamazlar.
Muhalefet partileri de en az onlar kadar bu tablonun bir parçasıdır; çünkü bu ülkede yoksulluğu kökten bitirecek, yapısal reformları içeren, insan onuruna yaraşır alternatif bir düzeni halka yeterince inandırıcı şekilde sunamadılar. Bu kuyrukları Meclis kürsülerinden yeterince gündemleştiremedikleri ve kamuoyunda güçlü, sürekli bir farkındalık oluşturamadıkları için sorumludurlar.
SON SÖZ
Sonuç olarak; 21. yüzyılda bir devletin gelişmişlik düzeyi, gökdelenleriyle ya da dijital hızıyla değil; en savunmasız vatandaşının onurunu nasıl koruduğuyla ölçülür. Gerçek sosyal devlet, insanını kuyruklarda "yardım alan" konumuna düşürerek bekleten değil, hakkı olanı gururunu incitmeden ona ulaştıran devlettir. Diyarbakır’ın o kavurucu sıcağında, gölgesizce bekleyen o kadınların duruşu sadece bir yardım kuyruğu değil; bu ülkedeki tüm siyaset mekanizmasının ortak bir ayıbıdır. Bu kuyruklar bitene, yoksulluk bir yönetim enstrümanı olmaktan çıkana kadar hiçbir siyasi yapı kendini halkın karşısında aklanmış saymamalıdır.
