Birsen Güneş'in bugünkü köşe yazısında, 'Kalemin Kusmuğu: İçten Taşan Sözün İsyanıdır' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Kalemin Kusmuğu: İçten Taşan Sözün İsyanıdır
Binlerce yıl önce, Mısır, Mezopotamya ve başka uygarlıklarda insanlar kil tabletler üzerine kamış kalemle yazardı; ucu sivriltilir, içine mürekkep veya pigment batırılırdı.
Kalem, tarih boyunca sözü ve düşünceyi taşıdı; kökü ise doğada, kamışta almıştır. İbranice kaneh, yani kamış, yazının ilk biçimlerini hatırlatır; Kürtçedeki kanî ise pınar, yaşam ve akışın simgesidir. Kamış, pınarın kenarında büyür; su ve toprak onu besler, güçlendirir. İlginçtir ki kanî ve kaneh, bu iki kelime hem anlam hem de ses olarak birbirine çok yakındır.
Kalem de işte bu iki kaynaktan beslenir: kaneh gibi yazının kökü, kanî gibi yaşamın ve akışın gücü…
Ne var ki bu kök ve akış her zaman dingin değildir; kimi zaman yalnızca yazmaz, kusar. Yaşananlar, birikenler, tanıklıklar, adaletsizlikler, haksızlıklar, eşitsizlikler kelimelere sığmaz, taşar. Söze dönüşen her birikim, kimi zaman kalemin ucundan mürekkep değil, içten yükselen bir öfkenin, bastırılmış bir gerçeğin kusmuğu olarak akar.
Kusmak, insanda fiziksel bir tiksinti uyandırır: koku, görüntü, kirlilik rahatsızlık verir. Ama aynı zamanda hayati bir zorunluluktur. İçeride kalırsa zehirler; dışarı atılmazsa yaşamı tehdit eder. Yazmak da böyledir. Kalemin akışı, zihnin bir tür kusmasıdır. İçerde biriken düşünceler, duygular ve sözler yazıyla dışarı taşar. Ancak yalnızca yazmak özgürleşmek değildir; o söz başka zihinlere ulaşmadığında gerçek bir özgürlükten söz edilemez.
Yazının yalnızca bireysel bir boşalma olmadığını görmek gerekir. Nasıl ki beden kusarak kendini kurtarırsa, zihnin kusmuğu da dışarı taştığında dönüşür, çoğalır; yalnızca bireysel değil, toplumsal bir etki yaratır. Bu yüzden yazı, sadece bir ifade biçimi değil, aynı zamanda direniştir. Biriken her şeyin gücü vardır. İçten tutulan söz de öyle; kâğıda, duvara, caddeye, zihne bulaşır ve görünmezlik düzenini sarsar.
Mısırlı yazar Nawal El Saadawi, “Kadınlar Hapishanesinden Anılar” kitabında kalemin ve kâğıdın nasıl bir tehdit gibi görüldüğünü, kâğıda kaleme ulaşmanın ne kadar zor olduğunu anlatır. Çünkü kalem, rejim için silahtan daha tehlikelidir; bunu da ilk tutsağa en yakın kişi olan gardiyanın zihnindeki dönüşüm üzerinden gösterir.
Polonyalı direnişçi Irena Sendler ise Nazilerden sakladığı çocukların isimlerini küçük kâğıtlara yazarak, diktatörler için bir kalemin gerçekten silahtan daha tehlikeli olabileceğini kanıtladı. Cezaevindeki en önemli direnişi olarak gördüğü de buydu.
Bu ikisinin hikâyesi bize şunu gösterir:
Cezaevinin küflü, nemli, tozlu duvarlarının içinde yazılmış bir kelime bile, dışarıya ulaştığı anda kalemin kusmuğu olur; gider, en steril sarayların duvarına bulaşır.
Yazmak, kadın mücadele tarihinin bir parçasıdır. Kadından alınanı, kadından çalınanı geri almak eylemidir.
Yazmak dışarı çıkmaktır. Hayatı gözlemlemektir, hayatı tanımaktır. Çünkü dışarısı görünürlük alanıdır. Toplumun bize giydirdiği elbiseyi çıkarmak bir nevi çıplak kalmaktır. O çıkardığımız elbisenin yerine neyi koyacağız; asıl mesele, sistemin bize, kadınlara biçtiği rolün kültürel düzeni içinde mi kalacağız yoksa kalemimizle mi kusacağız?
Kadının yazması bir nevi kusmaktır; yaşanmışlıklarını, acılarını, tanıklıklarını dökmektir yazıya.
Bir anlamda isyandır yazı. Yazı, sistemin kültürel düzeninin içinde yazmak kolaydır; ama asıl mücadele, o düzenin dışına çıkabilmektir.
Kadın ya da erkek fark etmez; susturulan her söz mutlaka bir yol bulur. Ama tarihsel olarak bakıldığında, bu kusmanın politik yönü en çok kadınların hayatında belirginleşir. Çünkü onların sözleri uzun süre ev duvarlarının içine sıkıştırılmıştır.
“Kalem gibi kadın” sözü, yüzyıllardır tekrar edilen bir benzetme. İnce bel, zarif parmak, kaşı gözü kalemle çizilmiş gibi ifadeler, kadını kalemin estetiğiyle ölçülen bir nesneye dönüştürdü. Oysa kalem, kadının sesini özgürleştirecek bir imge olması gerekirken, tam tersine çoğu zaman kadını şekil ve güzellik üzerinden tanımlamanın simgesi hâline geldi. Böylece kadın, özne değil, çizilen bir tasvir olarak var edildi.
Tarih boyunca söz, iktidarın alanı oldu. Kadının sesi ev içiyle, erkeğin sesi ise kamusal alanla özdeşleştirildi. Erk akıl, kadınların sözünü “steril” alanlara hapsetti; görünmez kıldı. Oysa kalemsiz de değildi kadın: doğadan renkleri bulan, çömleğe, kumaşa, taşa iz düşüren eller hep kadınlardı. Ne var ki yazının resmî tarihi erkekler tarafından yazıldığı için kadınların tarihi başlık olmadı; hep en kuytu köşelerde yer verildi.
M.Ö. 23. yüzyılda yaşamış, Sümer Kralı Sargon’un kızı Enheduanna, tarihte adı bilinen ilk yazar olarak kabul edilir. Enheduanna hem kadın hem de edebiyat tarihinin çok önemli bir figürüdür; yazılarıyla kadınların gücünü mitolojik ve politik bir dille dünyaya aktarmış.
Enheduanna, kadınlar üzerinden “güç, doğurganlık, savaş ve adalet”i birlikte vurguluyor. Yani kadın yalnızca evin içinde değil, aynı zamanda eşitliğin ve adaletin belirleyicisi olarak resmediliyor.
O günden bugüne değişen yalnızca zaman; sözün bedeli ve ağırlığı ise hâlâ aynı.
Kalemin kusması, insanın kendini yeniden kurduğu, tarihi yeniden yazdığı bir andır. Peki biz bu gücün ne kadar farkındayız? Ona gerçekten ne kadar alan tanıyoruz ve kadın yazarsa ne değişir?
Kadın yazmaya başladığında, tarihin tek gözle yazılmış yarım hikâyesi tamamlanmaya başlar. Çünkü bugüne kadar çoğu satır, erkekler tarafından, erkek gözünden yazıldı. Kadının kalemi eline alması, eksik kalan tarihi tamamlar. Büyük savaşların, kralların, fatihlerin gölgesinde unutulmuş kadınların emeği, acısı, sevgisi yazıyla hatırlatılır.
Dilin yönünü değiştirir. Kadın yazısı, yalnızca olayları değil; duyguları, ayrıntıları, gündelik hayatın küçük ama anlamlı parçalarını da kayda geçirir. Ve adalet duygusunu besler. Çünkü yazı, erkeğin mutlak sözünü kırar; “Ben de varım, benim hikâyem de var” der.
Sessizliği bozar. Evin duvarlarına hapsolmuş deneyim kâğıda dökülür, görünür olur.
Kalemin kusmuğu, birikmiş gücün dışa taşan izi olur.
Aslında kadın yazarsa tarih yeniden yazılır, dünya kelimesinin yarısı tamamlanır. Yazının cinsiyeti değiştiğinde, hakikatin tonu da değişir. Dünya, yarım kalmış hikâyesini tamamlar. Tanrıçaların gücü, annelerin emeği, yoksulların sessiz çığlığı, susturulmuş kadın sesleri; nihayet görünür, duyulur ve politik bir güce dönüşür.
Kadının kalemi, tanrıçaların mirasını devralır ve itirazın diline dönüşür; çünkü her kelime bir savaş alanıdır, her cümle bir isyandır.
Kadının kalemi yalnızca yazmak için değil; binlerce yıl silinen tarihi yeniden yazmak için vardır. Her satır bir özgürleşme, her kelime bir kapı aralayıştır.
Kalemin kusmuğu, kadının tarihini, sanatını ve özgürlüğünü yaratacak en güçlü sanattır.