Fetih Doğan Koç, bugünkü köşe yazısında “ Tekin ve Satoğli/ Bugün Aralık ayın on üçüdür!” başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Tekin ve Satoğli
Bugün Aralık ayın on üçüdür!
Damarlarda kanı doldururcasına soğuktu. Yaralı bir kuş gibi kalbi üşüyordu Satoğli’nin. Dondurucu soğuk vurmuştu dağları. Kar, günlerdir hiç durmadan yağıyordu. Dağlar, ormanlar ve nehirler kar altında soğuk havaya teslim olmuştu. Köyler üşüyordu. Sessizlik köylere çökmüş yollar kapalıydı. Evlerin bacalarından soğuk dumanlar çıkıyor, yürekler üşüyordu. Soğuk tellerden titreye titreye muhtarın telefonu çalmıştı. Ovacıktan Tekin’in yoldaşları, arıyorlar. Titrek ve ağlamaklı bir sesle “Tekin vuruldu, babasına haber verin gelsinler cenazeyi alsınlar.”
Muhtar hiç konuşamadı ve olduğu yere çöktü…
Muhtar ve köylüler Satoğlu’yu alıp Dersim merkezin yolunu tuttular. Tekin’in ölüm haberi tez yayılmıştı bütün Dersim duymuştu. Dersim’e sessizlik düşmüştü. Soğuk sessizliğin arasından yürüyerek karakola gittiler.
Karakolda özel Tim Şafi, Tekin’in babasının yüzüne bakmadan Muhtara birkaç evrak verdi, “Ovacık karakoluna gidin. Bu evraklar kontrol noktalarından rahat geçmenizi sağlayacak” dedi, sırtını döndü gitti.
Dersim merkezde bindikleri taksi onları Ovacık Karakolun kapısının önünde indirdi. Karakolun önündeki nöbetçi beklemelerini istedi. Durdular. Beklenen Tim şefi geldi onları karakola aldı, soğuk ve kin kokan nefesiyle gelenleri dakikalarca süzdü. Sonra “vurduğumuz teröristin babası kim?” dedi.
Satoğli “benim” diyerek cevap verdi.
Şef timi karakoldaki timlere talimat vererek “bunların hepsinin üstlerini arayın ve hücrelere atın.”
Sonra döndü, “vurduğumuz teröristin babasını sorgulayacağım” dedi.
Satoğli, hücrenin kapısını kapatmadan açık bıraktılar.
“Bir baba, bir baba çocuklarını terörist yetiştirir mi?”
“Yetiştirmez” dedi Satoğli.
“Yetiştirmez ama sen yetiştirmişsin” dedi tim şefi.
“Çocuklarım beni dinlemediler” dedi Stoğli.
“Ne dedin ki dinlemediler?”
“Üç tarlam var, otuza çıkaralım, köyde bir konak yapalım, hepimize yetecek bir konak olsun” dedi Satoğli. Sözünü sürdürmesine izin vermedi, Tim Şefi. “Eeee neden koca bir konağı istemediler! Dünya konaklar üzerinde kurulu ve kavgalarda bundan ötürüdür. Senin çocukların neden bu konakları reddediyorlar? Söyle neden?” dedi Tim şefi.
“Onlar, mülksüz bir yaşamı seçtiler” dedi Satoğli.
Yaşama dair bütün direkleri kırılmıştı Satoğli’nin, hücrenin içinde boğulmak üzereydi. Yüreği hızlı hızlı çarpmaya başlamıştı. Yan hücrede Muhtarın öksürme sesi duyuldu sonra, “Sabır. Sabırlı ol Satoğli” diye seslendi. Oğlu Tekinin, yaşadığına dair olan umutları kabardı. Hücrenin kapısına dayanan bu özel harekâtçının konuşmasında vardığı sonuçtu. Emin değildi, yaralı bir yürek bu durumlarda param parçadır. Darmadağın olan duygu deryası umutlu bakar her daim, Satoğli’de verimsiz kış mevsiminde umut sırtlamış öyle girmişti beton hücreye. Karakolun girişinde üzerindeki eşyasını almışlardı. Sigarasına da el koymuşlardı.
“Sigaramdan en azından bir cigara getirir misiniz?” dedi.
“Olmaz” anlamında kafa salladılar.
Çocukları onun için tek umutlarıydı ama oğlu Tekin’in yeri bir başkaydı. Satoğli, Cehennemin baş ucunda umuda sarılmıştı. Umut, insana aitti, böyle durumlarda düş deryasına savururdu. Satoğli’ninde tek dayanağı olan oğlu Tekin idi. Boğulacak gibi oldu, son kez, haykırmak ve sonra bu dünyadan göç etmek istediği an, yine oğlu Tekin aklına düştü. Amacına ulaşmak uğruna sabırlı olması gerektiğine karar kıldı.
“Her kes mal mülk sahibi olmak istiyor ama senin çocukların neden mülksüzlüğü seçtiler?” dedi tekrardan.
Satoğli, bu çiğ sözlere aynı sorulara aynı cevabı vermek istemedi.
“Bak yetmiş yaşına girmiş, hücreye atılmışsın evladın yüzünden” diye sürdürdü tim şefi. Acı vermek için elinden geleni yaptığının farkına vardı Satoğli. Kapısına dayanan bu şer yuvalı adama cevaplamak istiyordu. Çorak topraklara dönüşen dudaklarını pala bıyıkların altındaki ağzını bir şapırdatı, “Çocuklarımın yürüdüğü toprağı öperim ben. Onlar için yaşıyoruz.” deyi verdi.
“Bu karakol da birkaç kez teröristlerin saldırısına uğradı. Senin çocuklarında içinde vardı. Devletle uğraşılmaz, devlet büyüktür. Hepsini tek tek öldüreceğiz, buna inanmalısın” dedi tim şefi. Satoğli susmuş cevap vermek istemiyordu. Munzur dağın üzerindeki dumana dönüşmüştü kafası. Meraklanma, senin oğlunun intikamını alacak mecal vermeyeceğiz onun eşkıya arkadaşlarına. Onların kış üstlenme alanını cehenneme çevireceğiz” diye sürdürdü konuşmasını tim şefi.
Ölmek ve öldürmek üzerine yaşamını kurmuş bu köksüz time karşı hırsı kabarmış, boğazında düğümlenmişti. Tüyleri de diken diken olmuştu.
“Ya sabır diye” inledi.
“Gençliğine doyamadan, vatan haini olarak öldü! daha mı iyi oldu şimdi!” dedi tim şefi.
Satoğli, 1938'de beyaz dağın zirvesinde Türk süvarisinden aldığı süngü darbesinin acısını hissetti. Annesi onu koynuna almış ve üzerine kapanmıştı. Ölümü çocukluk döneminde tatmış biriydi.
“Vatansızdır benim çocuklarım. Soyuna da ihanet etmezler” deyi verdi farkında olmadan.
“Ne istiyorsunuz o garibandan, yazıktır, günahtır. Adamın acısı kendisine yeterde artar. Tek suçu oğlunun cansız bedenini almak” diyen Muhtarın sesi hücreler arasında dolandı. Muhtarın hücre kapısına doluştular. Muhtar sustu. Beş saat süren hücredeki sorgu sual sonrasında, “Yarın saat tam sekizde karakola gelin, kimsesizler mezarına gider, mezarları açarız. O kimsesiz mezarlıkta çocuğunuzu teşhis edersiniz” deyip hücrelerin kapılarını açtılar.
Karakol binasından dışarı çıktıklarında, zifiri karanlıktı. Munzur dağları sis ve karanlık içerisinde kaybolmuştular. Ovacık’ta, gelenlere kapılarını açacak kimseler ortada yoktu, kaldırım taşların çıkardığı ses eşliğin içerisinde yürüdüler. Onları takip eden polislerin hayaletlerini enselerinde hissediyorlar. Işıkları yanan binaya doğru gittiklerinde, otel olduğunu gördüler. Bir şeyler söyleyecek gibi oldularsa ağızlarına bıçak vursalar tek bir ses çıkmayacağını anlayan otel resepsiyonu kalacakları odanın anahtarını uzattı. Satoğli el attı cüzdanına, otelci elini kaldırdı istemez anlamında işaret etti. Konuşan olmadı. Yataklarına elbiselerini çıkarmadan olduğu gibi uzandılar. Munzur dağların silsilesinin gölgesinde gece, durgun bir nehire dönüşmüştü…
Tekin`e
Sen dağların genç
Anıların hoyrat delikanlısı
Ne demeli bilinmez
Nasıl anlatmalı seni...
Göz pınarlarımızda sularımızın çekilişi umutsuzluğa delalet değil.
Umut ki pimi çekilmiş bir el yapımı bomba gibi duruyor halen elimizde...
Bizki iki dalın sürtülmesinde ateşler yaratmışız tanrılara inat...
Bizki umuda güneşe ve kavgaya mayalanmışız göbek kordonumuzda çıkan ihanetlere rağmen...
Bizki bu ilham-i deryayi bir şapkalının o billur cevherinden rehber almşız...
Kaç bin yıldır süre gelen bir kavganın sancağıdır bedeninizdeki kızıl renk...
Kavimler boyu süre gelen bir isyanın düşüdür gördüklerimiz,
Göç edecegiz güneşe
bu zor başarılacak elbet
Ama canım kardeşim can yoldaşım
Alışılamıyor sensizliğe
Hiç alışamadığımız gibi
Senden öncede boşluğunu yaratım gidenlere...
Zaman akip gidiyor her nasılsa...
Sabah güneş doğuyor, gün batınca karanlık, yıldızlar kalıyor karanlık tavana cakılı yıldızlar...
Birde güneş yangınıyla harlanan ay...
Bazen bulutlarda birikiyor ya gökyüzümüzde, şimşekler çakıp çıkardığınız kızıllığa sığınıyoruz...
Seni diyorum
Ekmeğin aşkın suyun seli,
Nasıl anlatmalı seni şimdi...
Kavgada da bilirim seni
o Kavga çanı çaldığında
ilk sen çekerdin mekanizmayi
sen sürerdin ilk önce yatağina mermiyi
Bazen demirci kawanın çekicindeki öfke
Bazen yavrusuna yem taşıyan bir kuşun gagası kadar masum
bazen deli dolu bir fırtına...
Seni diyorum dilimi lal eden yokluk nasıl anlatmalı seni...
Dağların genç
Anılarımın hoyrat delikanlısı
Ne demeli bilinmez
Bıraktığınız miras anlatıyor seni ve sizleri...