Birsen Güneş'in bugünkü köşe yazısında, 'Vitrindeki Bonfile, Bahçedeki Can: Modern İnsanın İkiyüzlü Şefkati' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Vitrindeki Bonfile, Bahçedeki Can: Modern İnsanın İkiyüzlü Şefkati
“Modern” insanın görmek istemediği gerçekle yüzleşme sancısı...
Son günlerde kurban üzerine yazılan yazıları okurken, uzun zamandır toplum olarak içinden çıkamadığımız o büyük çelişki bir kez daha yüzüme çarptı. “Modern” insan, kendi inşa ettiği o steril, pürüzsüz ve sahte dünyasında gerçeklerle yüzleşmekten köşe bucak kaçıyor.
​Gelin, çuvaldızı kendimize batıralım. Bugün binlerce mezbahada, endüstriyel çiftliklerin o karanlık koridorlarında, gün yüzü görmemiş milyonlarca hayvan kitlesel olarak kesiliyor. Tavuklar A4 kağıdı büyüklüğünde kafeslerde, kendi gövdesinin ağırlığını taşıyamayacak genetik mühendisliklerle 45 günde kesime gönderiliyor. İnekler, kuzular birer "can" olarak değil, birer fabrikasyon "üretim nesnesi" muamelesi görüyor. Ve bizler, bu durumu rasyonel bir körlükle görmezden geliyoruz. Neden mi? Çünkü o hayvanlar süpermarket rafına gelene kadar dil ve endüstri işbirliğiyle kimliksizleştiriliyor. Önümüze streç filme sarılı, köpük tabakta geldiğinde adı artık kuzu olmuyor; "bonfile" oluyor, "antrikot" oluyor, "kıyma" oluyor. Vicdanımız rahat, çünkü "göz görmeyince gönül katlanıyor."
​Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım: Mezbahalarda kesilen hayvanların canı yanmıyor mu gerçekten? Bal gibi de yanıyor! Ama mezbahalar şehrin çok dışındadır. Duvarları yüksektir, içeriye kamera veya sivil insan kolay kolay alınmaz. Biz o hayvanın kesilirken çıkardığı sesi duymaz, çırpınışını görmez, kan kokusunu almayız. O acı devasa duvarların arkasına gizlenmiştir.
​Güneş görmeden, toprağa basmadan, daracık kafeslerde acı içinde büyüyen ve mezbahada sırasını bekleyen bir hayvanın hayat boyu çektiği acı, kurbanlık bir hayvanın (en azından iyi bakıldığı senaryoda) hayat kalitesiyle kıyaslanamaz bile. Biri endüstrinin çarkları arasında bir nesne gibi sömürülüp yok edilir; diğeri ise en azından ömrü boyunca yeşili görür, bakılır, beslenir. Ama bu gerçek, hiçbirimizin vicdanını bütünüyle rahatlatmasın.
​İşte kurban ibadetine "ilkel" ya da "vahşet" diye mesafeli yaklaşan, ama her gün hayvansal gıda tüketmekten çekinmeyen "modern" zihnin büyük paradoksu tam da burada başlıyor. Mezbahadaki kitlesel kesimi ve o gizli acıyı "ekonomik rasyonalite" kılıfıyla normalleştirenler, iş kurban bayramına gelince birdenbire en ateşli hayvan hakları savunucusuna dönüşüyor.
​Neden mi? Çünkü kurban, o saklanan, gizlenen ham gerçekliği zorla gözümüzün önüne getiriyor. Yılda bir kez olsun, insanın önüne temizlenmiş bir "tüketim nesnesi" değil, bir "can" koyuyor. O hayvanın bir ismi oluyor, günlerce bakılıyor, besleniyor, onunla varoluşsal bir bağ kuruluyor. Ve kesim anı geldiğinde, o eylemin tüm ahlaki sorumluluğu, mezbaha işçisinin değil, doğrudan kesenin omuzlarına yükleniyor.
​“Modern” insanı asıl rahatsız eden şey hayvanın kesilmesi değil; endüstrinin onun için yok ettiği o "canlı" göndergesinin inatla sahneye geri çağrılmasıdır. Ekrandan, bilgisayar oyunlarından, sinema koltuğundan güvenli bir mesafeyle tükettiği o estetize edilmiş şiddetin, gerçek hayatın çiğliğiyle (kokusuyla, sesiyle, nefesiyle) bahçesinde yüzleşmesidir.
​“Kurban” modernitenin bizi içine kapattığı o bencil ve steril hapishaneden çıkıp fâniliği hatırlama yeridir. Mezbahadaki hayvana “et” muamelesi yapan modern rasyonalizmin karşısına, kurbanlık hayvana “can” gözüyle bakan vicdani ağırlığı koyma vaktidir. Kültürel kibrimizi, “biz moderniz, ileriyiz” havalarını bir kenara bırakıp sorma vaktidir: Her gün tabaklarımızı dolduran o kimliksiz etlerden rahatsız olmazken, paylaşmayı ve ötekinin yoksulluğunu merkezine alan bir ritüele neden haksız bir horgörüyle bakıyoruz?
Belki de insanlığımız, o steril konfor alanlarımızdan çıkıp, yıl boyunca etin bir lüks olduğu hayatları görmeye başladığımızda; sofradaki yokluğun sadece tercih değil, çoğu zaman bir zorunluluk olduğunu ve “yemek ile yiyememek” arasındaki uçurumu fark ettiğimizde yeniden başlayacaktır.