Birsen Güneş'in bugünkü köşe yazısında, ' Süpürge: Kadının Sessiz Yükü ve Görünmeyen Emeği ' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Süpürge: Kadının Sessiz Yükü ve Görünmeyen Emeği
Süpürge, tarlada yetişen, güneşte kuruyan bir ottur önce. Adı bazen sorgum, bazen pirinç çöpü, bazen sadece “ot” diye anılır. Kurur, eğilir, bağlanır. Sapı olur, ipi olur, eli olur. Ve sonra evlere girer. Ama asla tek başına girmez. Ardında yüzyılların sesi, kadının emeği ve toplumun suskunluğu vardır.
Bir evin köşesinde sessizce duran süpürge, aslında tarih boyunca kadınların omzuna yüklenen görünmez rollerin bir sembolüdür. Süpürge, evi temiz tutmanın değil, kadını evin içine hapsetmenin bir aracı hâline gelmiştir çoğu zaman.
Ama süpürge, o evde hiçbir zaman sadece tozla mücadele etmez. Onun tuttuğu her toz zerresi, kadının omzuna yüklenen bir rolün izini taşır.
Süpürgenin tarihi, aslında kadının tarihidir. Anadolu’da, Mezopotamya’da, Orta Doğu'da… Her yerde kadınla süpürge arasında kurulan ilişki, sadece bir temizlik nesnesinden ibaret değildir.
Kadınlar tarih boyunca ev içi emeğin taşıyıcısı oldu; bu emek çoğu zaman adlandırılamadı bile. Süpürge ise bu emeğin sessiz aracıydı.
Kırsalda düğünlerde süpürge hediye edilmesi, gelin olan kadının "temizlikle sınanacağı" bir hayatın eşiğinde olduğunu gösterirdi. Süpürge, temizlikten çok kadınların yükünün sembolü hâline geldi.
Eski köy evlerinde, gelin olan kadına “evinin süpürgesi” hediye edilirdi. Yeni bir başlangıç gibi değil, bir devralma töreni gibiydi bu. Annesinden, kaynanasından, komşusundan öğrendiği gibi, artık o da evin görünmeyen işçisiydi.

Ve süpürge, onun yoldaşıydı.
Tarihte kadın, süpürgeyle birlikte anıldı. Anadolu’da "evini avlusunu süpürmeyen kadın hayırsız sayılırdı." Oysa kimse “Neden her sabah evi süpüren hep kadın?” diye sormazdı. Çünkü temizlik, düzen, bakım gibi işler kadınların doğasına ait sayılırdı.
Bu yüzden süpürgeye yüklenen anlam sadece temizlik değil; itaat, sabır ve fedakârlık oldu.
Erkek aklının suç saydığı bir davranış nedeniyle kadına “recm” kararı verilir. Ardından yüz sopa cezası belirlenir. Erk anlayışın koyduğu dinî yasanın söylemiyle;
ortada gerçek bir suç yoktur — ama ceza çoktan kesilmiştir.
Ve tam bu noktada, yüz dallı süpürge devreye girer.
Karşımızda yalnızca fiziksel bir ceza değil, kadının bedeni ve yaşamı üzerinde kurulan tarihsel bir tahakküm biçimi vardır.
Süpürge, bu bağlamda temizlik aracı olmaktan çıkar; disiplinin, itaatin ve cezalandırmanın simgesel değneğine dönüşür.
Kadın, suçsuzluğuna rağmen süpürgeyle dövülür — çünkü o evde geleneksel erkek otoritesi hüküm sürer.
Bu tablo, Anadolu’nun kimi bölgelerinde ve bazı “kutsal” sayılan coğrafyalarda hâlen geçerli olan cinsiyet temelli adalet anlayışının ibretlik bir örneğidir.
Kimse süpürgenin kadının yaşam öyküsündeki yerini sormadı.
Süpürge tutmak, temizliğin ötesinde “terbiye, utanç, mahremiyet ve onur” gibi toplumsal beklentileri karşılamanın da yoluydu.
Bir kadının evi temiz değilse, "namusu" sorgulanırdı. Kadınlar böylelikle yalnızca temizliği değil, "haysiyetini" de süpürmekle görevlendirildi.
Süpürge, sadece tozu değil; başkalarının izlerini de toplar. Kadın, başkasının ardını toparladığı kadar kendini de toparlamak zorunda kalır. Giyinmeden, kahvaltı etmeden önce süpürmesi gerekir; çünkü “bir kadın önce evini süpürür.”
Aynı zamanda kendi geçmişini, hayallerini, ertelediklerini de süpürür. Her çekilen çizgi, hayatından biraz daha feragat demektir.
Süpürge, yüzyıllardır kadının elinde. Ve o el, sadece kiri değil; yok sayılmayı, görünmez emeği, sessizliği de süpürür.
Kadın, süpürgeyi tutarken sadece eli değil, kendi bedenini de eğmek zorundadır. Dizleri çöker, beli bükülür. Ama sesi çıkmaz.
İşte toplumsal cinsiyet adaletsizliği burada düğümlenir.
Toplumsal cinsiyet, kadınlara ve erkeklere toplum tarafından biçilen roller bütünüdür. Bu roller biyolojik değil, toplumsaldır.
Süpürge gibi bir ev eşyasının “kadına ait” sayılması da tam burada başlar.
Erkek süpürge tutmaz; tutarsa ya “yardım ediyor” sayılır ya da “erkekliğini kaybediyor” denir.
Erkek evde süpürge tutmaz. Ancak kamusal alanda – belediyelerde, hastanelerde, otellerde – süpürür, temizlik yapar.
Çünkü orada bir karşılık vardır: maaş, sosyal güvence, tanınma...
Süpürge, evin içinde kadının kaderi; dışarıda ise erkeğin mesleği olur.
Kadın, yaşam alanını temizlediği hâlde değersizleşir; erkek, kamusal alanı süpürdüğü hâlde ücretle yüceltilir.
Ve biz hâlâ “Ev kadını bir meslek mi?” sorusunu tartışıyoruz.
“Artık robot süpürge var, kadınlar ne yoruluyor ki?” diyor bazı erkekler.
Ama unuttukları bir şey var:
Teknolojik cihazlar, toplumsal cinsiyet körü olarak tasarlanır.
Robot süpürge hangi evi süpürdüğünü, o evdeki iş bölümü adaletini bilmez.
Robot olsa bile her evin bir köşesinde kadının elinin değdiği bir süpürge var.
Robot sessiz çalışır, ama süpürge her zaman bir şey anlatır.
Sınıfı, cinsiyeti, emeği.
Ev içi emek teknolojiyle değil, adaletle hafifler.
Teknolojik konfor, kadının toplumsal statüsünü değiştirmediği sürece yalnızca yorgunluğu değil, adaletsizliği de otomatikleştirir.
Yoksul evlerde hâlâ ucuz plastik bir süpürge duruyorsa, orada sadece teknoloji değil; sınıfsal eşitsizlik ve cinsiyet temelli adaletsizlik hüküm sürmektedir.
Yoksulluğun hüküm sürdüğü evlerde, avlunun bir köşesinde duran süpürge yalnızca tozu değil; geçmişin yükünü, suskunluğun tortusunu da taşır.
O avlunun köşesinde duran süpürge, sadece temizlik aracı değil; kadının görünmeyen yaşam döngüsünün simgesidir.
Kadının görünmeyen emeğinin, bastırılmış sesinin sessiz tanığıdır.