Birsen Güneş'in bugünkü köşe yazısında, ' Beyaz Örtünün Altında Derinleşen Eşitsizlik ' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Beyaz Örtünün Altında Derinleşen Eşitsizlik

Amed’e yağan kar elbette doğaldır; berekettir, ekolojiktir, doğanın kendini yenilemesidir. Ancak mesele yalnızca doğa değildir. Mesele, bu doğa olayının kente, yoksullara, hastalara, kadınlara ve emekçilere nasıl yansıdığıdır. Ve tam da bu noktada romantik anlatıların, süslü metaforların ardında görünmez kılınan çok somut bir gerçeklik vardır.

Kendi yaşadığım deneyim bunu açıkça ortaya koyuyor: Üniversite Hastanesi ile Araştırma Hastanesi arasında normalde 45 dakika süren yol, tam 3 saat sürdü. İnsanlar üniversiteden şehir merkezine yürümek zorunda kaldı. Kar yağışının üzerinden 5 gün geçmiş olmasına rağmen yollar hâlâ kar ve buzlanma ile doluydu.
Bu durum artık “doğa koşulları” ile açıklanamaz; ; bu açıkça bir hazırlıksızlık, yönetim ve hizmet sorunudur.

Toplu taşımada yaşananlar ise başlı başına bir sosyal adaletsizlik tablosuydu. Duraklarda insanlar can havliyle otobüslere binmeye çalıştı; kapılar kapanmadığı için binip tekrar inmek zorunda kalanlar oldu. Belediyeye ait özel servisler boş olduğu halde duraklarda bekleyen kalabalıkları izlemekle yetindi; oysa bu servisler kendi güzergâhları üzerinde olan çocuklu kadınları ve yaşlıları en azından alabilirdi. Oysa Amed yoksul bir kenttir; halkın büyük çoğunluğu toplu taşımaya mahkûmdur. Bu kentte “alternatif” ulaşım yoktur, seçenek yoktur…

Hastanelerde yaşanan manzara ise bu tabloyu daha da ağırlaştırdı. Çoğunun kolunda kelebek olan, yeni ameliyat geçirmiş halde insanların toplu taşımaya binmek zorunda kaldığına tanıklık ettik. Bu manzara karın beyazlığıyla, doğa güzellemeleriyle örtülemez.
Sosyal devletin ve yerel yönetimlerin kriz anlarında sınıfsal eşitsizlikleri nasıl derinleştirdiğinin; en çok yoksulları, hastaları ve kadınları yalnız bırakan bir sistemin nasıl işlediğinin açık sonucudur. Bu tablo, sosyal devlet iddiasının pratikte nasıl çöktüğünün somut bir göstergesidir.

Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Merkezi yönetim bu tür krizlerde nerede durmaktadır? Sosyal devlet anlayışı yalnızca söylemde mi vardır, yoksa kriz anlarında yoksulun, hastanın, yaşlının hayatına temas etmeyi mi gerektirir? Yoksul ve hasta insanların saatlerce duraklarda toplu taşıma beklemek zorunda bırakılması nasıl bir vicdanın, nasıl bir kamu aklının sonucudur? Merkezi yönetim, yerel yönetimlerle koordinasyon kurmak, olağanüstü hava koşullarında ulaşımı ve sağlık erişimini güvence altına almakla yükümlüdür. Bu sorumluluğun yerine getirilmemesi, karı değil; sosyal devlet iddiasının çöküşünü görünür kılmaktadır.

Evet, 8' 9 yıldan sonra yoğun bir kar yağdı. Ama Amed bu coğrafyada yeni bir kent değil. Daha sert, daha çetin kışlar yaşandı. Kar bu kente yabancı değil. Asıl yabancı olan, hazırlıksızlık, planlama eksikliği ve yoksulların hayatını merkeze almayan yönetim anlayışıdır.

Siyaseti yalnızca “algı” tartışmasına indirgemek de sorunludur. Çünkü burada söz konusu olan şey sosyal medyada yaratılan suni gündemler değil; halkın gündelik yaşamında yaşadığı somut çiledir. Trafikte geçen saatler, donan otobüsler, yürümek zorunda kalan hastalar, yükü yine kadınların omzuna binen bakım emeği… Bunlar politik değilse, politika nedir?

Bizler yazarlar, çizerler, gazeteciler olarak doğayı övmekle yetinemeyiz. Görevimiz, bu kentte en çok zarar görenlerin sesini büyütmektir. Güzelleme yapmak değil; bir sonraki kışta aynı çilenin yaşanmaması için hesap soran, çözüm talep eden, eşitlikçi bir dil kurmaktır.
Kar erir. Ama plansızlığın, ihmalkârlığın ve yoksulluğun yarattığı izler kalıcıdır.
Ve asıl temizlenmesi gereken, yalnızca algılar değil; yönetim pratikleri ve önceliklerdir.