Hukukçu Eylül Yaylacı, bugünkü köşe yazısında 'Modern Zamanların Sesiz Salgını Olarak Depresyon ve Anksiyetenin Yükselişi' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
MODERN ZAMANLARIN SESSİZ SALGINI OLARAK DEPRESYON VE ANKSİYETENİN YÜKSELİŞİ
Günümüzde depresyon ve anksiyetenin, neredeyse gündelik sohbetlerin parçası hâline geldiğini görüyoruz. Bir zamanlar yalnızca “bireysel bir sorun” olarak görülen bu ruhsal durumlar artık kuşaklar arası bir ortak deneyime dönüşmüş durumda. Bunun tesadüf olmadığını anlamak için modern dünyanın ritmine yakından bakmak yeterlidir
Toplumun başarı ölçütlerinin giderek yükselmesi, herkesin her şeyi “daha hızlı, daha iyi ve kesintisiz” yapmak zorunda hissetmesine neden oluyor. Bu temponun, özellikle gençlerde kronik yetersizlik hissini yarattığını görüyoruz.
İş güvencesizliği, gelir dengesizlikleri, hayat pahalılığı gibi faktörler neredeyse herkesin günlük stresini bir üst seviyeye taşımakta ve sürekli “yarın ne olacak?” kaygısı, anksiyetenin en güçlü tetikleyicilerinden biri haline gelmiştir.
Sosyal medyanın, insanlara sürekli olarak “herkes mutlu, herkes başarılı” hissi vermesi, bu algının bireyin kendi hayatını olduğundan daha kötü değerlendirmesine yol açabilmektedir. Ayrıca bitmeyen bildirimler ve ekran bağımlılığı, beynin dinlenme kapasitesini zayıflatmaktadır.
Modern yaşamın getirdiği yalnızlaşma, insanın en temel ihtiyacı olan sosyal desteği azalmakta ve duygularda da içe kapanma yaşanmaktadır.
Artık daha çok kişinin yaşadıklarını dile getirmesi olumlu bir gelişme olarak görülse de, bu görünürlülüğün artışı bazen ruhsal sorunların yaygınlığının olduğundan bile fazla hissedilmesine yol açabilmektedir.
Bu sorun sadece bireylerin omzuna yüklenmeyecek kadar büyük bir sorundur. Bu konuda toplumsal bir dayanışmanın, bilinçlenmenin ve politika üretmenin bir görev ve sorumluluk olarak ortada durduğu bir gerçekliktir.
Ruhsal sorunları “zayıflık” değil, insan olmanın bir parçası olarak görmek sanırım atılacak olan ilk adım olacaktır. Okullarda, iş yerlerinde ve medyada ruh sağlığının konuşulabilir bir konu hâline gelmesi, toplumsal farkındalığın oluşması için çok önemlidir.
Geleceğe dair kaygıyı azaltan sosyal politikalar olarak; gelir güvencesi, iş garantisi, gençlere destek programları vb. toplumdaki stres seviyesini ciddi ölçüde düşüren önlemlerdir. İnsanların birbirini gerçekten dinlediği, karşılıksız destek verdiği sosyal alanlar çok değerlidir. Örneğin mahalle etkinlikleri, gönüllülük projeleri, sosyal sorumluluk faaliyetleri gibi etkinlikler, sosyal bağlılığı güçlendiren aktivitelerdir.
Dijital okuryazarlık sadece teknoloji kullanmak değil, dijital stresle baş etmeyi de içerir. Özellikle gençlere çevrim içi dünyanın gerçek olmadığını ve normal olanın sınır koymak olduğunu öğretmek önemlidir.
Terapiyi bir lüks değil, temel bir ihtiyaç olarak gören sağlık politikalarına ihtiyaç vardır. Psikolojik danışmanlık merkezlerinin yaygınlaştırılması, sigorta kapsamının genişletilmesi ve erken müdahale programları büyük fark yaratacaktır.
Sonuç olarak; depresyon ve anksiyetenin artışı bireylerin zayıflığı değil, sistemlerin ve yaşam biçimlerimizin bir sonucudur. Bu nedenle çözüm de ancak kolektif bir çabayla, dayanışmayla ve bilinçli toplumsal adımlarla mümkün olabilir. Ruh sağlığını önemseyen bir toplum, aynı zamanda daha üretken, daha yaratıcı ve daha huzurlu bir toplumdur. İyileşmek, birbirimizi anlamaktan ve yükü birlikte taşımaktan geçiyor.