Yazar Süreyya Şahin bugünkü köşe yazısında, 'Prime Time’ın Zihinsel Uyuşturucu Seansları' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Prime Time’ın Zihinsel Uyuşturucu Seansları

Televizyonla kişisel mesaimi bitireli, o gürültülü kutuyu hayatımından çıkaralı uzun yıllar oldu. Ancak bir şeyi bizzat izlemiyor olmanız, ona maruz kalmadığınız anlamına gelmiyor. Tıpkı pasif içicilik gibi; dumanı solumak için sigarayı elinizde tutmanız gerekmiyor, o hava bir şekilde size de nüfuz ediyor. Ben de ekranlardan sokağa, dile, hatta sessizliğimize sızan bu kültürel tortuyu, uzaktan ama gayet net bir çözünürlükle, biraz da hayretle izliyorum.

Televizyon dizilerini masum birer 'hikaye anlatıcısı' sanmak, celladını cerrah zannetmekle eşdeğer bir saflıktır. Karşımızdaki ekran, toplumsal bilinçaltının her hafta yeniden formatlandığı, gri hücrelerin sistematik olarak öldürüldüğü bir ahlâk mezbahasına dönmüş durumda. Reyting denen putun gölgesinde işleyen bu 'görünmez müfredat', pedagojisini tek bir ilke üzerine kurar: zekayı aşağıla, dürtüyü kutsallaştır.

Senarist tembelliğinin en bilindik sığınağı, etnik kimlik bezirganlığıdır. Bir karakteri sosyolojik katmanları, travmaları ve çelişkileriyle 'insan' olarak inşa etmek, donanımlı bir mesai gerektirir. Oysa onu şivesine, coğrafyasına veya etnik kökenine indirgemek, 'tip' üretmenin en ucuz yoludur. Bu ekranlarda karakter yok, karikatür var.
İzleyiciye sunulan şey dramatik bir keşif değil, önyargıların yumuşak ve kokuşmuş koltuğuna yayılma konforudur. Bunun adına 'kültürel temsil' değil, 'senarist kurnazlığıyla sosyoloji pazarlamak' denir.

Ve elbette bu evrenin rezerv parası: Şiddet. İster namlunun ucunda ister dilin kemiğinde olsun; şiddet, dramatik zeka eksikliğini kapatan bir dolgu malzemesidir. Bu, gerilimi inşa etmek yerine, gerilimi 'satın alma' kolaycılığıdır. Ancak daha vahimi, bu doz aşımı bir süre sonra ahlaki bir çöküşü değil, estetik pornografiyi doğuruyor. Kan, ekranda trajedinin değil, bir koreografinin parçasıdır artık. İzleyici dehşete düşmüyor, irkilmiyor, sadece 'sıradaki vuruşu' bekliyor. Duyarsızlaşma, bu sanayinin en büyük başarısıdır!

Daha da acıklısı, bu dizilerin başarıya giden yolu tarif etme biçimidir. Emek, sabır ve liyakat gibi kavramlar, senaryonun 'ezik' karakterlerine layık görülürken; hoyratlık 'güç', kurnazlık ise 'kıvrak zeka' olarak paketleniyor. Mafyatik raconların 'ağır abi' bilgeliği diye pazarlandığı, etiğin sadece kaybedenlerin sığındığı bir dekor olduğu bu anlatı, aslında bir suç ortaklığı çağrısıdır.

Bu güç zehirlenmesi sadece modern zaman eşkıyalarıyla sınırlı kalmıyor; bir de 'tarih' etiketiyle pazarlanan şatafatlı kostüm müsamereleleri var. Geçmişi bir idrak sahası değil, bugünün politik komplekslerini cilalayan bir 'milli ego tatmin merkezi' olarak gören bu yapımlar, ayrıca sorunlu. Tarih, burada ders alınacak bir tecrübe değil, kılıç şakırtıları arasında bugünün sloganlarını haykıran anakronik bir fantezinin ötesine geçemiyor. Senaristin kalemi, padişahı ya da hakanı bir devlet adamı gibi değil, mahallenin racon kesen abisi gibi konuşturduğunda, ortaya çıkan şey tarih değil, olsa olsa 'kostümlü hamaset pornografisi' olur.

Zaman mefhumu ise ayrı bir işkence. Sırf reklam kuşağını beslemek için sündürülen sahneler, birbirine dakikalarca boş boş bakan suratlar, ağır çekimde yürüyen egolar... Buna 'sanatsal anlatım' denemez; bu düpedüz dramatik obezitedir. İçeriğin hacmi büyürken anlamı buharlaşır. Geriye kalan, mesaj verme iddiasında olmayan ama bilinçaltına sinsice 'Güç haklıdır, şiddet çözümdür, düşünmek lükstür' mesajını zerk eden hantal bir yıgındır.

Yapımcıların "Halk bunu istiyor" savunması ise, arz talep dengesinin küstah yalanlarından biridir. Siz kitleyi sürekli karbonhidratla beslerseniz, bünye bir süre sonra protein istemeyi unutur. Talep, sunumdan bağımsız değildir; sunum, talebi sakatlar ve kendi suretinde yeniden yaratır. Alışkanlık, sinsi bir ideolojidir ve bu ekranlar, vasatlığı alışkanlık haline getirerek toplumu zihinsel bir atalete mahkum eder/ediyor da.

Televizyonun 'ayna' olduğu iddiası mı? Onu geçiniz. Ayna yansıtır; oysa televizyon çerçeveliyor. Neyi gösterip neyi karanlıkta bırakacağına karar veren o el, aslında neyi 'gerçek' kabul etmemiz gerektiğini dikte eder. Bizim dizilerimiz, hayatın karmaşasını değil, o karmaşadan kaçışın uyuşturucu reçetesini sunuyor.

Asıl mesele, televizyonun neyi anlattığı değil; neyi anlatmaya cesaret edemediğidir. İnsanın karmaşasını, ahlaki gri alanları, gerçek sınıfsal çatışmaları anlatmak 'riskli' yatırımdır. Oysa bugünün prime time'ı, risk almayı değil, aptallaştırmayı garantiliyor.

Ve asıl sormamız ve acilen cevap vermemiz gereken soru şu: Bu çerçevenin içinde kalıp o uyuşukluğu mu talep edeceğiz, yoksa kumandayı bir 'ret tuşu' olarak kullanıp zihinsel bağımsızlığımızı mı ilan edeceğiz?

Velhasıl, artık kumandayı yalnızca bir cihaz değil, irade beyanı olarak elimize alma vakti. Çünkü zihnimizi açık tutma zahmetine katlanmazsak, başkalarının kurguladığı bir hayatta figüran olmaktan, yani 'bizi yönetiyorlar' diye şikayet etmekten başka bir söz hakkımız kalmayacak.