Gustave Flaubert, 1856 yılında masasının başına geçtiğinde derdi ne kimseye hocalık etmek ne de ahlak dersi vermekti. O sadece taşradaki o dar odaları, insanı diri diri gömen o sinsi can sıkıntısını ve çarşı içindeki uyanık bir tefecinin bir hayatı nasıl adım adım ablukaya aldığını yazdı. Yazarken lafı hiç dolandırmadı; hayatı bütün çıplaklığıyla önümüze koydu. Dönemin ahlak bekçileri bu gerçeklikten öyle ürktüler ki, romanı yayınlanır yayınlanmaz mahkeme salonlarına taşıdılar. Ancak o dava kitabın sesini kısmak bir yana, onu dünya edebiyatının başköşesine yerleştirdi.
Aradan geçen bunca yıla rağmen Madame Bovary, insanın içindeki o bitmek bilmeyen tatminsizlik hastalığını yüzümüze vuran en net ayna olmayı sürdürüyor.

Hayallerin Sert Gerçekliğe Çarpışı
Peki, taşralı bir doktorun karısı olan Emma Bovary’nin hayatı neden böyle bir uçuruma sürüklendi? Flaubert, bu çöküşün arkasındaki çarkları adeta bir saat gibi işleyerek önümüze koyar:
Romanların Yalanları: Emma, manastır odalarında gizli gizli okuduğu o eski aşk kitaplarının hayaliyle büyümüştü. Hayatı, o sayfalarda gördüğü fırtınalı sevdalardan, lüks salonlardan ve şatafatlı davetlerden ibaret sandı. Gerçek hayatın o sert toprağına hiç ayak basamadı.
Taşranın Boğucu Monotonluğu: Evlendiği adam, Charles, kötü bir adam değildi; karısına sadıktı, onu çok seviyordu ama kendi halinde, fazlasıyla sıradandı. Emma’nın içindeki o fırtınaları anlayacak, onun ruhunu besleyecek tek bir pırıltısı yoktu. Taşra kasabasının o durağan atmosferi, Emma’yı yalnızlığa mahkum etti.
Tefecinin Tuzağı ve Borç Çarkı: Aradığı o büyük sevdaları bulamayan Emma, içindeki o derin boşluğu bu kez pahalı ipek kumaşlarla, lüks harcamalarla kapatmaya çalıştı. Kasabanın uyanık tefecisi Lheureux, onun bu zaafını görüp önüne borç senetlerini dizdiğinde, Emma o çarkın dişlileri arasında tamamen sıkışıp kaldı.
Edebiyatta Bir Milat
Madame Bovary’nin dünya edebiyatındaki en büyük önemi, o güne kadar romanlarda anlatılan gerçeğe değmeyen aşk hikayelerine inen ilk büyük darbe olmasıdır. Flaubert’e gelene kadar kitaplar hayatın uzağında yapay dünyalar kurardı. O ise bu gidişatı kökten değiştirdi; hayatı borç senetleriyle, mutfaktaki ocak kokusuyla, insan zaaflarıyla yani olduğu gibi yazdı. Yazarın aradan çekilip kararı tamamen okuyucuya bırakması, bugünkü modern romanın da yolunu açtı.
Heybesinde edebiyat ödülleri taşımayan bu romanın en büyük ödülü; elindeki sade hayatı bir türlü sevemeyip hep uzaklardaki sahte parıltıların peşinden koşan modern insanın trajedisini, ilk günkü sarsıcılığıyla anlatmaya devam etmesidir.


