Haftanın Kitabı: Sürgünün içinden konuşan bir ses — Cigerxwîn

Stockholm’de, uzun bir sürgün hayatının sonunda öldüğünde arkasında yalnızca şiir kitapları bırakmadı. Bir halkın hafızasını, kırılmış bir dili ve yarım kalmış bir yüzyılı da bıraktı.
Bugün hâlâ Kürt şiirinden söz edildiğinde ilk akla gelen isimlerden biri olan Cigerxwîn, modern Kürt edebiyatının en güçlü seslerinden biri kabul ediliyor. Ama onu yalnızca “şair” olarak tanımlamak eksik kalır. Çünkü onun dizelerinde şiir, çoğu zaman hayatta kalmanın başka bir biçimine dönüşür.
Asıl adı Şêhmus Hasan’dı. 1903 yılında Mardin’in Gercüş ilçesine bağlı Hisar köyünde doğdu. Çocukluğu savaşın, yoksulluğun ve göçün gölgesinde geçti. Birinci Dünya Savaşı başladığında ailesiyle birlikte Suriye’nin Amûdê kentine göç etti. Çobanlık yaptı, tarlalarda çalıştı, medrese eğitimi aldı. Ama onun gerçek eğitimi biraz da sokakta, göç yollarında ve yoksul insanların hayatında başladı.
1928’de şiirlerini yayımlamaya başladığında kendine yeni bir isim seçti: Cigerxwîn.
Kürtçede “yüreği kanlı” anlamına gelen bu isim, yalnızca bir mahlas değil; aynı zamanda onun bütün şiirinin özeti gibiydi.
Onun şiirlerinde aşk bile huzurlu değildir. Hep bir eksiklik taşır. Bir göç yolunu, yoksul bir köyü ya da kaybedilmiş bir dili hatırlatır. Bu yüzden Cigerxwîn’in dizeleri yalnızca bireysel duygularla değil, toplumsal hafızayla konuşur.
Şairin en çok konuşulan eserlerinden biri olan Kîme Ez? hâlâ Kürt şiirinin temel kitaplarından biri sayılıyor. Kitabın adı basit bir soru gibi görünür: “Ben kimim?” Ama Cigerxwîn bu soruyu yalnızca kendisi için sormaz. Parçalanmış bir halkın, sürgüne itilmiş bir dilin ve unutulmak istenen bir hafızanın içinden sorar.
Bir şiirinde şöyle der:
“Ez kî me?
Dengê welatekî bê nav û bê deng im...”
“Ben kimim?
İsimsiz ve sesi bastırılmış bir ülkenin sesiyim...”
Onun şiirini bugün hâlâ canlı kılan şey de burada saklı. Çünkü Cigerxwîn yalnızca kendi dönemini anlatmadı. Şiirleri, bugünün dünyasında da yankılanmaya devam eden meselelerle dolu: sürgün, kimlik, dil, yoksulluk, savaş ve hafıza.
Medrese eğitimi almış olmasına rağmen dönemin modern Kürt aydınlarıyla ilişki kurdu; Hawar çevresinde yer aldı, politik olarak toplumcu bir çizgiye yöneldi. Şiirlerinde köylüler, işçiler ve yoksullar sık sık görünür olurken; savaşın kazananının her zaman iktidar sahipleri olduğunu yazdı.
Hayatının son yıllarını İsveç’te geçirdi. 1984 yılında Stockholm’de öldüğünde sürgündeydi. Ama şiiri çoktan sınırları aşmıştı.
Bugün Cigerxwîn’i yeniden okumak yalnızca edebi bir dönüş değil. Aynı zamanda bir hafızaya geri dönmek anlamına geliyor. Çünkü bazı şairler yalnızca kitaplarda yaşamaz. İnsanların dilinde, yarım kalmış cümlelerinde ve memleket özleminde yaşamayı sürdürür.