Tarladan Doğan Bir Edebiyat

John Steinbeck, 1962 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş, dünya edebiyat tarihine sadece bir romancı olarak değil; Amerika’nın Büyük Buhran döneminde evsiz, topraksız ve güvencesiz kalan milyonlarca tarım işçisinin gür sesi olarak geçmiş bir kalemdir. Onun hayatı, bizzat yazdığı o sarsıcı romanların mutfağıdır. California’da, işçilerin göç yolları üzerinde büyüyen yazar, hayatı bizzat sokakta ve tarlalarda öğrenmeyi seçmiştir. Bir dönem kendisi de ırgatlık yapmış, pamuk toplamış, fabrikalarda ter dökmüştür. İşte bu yüzden onun edebiyatı fildişi kulelerden değil, bizzat toprağın çamurundan ve nasırlı ellerden beslenir. O, hayatı boyunca kapitalist sistemin acımasız çarklarını ve yoksulların görünmez kılınan hayatlarını yazmıştır. Siyasi duruşu ve emekten yana tavrı nedeniyle dönemin egemenleri tarafından sürekli hedef gösterilmiş, kitapları meydanlarda yakılmış ve komünist olmakla suçlanmıştır. Ancak o, tüm baskılara rağmen ezilenlerin onurunu yazmaktan asla vazgeçmemiştir.

Farelerin ve İnsanların Kaderi
Bu köklü emektar hafızanın en yalın ürünü olan Fareler ve İnsanlar, California’nın o tecrit edilmiş tarlalarında, karın tokluğuna iş arayan iki mevsimlik tarım işçisinin, George ve saf bir dev olan Lennie’nin yürek burkan hikayesidir. Romanın en sarsıcı ve sembolik katmanı, o dev cüsseli ama çocuk zihinli Lennie’nin minik farelerle kurduğu trajik ilişkidir. Lennie, zihinsel dezavantajından dolayı dünyanın vahşetini kavrayamaz; onun tek dünyası yumuşak şeyleri sevmek, kadifemsi tüylere dokunmaktır. Cebinde canlı fareler taşır, sırf okşamak için. Ancak o devasa, kontrolsüz gücü yüzünden sevdiği o minik fareleri farkında olmadan avucunda sıkarak öldürür. Steinbeck burada muazzam bir metafor kurar: Bu adaletsiz sistemde zayıf, hassas ve korunmasız olan her şey, tıpkı Lennie'nin avucundaki o fareler gibi ezilmeye mahkumdur.
Görünmez Kadınlar ve Kırılan Hayaller
Bu tecrit edilmiş çiftlik hayatında, herkesin birbirine yabancılaştığı bir düzende, bu iki yoksul insanın tek bir hayali vardır: Kendilerine ait küçük bir toprak parçası edinmek ve insanca yaşayabilmek. Ancak sistem tıpkı tarlalardaki fareler gibi, dezavantajlı olanı acımasızca çarklarının arasına alır. Çiftlikteki o derin yalnızlığa hapsedilen, adı bile olmayan ve sadece kocasının mülkü olarak görülen Curley’nin karısı, bir gün yalnızlıktan dertleşmek için Lennie'nin yanına gelir. Lennie'nin yumuşak şeylere olan tutkusunu fark edince saçlarını okşamasını ister. Fakat Lennie heyecanlanıp gücünü kontrol edemeyince, kadın korkudan çığlık atar; Lennie ise sadece susması için kadını sarsarken boynunu kırarak ölümüne sebep olur. O masum dokunma arzusu, sistemin vahşi gerçeğiyle çarpışıp devasa bir felakete dönüşür.
Namlunun Ucundaki Merhamet
Bu ölümün ardından çiftlikteki adamlar ellerinde silahlarla linç için Lennie’nin peşine düştüğünde, karşımıza edebiyat tarihinin en ağır, en iç acıtıcı ceza sahnesi çıkar. George, yoldaşını o vahşi insanların insafına bırakmak, onun işkenceyle ya da bir kafese kapatılarak öldürülmesine izin vermek istemez. Onu nehir kenarında bulur, kaçacakları o güzel yeşil toprakların hayalini son bir kez anlattırır ve Lennie o güzel hayale gülümseyerek bakarken, onu bizzat kendi elleriyle, ensesinden vurarak cezalandırır. Bu aslında bir ceza değil, merhametten doğan trajik bir kurtarmadır. George, yoldaşını sistemin ve insanların barbarlığından korumak için kendi ruhunu ömür boyu sürecek bir vicdan azabına mahkum etmiştir. Fareler ve İnsanlar, en zor koşullarda bile yan yana yürüyebilmenin ama aynı zamanda bu acımasız dünyada yoksulların hayallerinin nasıl kanlı bir biçimde sonlandığını gösteren evrensel bir çığlıktır.

