Beyaz Karanlıkta İnsan Olmak: Saramago’nun Körlük’ü Üzerine


​José Saramago’nun kaleme aldığı ve kendisine 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü getiren Körlük, modern dünyanın ve sistemlerin kriz anlarında nasıl vahşileşebileceğini gösteren en sarsıcı politik laboratuvarlardan biridir. Hikaye, bir şehrin orta yerinde, trafiğin en yoğun olduğu saatte bir adamın direksiyon başında ansızın süte benzer bembeyaz bir körlüğe gömülmesiyle başlar. Bu ilk körün eve dönmesiyle birlikte virüs gibi yayılan bir zincir reaksiyonu tetiklenir; ona yardım edip arabasını çalan adam, adamı evde karşılayan karısı, gittiği göz doktoru, muayenehanedeki diğer hastalar ve doktorun temas ettiği herkes sırayla bu beyaz karanlığa gömülür. Bu zincirleme reaksiyon öyle bir hızla ilerler ki, birkaç gün içinde tüm şehir ve ardından bütün ülke karantinaya alınarak adeta devasa bir hapishaneye dönüştürülür. Ömrünü otoriter rejimlerle mücadeleye ve barışçıl bir dünyaya adamış muhalif bir yazar olan Saramago, bir gün bir restoranda otururken aklına düşen "Ya hepimiz aniden kör olsaydık?" sorusuna yine kendisi "Zaten körüz" yanıtını vererek bu muazzam kurguyu inşa etmiştir.
​Salgın tüm ülkeyi esir aldığında, devlet mekanizmasının ilk refleksi insanları tedavi etmek ya da onlara yardım etmek olmaz. Sistem, bu insanları doğrudan bir güvenlik tehdidi ve birer istatistik olarak görerek köhne, eski bir akıl hastanesine kapatır, yani acımasızca tecrit eder. Kapılarına silahlı askerlerin dikildiği, dışarı çıkmaya çalışanların anında vurulduğu bu karantina süreci, totaliter yapıların kriz anlarında insan onurunu nasıl hiçe sayabileceğinin çırılçıplak bir resmidir. İçerideki kısıtlı yiyecekler azaldıkça, gücü ve silahı eline geçiren bir grup erkeğin oluşturduğu çeteleşme, insanlığın en dip noktasını gözler önüne serer. Bu silahlı körler çetesi, gelen yiyeceklere el koyarak koğuştaki diğer insanlardan önce paralarını, sonra değerli eşyalarını, en sonunda ise yiyecek karşılığında kadınları talep eder. Toplumun ve otoritenin çöktüğü o en vahşi anlarda bile, kadının bedeninin nasıl bir savaş ganimetine ve ticaret malzemesine dönüştürüldüğünü Saramago yüzümüze çok sert bir şekilde çarpar. Kadınlar, koğuştaki insanlar açlıktan ölmesin diye bilerek ve feda edilerek o tecavüz koğuşuna gönderilir.
​İşte bu zifiri ahlaki çürümenin ortasında, romanın en can alıcı damarı olan sadakat ve direniş kavramı sahneye çıkar. Salgından etkilenmeyen, yani kör olmayan tek kişi, sadece kocasına duyduğu muazzam sadakatle o karantinaya kör taklidi yaparak giren Doktorun Karısıdır. Ancak onun bu bireysel sadakati, zamanla tecritten ve vahşetten bunalan tüm ezilenleri, tüm kadınları koruma mücadelesine, yani toplumsal bir direnişe evrilir. Herkesin körleştiği bir dünyada görüyor olmak ve gerçeğe, tecavüze, haksızlığa tanıklık etmek dünyanın en ağır sorumluluğudur. Bu örgütlü kadın iradesi, sonunda çete liderini öldürerek kadınların intikamını alır ve o tecrit duvarlarını yıkar. Saramago’nun bu sarsıcı metni, bizi kapatmaya çalıştıkları o beton tecrit duvarlarının ve bizi yok sayan sistemlerin ortasında, bizi kurtaracak tek şeyin birbirimizin acısını görebilmek, kadınların o yan yana duruşuna omuz vermek ve ne pahasına olursa olsun gerçeğe tanıklık etme sadakatini korumak olduğunu hatırlatır. Çünkü bizler aslında kör olmadık; yazarın da dediği gibi, biz zaten kördük, gören ama görmeyen körlerdik.

Haftanın Kitabı:Sürgünün içinden konuşan bir ses— Cigerxwîn
Haftanın Kitabı:Sürgünün içinden konuşan bir ses— Cigerxwîn
İçeriği Görüntüle

José Saramago, Portekizli dünyaca ünlü bir romancı, şair ve gazetecidir.
​Hayatı boyunca katı bir anti-faşist ve inançlı bir komünist olan Saramago, Portekiz Komünist Partisi’nin aktif bir üyesiydi. Eserlerinde kapitalizmin yarattığı adaletsizlikleri, otoriter devlet yapılarının acımasızlığını ve organize din kurumlarının toplumu nasıl baskı altına aldığını sert felsefi metaforlarla eleştirmiştir.
​Siyaseten ve edebi olarak her zaman ezilenlerin, işçi sınıfının ve sessiz yığınların sesi olmayı seçen yazar, muhalif kimliği ve ödün vermeyen duruşuyla tanınır.