Kitaplar...

KYD’li Yazarlar “Kadın Mücadele Tarihini Yazmak” Panelinde

“Kadın Mücadele Tarihini Yazmak /Kadınların Hikâyesi” Panelinde Sevgi Alpşen Binbir, Birsen Ünal, Sevim Korkmaz Dinç ve Birsen Güneş tarih ve mücadeleyi anlattı

Abone Ol

AMED MED GÜNDEM – Amed 9. Kitap Fuarı’nda Kadın Yazarlar Derneği’nin düzenlediği “Kadın Mücadele Tarihini Yazmak / Kadınların Hikâyesi” panelinde Sevgi Alpşen Binbir, Birsen Ünal, Sevim Korkmaz Dinç ve Birsen Güneş kadın tarihini ve mücadeleyi anlattı. Konuşmaların tamamı Med Gündem YouTube kanalında.

Sevim Korkmaz Dinç: Kadın Tarihini Yazmanın Önemi

Böyle uzun uzun konuşmalar hazırladık ama sizleri görünce hepsi aklımızdan uçup gitti. Artık bugün aklımıza ne gelirse, onları paylaşacağız sizlerle.
Her şeyden önce İzmir’den sevgiler ve selamlar hepinize.

Kadın konusu, hepimizin yakından bildiği, üzerinde günlerce konuşsak bitmeyecek kadar geniş bir konu. Bize bu fırsatı sunan, bu etkinliğin hazırlanmasına katkı sağlayan herkese teşekkür ediyorum. TÜYAP ve TÜYAP emekçilerine, “İzmir Kadın Mücadelesine İz Bırakanlar” kitabının yayıncısı Berku Bey’e, NA Yayınları’na ve Kadın Yazarlar Derneği’ne teşekkür ediyorum. Tabii en büyük teşekkür sizlere; hafta sonu olmasına rağmen işinizi, gücünüzü bırakıp buraya geldiğiniz için. Hepiniz için bir alkış istiyorum gerçekten.

Süremiz kısıtlı olduğu için çok detaya girmek istemiyorum. Arkadaşlarıma da söz vermek istiyorum ama birkaç cümleyle özellikle şunun altını çizmek isterim:

1980’lerden günümüze kadar yükselen kadın mücadelesinde, özellikle 1990’lardan sonra kadınların mücadelesi giderek büyüdü. Bu süreçte birçok arkadaşımızı kaybettik; bugün birçoğu aramızda değil.

2025 yılında başlattığımız “İz Bırakan Kadınlar” projesiyle, o kadınlara saygı ve sevgilerimizi sunmak istedik. Ne yazık ki kadınların kendi hayatlarını yazması, deneyimlerini paylaşması, kadın tarihini oluşturması bizim için hâlâ oldukça yeni bir süreç.

Sizler de fuarı geziyorsunuz; sözlü tarih çalışmaları her alanda devam ediyor. Ancak biz kadınların bu konuda daha fazla çaba göstermesi gerekiyor. İzmir’de başlattığımız “İz Bırakan Kadınlar” projesi tam da bu amaçla ortaya çıktı.

İstedik ki, İzmir kadın mücadelesini sokaklarda, mitinglerde, cezaevlerinde, hayatın her alanında sürdüren kadınlar unutulmasın; tarihte bir iz bıraksın. Bu proje İzmir’de başladı ama sürdürülebilir bir çalışma olarak diğer şehirlerde de devam edecek. Sadece bu 15 kadının hikâyesiyle sınırlı kalmayacak; başka kadınların hikâyelerini de içine alarak büyüyecek.

Bu nedenle ben daha fazla detaya girmeden, Diyarbakır’daki kadınların acılarını yakından tanıyan, kadın mücadelesine aktif olarak katılan Birsen Güneş arkadaşımıza sözü bırakmak istiyorum.

Birsen Güneş: Yazmak Kadın Mücadelesinin Parçasıdır

Yazı tek başına özgürleşmez; başka zihinlere bulaşmadan özgür olamaz. Biz, kitaplarımızı, yazılarımızı ve düşüncelerimizi başka zihinlere ulaştırmak için buradayız. Yazılarımızı özgürleştirmek için buradayız. Ortadoğu’nun savaşı içinde bir kadın olarak yazmak zor bir mücadeledir; görünmeyeni görünür kılmaktır. Yazı tek başına bir şey ifade etmez; anlam kazanması için başkalarına ulaşması gerekir.

Savaşlar dünyasındayız. Ülkemizde adeta kadın cinayetleri çağı yaşıyoruz. Cins ayrımcılığıyla bir savaş içindeyiz. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle bir savaş halindeyiz. Ekolojiyi katledenlerle, hayvanları canlı olmayan varlık sayanlarla da bir savaş halindeyiz.

Sermaye sistemiyle bir savaş yaşıyoruz. Trilyon dolarlık fonları yönetenler çoğunlukla erkeklerdir. Dünya devletlerinin ve liderlerin çoğu erkeklerden oluşuyor. 2020’den bu yana dünyanın en zengin beş insanı servetlerini ikiye katladı. Erkek dünyasıyla mücadele halindeyiz.

Bize atfedilen roller—annelik, ev kadınlığı, ev işleri—dışındaki alanlarda görünür olma, eylem yapma, etkinlik düzenleme yeteneğimizin önüne engeller konuyor. Kendi sözümüzün altına imzamızı atma, eylemselliklerimizi sahiplenme mücadelesi veriyoruz.

Tüm bunlara rağmen yazmak… Yazmak, kadın mücadele tarihinin bir parçasıdır. Kadından alınanı, kadından çalınanı geri almak ve ifşa etmektir. Yazmak dışarı çıkmaktır; hayatı gözlemlemektir, hayatı tanımaktır. Dışarıyla görünürlük kurmaktır. Var olma alanıdır.

Toplumun bize giydirdiği elbiseyi çıkarma bir nevi çıplak kalmaktır. O çıkardığımız elbisenin yerine neyi koyacağız? Asıl mesele budur. Sistemin kadınlara biçtiği rollerin kültürel düzenin içinde mi kalacağız, yoksa kalemimizle mi zorlayacağız?

Erkek kültürüne dokunduğumuz zaman karşımıza engeller çıkıyor. Kadın yazmaya başladığında, erkeklerin tek gözle anlattığı yarım hikâyeyi tamamlama imkânı doğar. Erkek bu hikâyenin tamamlanmasını istemez; çünkü yazının cinsiyeti değiştiğinde, hakikatin tonu da değişir.

Bir kadın yazarın anılarında okumuştum: Üç ay askeri gözetim altında, tek hücrede kalmış. Hırsızlara, katillere, tecavüzcülere kağıt-kalem yasak değildi; siyasi tutuklulara yasaktı. Ona yemek getiren gardiyana “Bana kağıt-kalem bul” demiş. Gardiyan “Burada kağıt-kalem silahtan daha tehlikelidir” demiş. Biz bunun pratiğini yaşadık.

Tüm dünyada kutlanan 8 Mart ve 25 Kasım etkinliklerine katıldığımız için bizler yargılandık, gözaltına alındık, tutuklandık, sürgün edildik. Kayyımların tarihi incelendiğinde, ilk pratiklerinin kadınların kazanımlarına saldırmak olduğu görüldü. Kadınların nefes alabildiği, seslerini duyurabildiği kurumlar kapatıldı; yerlerine dinsel faaliyet merkezleri açıldı. Bu dinsel kurumlar, kadını eve hapseden rolleri meşrulaştırmada önemli bir rol oynadı. Kadınların hayatı yalnızca evle sınırlı kaldı; toplumsal cinsiyet eşitsizliği derinleşti.

Kadın kurumlarına erkek müdür atandı; kurumlar erkeklerin dinleme yerlerine dönüştürüldü. Yazdığımız için tutuklandık, yargılandık. Tüm bunlara rağmen kadın mücadele tarihini yazmak vazgeçilmezdir.

Stantta yanına gelen bir kadın vardı; yoksulluk üzerine yazdığım kitabı inceledi. Ona “Bu kitapta sekiz ev kadınının yoksulluk deneyimleri ve gerçek yaşam hikâyeleri var” dedim. Kadın bana “Ben de ev kadınıyım, ne kadar zor olduğunu biliyorum; bu hikâyeleri okuyamam, bünyem kaldırmaz” dedi. İnsan kendi yaşadığını bir acı olarak görmek en büyük zulümdür.

Sevim Korkmaz Dinç: Kadınların Hayatlarını Kayda Geçirmek

Evet, teşekkür ediyoruz Birsen arkadaşımıza. Birsen arkadaşımız, Kadın Yazarlar Derneği standında “Derin Yoksulluğun Görünmeyen Yüzü: Kadınlar” isimli bir araştırma yaptı ve bu çalışmasını kitaplaştırdı.

Gerçekten de insanlar acıyla o kadar sık karşılaşıyorlar ki artık acıyı yeniden okumak, yeniden dillendirmek istemiyorlar. Birsen’in anlattıklarından yola çıkarak, diğer arkadaşlarımız da konuşmalarında bu kadınların hayatlarını nasıl kaleme almamız gerektiğini, onları kayda geçirmenin ne kadar önemli olduğunu ortaya koyacaklar.

Çünkü bir gün gelecek; bugün yaşadığımız toplumdaki acıları, kadınların durumlarını ancak kitaplardan okuyabileceğiz. O kitaplar tanıklık edecek, belleğimizi taşıyacak.

Şimdi İzmir’den gelen ama aslen Diyarbakırlı olan; yaşamını ve mücadelesini kadın özgürleşmesine adayan Sevgi Binbir’e sözü vermek istiyorum.

Sevgi Binbir: Yazmak Ortak Tarihi Görmektir

Merhaba. Ne söyleyeceğimi ben de tam olarak bilmiyorum dermişim… Doğaçlamasına bırakmaya karar verdim. Evet, ben İzmir’den geldim, şu an Diyarbakır’dayım. Uzun yıllardır kadın hareketinin içinde olan bir aktivistim.

Bu kitap çalışmasında da gördük; Sevim Hanım’ın anlattığı “İzmir’de İz Bırakan Kadınların Hikayesi” kitabı aslında bize birbirimizi yeniden tanıma fırsatı sundu. İzmir’de alanlarda, sokaklarda birlikte mücadele ederken birbirimizi çok yakından tanıyor gibiydik ama bu kitap sayesinde aslında birbirimizi tam anlamıyla tanımadığımızı fark ettik.

Nerelerden geldiğimizi, örgücümüzde neler biriktirdiğimizi, hangi kültürel altyapılara sahip olduğumuzu, bizi bir araya getiren şeyin ne olduğunu bu çalışma sayesinde daha iyi gördük.

Bu kitaba yazı hazırlarken ve röportaj sürecinde çok yoğun duygular hissettim; hâlâ da hissediyorum. Şu anda burada otururken bile, muhteşem bir kadın mücadelesinin bir noktasında bulunduğumuzu düşünüyorum. Biz, kendi hayatlarımızı sürdürürken, bizden önce muazzam bir var olma mücadelesi vermiş kadınların izinden yürüyoruz.

Bazen geriye dönüp baktığımızda, sanki bir arpa boyu yol alamamışız gibi hissediyoruz; bazen de kadınların yaşamında olağanüstü değişimler yaşandığını, yolların daha da açıldığını görebiliyoruz. Bu çok göreceli bir durum ama yazmak, bu mücadelenin en önemli parçalarından biri.

Yazmak kadınlar açısından çok kıymetli bir eylem. Tarih boyunca kadınların yazısı farklı biçimlerde, farklı araçlarla ortaya çıktı. Çoğu kez bir kalemle değil, sözle, sesle, dokuma ve motiflerle yazıldı. Yazmak, hem kişisel deneyimlerin aktarımıdır hem de ortak tarihin bir yansımasıdır.

Bir yerde okuduğumuz bir satır, bize kendimizi hatırlatır; çünkü o satırlarda hepimizden bir parça vardır. Yazmak, bu ortak tarihimizi görmemizi sağlar.

Çünkü tarih bizden söz etmez — tarihi biz yazmadık. Egemen tarih erkekler tarafından yazıldı. Bir yazarın söylediği gibi: “Kadınların tarihini yazmak, onları erkek tarihinin dipnotlarından çıkarıp görünür hale getirmektir.” Biz, çoğu kez kitapların dipnotlarında yer alıyoruz ama aslında hayatı yaratan, mücadeleyi yürüten hep kadınlardır.

Zaman kısıtlı olduğu için birkaç örnekle bitirmek istiyorum. Yazmak, bir kadının kişisel özgüvenini güçlendirir. Bir kadının yazdığını görmek, bir diğer kadını da güçlendirir: “Ben de yapabilirim,” dedirtir. Çünkü hayat boyunca bize, “Senin hikâyen önemsiz” mesajı verildi. Oysa yazmak, bu kodları kırmaktır.

Yazı, feminist hareketi de güçlendirir. Kadın mücadelesini büyütür, birbirimizin hikâyelerinde dayanışmayı bulmamızı sağlar. Tarih yazımına baktığımızda da görüyoruz ki; erkek tarihi var, ama kadınların tarihi yokmuş gibi varsayılıyor. Oysa kadınlar her dönemde kendi yollarını bulmuşlar.

Örneğin, Çin’de 1368–1912 yılları arasında kadınların okuma yazması yasaktı. Ama kadınlar “Nüsu” adı verilen gizli bir yazı geliştirdiler. Bu yazıyla yelpazelerine, önlüklerine, mendillerine yazdılar. Kız çocuklarına öğrettiler, kendi aralarında iletişim kurdular. Bu, sessiz ama güçlü bir direnişti.

Benzer biçimde, bizim coğrafyamızda da kadınlar duygularını, düşüncelerini oyalarla, motiflerle anlattılar. Her bir desen, bir hikâyeydi. Şili’de Pinochet döneminde “Arpilleras” adı verilen kumaş üzerine işlenmiş motiflerle kadınlar kayıplarını anlattı. Evdeki düğmelerle, kumaş parçalarıyla yarattıkları bu işler Avrupa’ya ulaştı, dünyanın dikkatini çekti.

Kuzey Amerika’da “Quilting” yani yorgan toplulukları da köleliğe ve ırkçılığa karşı kadınların direniş alanıydı. Kadınlar yorganlara hikâyelerini, isyanlarını işlediler.

Yani kadınlar kaleme ulaşabildiklerinde yazdılar; ulaşamadıklarında da başka yollarla, ilmek ilmek direniş ördüler. Biz bugün biraz daha şanslıyız; elimizde kalem ve kâğıt var. Bu yüzden kişisel deneyimlerimizi paylaşmaktan çekinmemeliyiz.

Kendim için de söylüyorum; yıllardır yazının önemine inanıyorum ama yazmaktan çekindiğim zamanlar oldu. Yine de biliyorum ki, paylaşmak mücadeleyi büyütüyor, dayanışmayı güçlendiriyor.

Bir söz var: “Mahremiyet düşmanımızdır.” Bizden saklanmamızı isteyen şeyler aslında bizi görünmez kılıyor. O yüzden deneyimlerimizi paylaşmaktan korkmamalıyız. Her birimizin hikâyesi hem kendisi açısından biricik hem de hepimiz için çok kıymetli.

Yazmak, kadın mücadelesinin bir parçasıdır. Virginia Woolf’un dediği gibi: “Erkekler ne diyecek diye korkmadan, içinizden geleni yazın.” Evet, biz de yazmaya devam edelim.

Sevim Korkmaz Dinç: Kadınların Hikâyeleri Toplumsal Bellektir

Evet, çok teşekkür ediyoruz Sevgi’ye. O da farklı bir alandan yaklaştı konuya.

Kadın yazını üzerine konuşmak keşke uzun saatlerimizi alsaydı, çünkü bu gerçekten derin ve zengin bir konu. Ancak şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Her kadının hikayesi özeldir ve bu özel hikâyeler toplumsal belleğimizi oluşturur.

Erkekler dünyayı kurarlar ama kadınlar yaşamı kurar ve devam ettirirler. Birçok kadın geriye dönüp baktığında, “Benim oğlum var, torunum var ama kendi yaşantım ne oldu?” diye soruyor.

Bir gün, 21. yüzyılın Türkiyeli kadınlarının tarihini araştıracak olanlar, bu bilgilere nereden ulaşacaklar? Nereden erişecekler? İşte bu nedenle biz kadınlara önemli bir görev düşüyor: Annelerimizi yazalım, ninelerimizi yazalım, kendimizi yazalım. Ve her şeyi anlatalım.

İnanın, mutfakta yaptığınız yemekten, çamaşırı asarken üç kez mi yoksa bir kez mi silkelediğinize kadar her ayrıntı kadın tarihi açısından önemlidir. Kadınların yaptığı her şey kıymetlidir. Mücadelenin en ön saflarında daima kadınlar vardır; hayatlarını, emeklerini ve inançlarını fedakârca mücadeleye katan kadınlar…

Şimdi Diyarbakır’dan, birkaç kitabı bulunan, hepimizin yakından tanıdığı bir arkadaşıma söz vereceğim. Birsen ile aramızda oturuyorum; Dilek dileyeceğim: “Bütün kadınlar özgür olana kadar mücadeleye devam edelim.”

Birsen Ünal: Kadın Yazısı ve Direnişin Öyküsü (Tamamlandı)

Evet, teşekkür ederim, sözü bana verdiğiniz için.

Kıymetli arkadaşlarım, çok güzel şeyler aktardılar. Ben de kadın yazınının önemine vurgu yapmak istiyorum ve yazdıklarımı sizlerle paylaşacağım.

Önce bir parantez açmak istiyorum: Birsen arkadaşım dedi ya, “Kalem silahtan tehlikelidir.” Bunu ben birebir yaşadım.

2015-2016 yıllarında Sur içindeki yıkım olayları sırasında bazı bölgeler yasaklı ilan edilmişti. Bir süre gitmedim; dedim ki dayanamam, orada ölürüm. Sonradan biraz kendimi toparlayarak sıkı denetimlerden, aramalardan geçip kendimi çarşının arka taraflarına attım. Orada birkaç sokak gittikten sonra kapalı alana, bariyerlerin olduğu yere geleceğimi biliyordum ve dedim bir şansımı deneyeyim.

Gittiğimde kapalıydı, ama teyzemin evi olduğunu söyledim. Uluslararası basın kartımı göstererek içeri girmeye çalıştım. Görevli bana “Geçemezsin, kadın” dedi. Ama ben kadınlığımla gurur duyuyorum; ısrar ettim ama çekildim. Bunun daha devamı var, ama şimdilik burada bırakayım.

Sevgi arkadaşım da dedi ya, kadınlar eli kaleme ulaşmadığında dertlerini ifade edemezler. Benim “Tentene” kitabımda da bunu işledim. Kitabın adı dantelden geliyor; her kadının derdi bir dantel modeli gibidir. Kadınlar dertlerini dantellere, oyalarına işleyerek anlatır. Örneğin, doğum sırasında, yokluk içinde yaşanan acılar ve kayıplar bile, ellerdeki oyalar aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarılır.

Kadın yazmalı dedik. Ben 2000’lerden beri yazıyorum; yazdıklarımın merkezinde kadınlar var. Özümsen Diyarbakır kitabını yazarken erkek yazar arkadaşlardan tepkiler bekledim, çünkü Diyarbakır’ı hep erkekler anlattı. Ama ben kadın gözüyle, Diyarbakır diliyle, eski Diyarbakır’ı anlatmaya çalıştım. Diğer kitaplarımda da kadın mücadelesini ve toplumsal olayları merkeze aldım.

Nenemin yaşam öyküsü üzerine yazdım. Nenem bu göçü birebir yaşamıştı ve bana büyük bir miras bıraktı. Nenemin anlatılarını belleğime yerleştirdim ve 2017 yılında Cemile kitabını yazdım.

Cemile’nin hikayesi Bitlis’te başlıyor. 11 yaşında, Ermeni bir arkadaşla beraber yaşamı öğreniyorlar. Tehciler, göçler, savaşlar… Nenem, kadınların yaşadığı zorlukları ve hayatta kalma mücadelelerini anlatırdı. Bu süreçte kadınlar en büyük zulme, kayıplara göğüs gerdi; evlatlarını bırakmak zorunda kaldılar, zorluklara karşı dimdik durdular.

Sevgili arkadaşlar, NA Yayınları tarafından çıkan kitabımız, İzmir’de iz bırakan kadınların hikâyelerini aktarıyor. 15 kadının hayatı üzerinden, İzmir kadın tarihine ışık tutuyor. Kitapta, kadınların yaşadığı zorluklar, sosyal ve ekonomik etkiler ve inadına direnişleri bir felsefe olarak yazılmıştır.


Sevim Korkmaz Dinç: Son Kapanış Konuşması

Kadınlar özgürleşene, eşitlikçi bir toplum oluşana kadar yapacak çok işimiz, gidilecek çok yolumuz var. Yaşasın kadın dayanışması, yaşasın özgürlük!

Kitabımızı NA Yayınları’nda imzalayacağız. NA Yayınları bizden herhangi bir ücret almadan kitabı bastı ve sponsor oldu; kendilerine tekrar teşekkür ediyorum. Gelip destek olduğunuz için hepinize teşekkür ederim. Sağ olun, var olun. Ayağınıza sağlık, iyi ki geldiniz, iyi ki varsınız.

{ "vars": { "account": "G-DX375LT0W1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }