BARIŞIN İNŞASI VE SAVAŞIN DİRENCİ
Savaşın Başarısı;Yıkım ve İnsan Ruhunda Egemenlik Kurmasıdır.Barışın savaşı ise;İnsanı Doğasıyla Buluşturmak ve Kendini Sürekli İnşa Eden Bir Varlık Haline Getirmekdir.
“Şimdi gerçeklik sınırına dayanıldı. Sahtekârca yaşam azalıyor. Herkes gerçeklikle yüzleşiyor. Şimdiye kadarki olan biten sahtekârcaydı. Artık gerçeklik konuşacak; gerçeklikle daha fazla yaşanacak.”
Abdullah Öcalan’ın bu sözleri yalnızca politik bir çağrı değildir.
Bu sözler, uzun yıllar süren çatışmaların toplumların ruhunda oluşturduğu kırılmayı anlamaya ve görünür kılmaya dönük bir yüzleşme çağrısıdır.
Çünkü savaş yalnızca insan öldürmez.
Savaş, insanın kendisiyle ve gerçeklikle kurduğu ilişkiyi değiştirir.
Uzun süre çatışma yaşayan toplumlarda hakikat zamanla parçalanmaya başlar. İnsanlar olayları olduğu gibi değil; korkularının, travmalarının ve birikmiş öfkelerinin içinden görür. Böyle dönemlerde toplum ortak bir gerçeklik duygusunu kaybeder. Hatta ahlak, vicdan, empati ve adalet duygusu aşınmaya başlar. Herkes kendi acısının içinden konuşur; fakat kimse diğerinin acısını gerçekten duyamaz.
Bugün Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun yaşadığı en derin krizlerden biri budur. Çünkü bölgemizde savaş artık geçici bir olağanüstü hâl değil; gündelik hayatın psikolojik ritmine dönüşmüştür. Bu durum düşünsel ve ruhsal kalıpları daha sert ve esnemez hale getirmiştir.
Savaşın doğası yaşamın her anında görülmektedir. Öyle ki birden fazla kuşak çocukluğunu operasyon sesleriyle geçirdi. Aynı kuşakta bir kesim korkarak konuştu ve konuşmayı korkuyla öğrendi. Büyük bir çoğunluk cenazelerle büyüdü ve sürekli tehdit, ölüm, işkence ya da tutuklanma altında yaşamayı normal sandı.
Modern nöropsikoloji, uzun süreli korku ortamlarının insan zihnini değiştirdiğini ortaya koyuyor. İnsan beyni sürekli tehdit altında kaldığında, bir süre sonra güvene değil, alarma uyum sağlamaya başlıyor. Şüphe kalıcı hale geliyor. Empati zayıflıyor. İnsan, kendisine benzemeyeni anlamaktan çok, ondan korunmaya yöneliyor. Öyle ki halklar ve insanlar birbirlerini mutlak bir tehdit olarak görmeye başlıyor.
Bu durum yalnızca bireyleri değil, toplumların karakterini de değiştiriyor.
Çünkü savaş yalnızca şehirleri yıkmaz.
Savaş, insanın iç dünyasını da işgal eder ve kendisine benzetir. İnsan, insan olmaktan çıkar; “iyi savaşçı”, “iyi fedai” ya da “iyi intikamcı” olmaya yönelir.
Zamanla insanlar barışı imkânsız değil, tehlikeli görmeye başlar. Çünkü çatışma yıkıcı olsa bile alışılmış ve tanıdıktır. Barış ise bilinmeyendir. İnsan zihni bazen alıştığı acıya, bilmediği özgürlükten daha fazla bağlanabilir. Travmanın en derin etkilerinden biri budur.
Böylesi bir ortamda insan, bazen kendisini yaralayan ve tüketen düzene bağımlı hale gelir.
Carl Gustav Jung’un söylediği gibi, insan yüzleşmediği karanlığı kader gibi yaşamaya başlar. Toplumlar için de durum farklı değildir. Bastırılmış korkular, aşağılanma duyguları ve birikmiş öfke zamanla kolektif bir psikoloji üretir. Bu psikoloji yalnızca siyasal kurumları değil; sıradan insanın vicdanını da etkiler. İşte o noktada insanlar düşünmek yerine refleks göstermeye başlar.
Hakikat parçalanır.
Vicdan zayıflar.
İnsanlar birbirini anlamaktan çok, birbirinden korunmaya çalışır.
Şiddet giderek sıradanlaşır.
Merhamet ise çoğu zaman zayıflık gibi görülür.
Bilinmeli ki Uzun savaş dönemlerinin en büyük yıkımı yalnızca ölüm değildir. Asıl yıkım, toplumun içsel bütünlüğünü kaybetmesidir. Çünkü sürekli çatışma ortamlarında insanlar yalnızca dışarıdaki düşmanla değil; kendi içlerinde büyüyen korkuyla da yaşamaya başlar. Bu korku ve savaş ortamı, kişiyi potansiyel bir tehdide dönüştürür.
Nietzsche’nin söylediği gibi, uzun süre uçuruma bakan insanın içine bir süre sonra uçurum da bakar.
Bugün Ortadoğu’nun yaşadığı kriz tam da budur. Artık mesele yalnızca silahların çatışması değildir. Asıl mesele, insan ruhunun yeniden hakikatle buluşup buluşamayacağıdır.
Bu nedenle Abdullah Öcalan’ın “gerçeklik konuşacak” sözü sıradan bir politik ifade değildir. Bu söz; savaşın ürettiği korkulara, ezberlere, yalanlara, mevkilere, düşüncelere, duygulara ve bir bütün olarak sahte kimliklere karşı bir yüzleşme çağrısıdır.
Çünkü gerçeklik ortaya çıktığında yalnızca resmî söylemler değil; bireyin kendi içindeki yanılsamalar da çözülmeye başlar.
İnsan ilk kez kendisine şu soruyu sormak zorunda kalır:
“Ben gerçekten özgürlüğü mü savunuyorum; yoksa bir köleye dönüşmüş halde, yalnızca alıştığım korkuların içinde mi yaşıyorum?”
Öcalan’ın son yıllarda geliştirmeye çalıştığı yaklaşımın merkezinde yalnızca çatışmanın sonlandırılması değil; savaşın toplum psikolojisinde yarattığı körleşmenin ve yabancılaşmanın aşılması düşüncesi de bulunmaktadır. Çünkü gerçek barış yalnızca silahların susması değildir. Gerçek barış, insanın yeniden birbirinin acısını duyabilecek bir bilinç ve sorumluluk geliştirebilmesidir.
Bugün barışa karşı duranların sayısının fazla görünmesinin nedeni yalnızca siyasal çıkarlar değildir. Uzun savaş dönemleri bazı toplumsal yapılarda korkuyu kimliğe dönüştürür. Böyle dönemlerde düşmanlık, birçok insan için psikolojik bir güvenlik alanına dönüşebilir.
Çünkü düşman ortadan kalktığında insan, ilk kez kendi içindeki boşlukla yüzleşmek zorunda kalır.
Bu yüzden barış yalnızca politik değil; aynı zamanda psikolojik ve ahlaki bir dönüşüm meselesidir.
Belki de gerçek barış, insanların birbirini affetmesiyle değil; birbirinin acısını ilk kez gerçekten duyabilmesi ve sevinçlerini paylaşabilmesiyle başlayacaktır