ORTADOĞU VE KÜRDİSTAN’DA YANMIŞ TOPRAKLAR POLİTİKASININ TARİHSEL ARKA PLANI
Mezopotamya tarihinde bilinen ilk doğa saldırısı Gılgamış’ın kendisine bir taht yapmak istediği için, Yukarı Mezopotamya yani Kürdistan’nın ormanlarındaki mavi sedir ağaçlarını kesmeye dönük eylemidir. Gılgamış destanında anlatılan bu mitik hikayeden anlaşılacağı üzerine; doğaya saldırının temelinde tıpkı kadına ve topluma saldırı gibi hegemonyacı bir anlayış yer almaktadır. Doğaya karşı saldırının tarihi doğayı savunmanın da adeta başlangıcı olmuştur. Gılgamış ve devşirme Enkido ormana saldırdıklarında o ormanı yaşamı pahasına savunan Hombaba’yla karşılaşırlar.
Tarih boyunca Ortadoğu’da sömürgeci devletlerin güç biriktirmesinden sonra merkezi devlet ve/veya krallıkların kendi çekirdek bölgelerine hammadde sağlamak için ilk hedeflerinin aşağı ve yukarı Mezopotamya havzalarının olduğu görülmektedir. Bu havzanın tam merkezinde yer alan Kürdistan coğrafyası da bu sömürgeci saldırılardan ötürü ciddi ekolojik problemlerle karşı karşıya kalmıştır. Bu bağlamda Kürdistan’da uygulanan bu politika yani yanmış topraklar politikası ( Yerel halkların tek geçim kaynağı olan arazi ve yaşam alanlarını yok etmeyi amaçlayan böylece savaş bittiğinde bile bu alanlardaki yaşam hakkını hiçe sayan, katı ve tarihsel derinliği olan bir askeri politikadır.’’) hegemonyacı güçler tarafından sümürgeciliğin kalıcığı için devreye konulmuştur. Bu yöntemin savaş süreçlerinde dünyanın farklı noktalarında farklı alanlarda kullanıldığı bilinmektedir. Ve savaştan sonra da yaşam alanlarındaki problemler uzun süre olumsuz etkilerini hissettirmektedir
Kürdistan Coğrafyası’na da saldırılarda bulunan bu sömürgeci merkezler ve kullandıkları yöntemler değişse de temel amaç Kürdistan’nın yaşamsal döngüsünü yok etmeyi amaçladıkları izledikleri politikalardan anlaşılmaktadır.
M.Ö. 4. Ve 3. binyıl mezopotamya’da ki kolonicilik ve sömürgecilik üzerine araştırmalar yapan Guillermo Algaze[1] ve yine Rojava (Kuzey Suriye) üzerine tarihi araştırmalar yapan Mitchell Allen[2] bölgenin merkezi kent devletleri ve krallıkları ile beraber sömürgecilikte izlenilen yolu ortaya koymaktadırlar. Bu araştırmacıların Immanuel Wallerstein’ın ‘’Dünya Sistemleri Kuramı[3]’na’’ ( Wallerstein ‘’ Modern Dünya Sistemleri’nin ‘’ temelinde 15. ve 16. Yüzyılda Avrupa ölçekli dünya ekonomisi olarak isimlendirilen bir olgu olarak ortaya çıktığını belirtmektedir . ) göre ele aldıkları merkez Mezopotamya havzası bu dönemde güçlü krallıkların eliyle ciddi bir kolonial faaliyetlere girdiği belirtilmektedirler. Antik dönemde ihtiyaçları dahilinde ticari bir alan ilan ettikleri Aşağı ve Yukarı Mezopotamya havzaları bu dönemlerde daha çok orman ve maden alanları ile öne çıkmaktadır. Tarihin ilerleyen süreçlerinde de artan nüfusla beraber tarımsal alanların artmasından kaynaklı su havzalarına dönük saldırılar da artmıştır. Bu dönemde Mezopotamya havzasındaki kuzey ve doğu ormanlık alanları kereste ve yakacak ihtiyacı için ciddi bir tahribata maruz kalmıştır. Sömürgeci politika; kent devletlerinin ortaya çıkmaya başladıkaları dönemden itibaren yayılım politikalarının esas amacı olarak görülmektedir.
M.Ö. 1. bine gelindiğinde yine Kürdistan coğrafyasında benzer politikaların gelişen ve büyüyen nüfus ihtiyaçlarına göre daha vahşi politikalarla devam ettiğini dönemin egemen krallarının yazıtlarına da yansıdığı görülmektedir.
M.Ö. 9. yy da Asur Kralı III. Şalmanaser’in Van kentine yapmış olduğu bir seferden şöyle bahsetmektedir: ‘’Urartulu Arame benim gücümden, korku saçan silahlarımdan ve acımasız savaş yöntemlerimden korkarak kenti terk etti. komşu kentlerle birlikte Arzaşkum kentini tahrip ettim, viraneye çevirdim, ateşle yaktım. Arzaşkum’dan ayrıldım.’’ [4]
Asur Kralı’nın Van (Arzaşkum/Tuşba) Kentine yönelik bu sömürgecilik ve işgal politikaları sonucu asıl hedefinin aslında bölgeyi insansızlaştırmak ve bütün bir yaşamı imha etmek olduğu yazıttan anlaşılmaktadır.
Tarihin akışı içerisinde sırasıyla Pers, Roma, Helenistik Dönemle Büyük İskender, Doğru Roma ( Bizans), Selçuklu, Osmanlı ile devam eden Cumhuriyet dönemiyle beraber kurumsallaşan, kendi hukuki zeminini oluşturan ve yanmış topraklar politikasını meşru göstermeye çalışan bir sisteme bürünmüştür.
Lozan Antlaşmasıyla statüsüz bırakılan Kürdistan’da son yüzyılda bölgeyi insansızlaştırmak amacıyla ve bütün bir yaşamı tehdit eden bir politika sistematik olarak devreye konuldu. Özellikle cumhuriyet ile beraber ortaya çıkan isyanlar bahane edilerek Kürdistan topyekün bir savaş alanı ilan edilmiştir. 1925 yılında Şéx Said ayaklanması ile Amed ve çevresi, Ağrı ayaklanması ve Dersim katliamı ile bu yanmış topraklar politikası devlet güvenliği bahane edilerek hukuki bir zemine oturtulmaya çalışılmıştır. 1935 yılında çıkarılan Tunceli Kanunu gibi yasa ve kararnameleriyle desteklenen olağanüstü hal sistemleri bölgenin ayrımcılığa tabi tutulduğunun örnekleri olarak değerlendiriliyor. Bu bağlamda Dersim’e yapılan sayısız sefer de ve 1938 yılında yapılan katliam da, insanlarla birlikte ormanlar da katledilmiştir. Bu anlayışın değişmesi bir yana, günümüzde de varlığını ekokırımla güncellediği görülmektedir.[5]
Kürtler için Kürdistan coğrafyasının büyük bir parçası olan dağlar, her isyan ettiklerinde veya devletin katliamlara varan uygulamalarından kurtulmaya çalıştıklarında çıktıkları/sığındıkları neredeyse tek adres olmuştur. Bu isyanlar sonucunda uygulamaya koydukları Şark Islahat Planı ile birlikte bölge Anadolu ve Kürdistan’ı kapsayan 5 umumi müfettişliğe ayrılır ve 5. umumi müfettişlik şu bölgeleri kapsar: Colemerg (Hakkari), Wan, Sért , Bedlis, Malatya, Mûş, Xarpét (Elazığ), Dersim, Genç (Bingöl), Dixan/Erxeni/Amed (Ergani/Diyarbakır), Beyazıt (Ağrı) vilayetleri ile Pülümür, Hınıs, Kiğı yerleşim yerlerinde[6] bölgenin demografik yapısını değiştirmek istenmesinin yanı sıra bu politikaların sonucu olarak ormanlık ve mera alanları da yakılıp yıkılmıştır. Bu yakıp yıkma politikası sadece isyanın başladığı merkezlerde değil çevre kentlerin tamamında uygulandı. Örneğin 1914 Bedlis isyanında söz konusu isyan merkezi Bedlis iken dönemin kayıtlarına geçen yargılamalar ve sürgünlerin Wan, Mûş, Beyazıt (Ağrı), Erzirom (Erzurum)[7] gibi Kurdistan illerinde uygulandığını ve hegemonyacı güçlerin bu isyan sonucunda onlarca yerleşim yerini, ormanlık ve mera alanlarını yakıp yıktığı görülmektedir.
Gelişen savaş teknolojileri ile bu yanmış topraklar politikasının bütün dünyada örnekleri olan bir özel savaş politikası olarak uygulandığı görülmektedir.
ABD tarafından kullanılan nükleer silahlar 1945'in sonunda Japonya Hiroşima'da tahmini 140.000 kişiyi ve Nagasaki'de 74.000 kişinin yaşamını yitirmesine sebep olmuştur[8]. Sonraki yıllarda, kurtulanların çoğu lösemi, kanser veya radyasyondan kaynaklanan sağlık problemlerinin yanı sıra bu atom bombasının atıldığı bölgelerdeki bütün bir canlı yaşam alanı etkisi günümüze kadar devam eden ciddi problemlerle karşı karşıya kalmıştır.
Yine ABD Vietnam savaşı sırasında 3640 km² tarım arazisine bitkilerde yaprak dökücü olarak kullanılan 55 milyon kilo defoliant serpmiştir[9]. 1961-1971 yılları arasında tam 10 yıl süren ve “Ranch Hand” olarak isimlendirilen bu operasyon esnasında 80 milyon litre herbisit (ot öldürücüler) ve yaprak dökücü, 7,4 milyon hektarlık bir arazi üzerinde kullanıldı.[10] Bunun sonucunda oluşan çevre felâketi bugün hâlâ etkilerini göstermektedir. 16 Mart 1988’de Güney Kürdistan’nın Halepçe bölgesinde kullanılan kimyasal/biyolojik silahlar 5000 fazla insanın hayatını kaybetmesine ve bunla beraber bu havayı soluya diğer bütün canlıların ciddi zararlar gördüğü bilinmektedir.[11] Sadece insanların değil topyekün bir yaşam alanının imhasının söz konusu olduğu bir gerçeklikle karşı karşıya kalınmıştır.
Özel savaş politikalarının bir diğer ayağını oluşturan sermayenin kullanımı özellikle 1960 ve 1970 yıllarından itibaren Bakur Kürdistan’ında kurulan fabrikalar, açılan maden sahaları ve 1977’de inşaasına başlanılan GAP gibi devasa projelerle; sözde güvenlik bahanesiyle yapılan birçok hidroelektrik santralleriyle bölge tamamıyla insansızlaştırılmış ve bütün bir ekolojik alan hedefe konulmulştur. GAP olarak isimlendirilen bu proje (Güneydoğu Anadolu Projesi) SEMSÛR (Adıyaman), ÊLİH (Batman), AMED (Diyarbakır), DÎLOK (Gaziantep), Kîlîs, (Kilis), MÊRDÎN (Mardin), SÊRT (Siirt), RİHA (Şanlıurfa) ve ŞIRNEX’I (Şırnak) kapsayan bir alanda uygulanmaktadır. GAP Bölgesi olarak da tanımlanan bu alan 2015 itibarıyla 76.014 kilometrekare genişliği ve 8.250.718 nüfusuyla etkileyeceği alanın boyutunu gözler önüne sermektedir[12]. Bu maden ve baraj sahaları kullanım ömürlerini tamamladığında geriye dönüşü olmayan bir enkaz bırakacaklardır.
Özellikle son dönemlerde Bakur Kürdistan’ındaki savaş alanının genişlemesi ve bu savaşlarda kullanılan silahların ciddi hasarlara yol açtığı görülmektedir. Birçok kez basına yansıyan ve belki de çoğu okuyan veya izleyen tarafından olumlu olarak yorumlanan yaban hayvan sürüleri aslında savaşın geldiği veya getirdiği noktayı gözler önüne sermektedir. Basına yansıyan bu yaban hayvan sürüleri aslında Başta Herekol ve Kato dağlarındaki savaşın bir sonucu olarak doğmuştur. Bombalanan dağlarda ve ormanlık alanlarda yaşayan dağ keçileri, vaşak, ayı, yaban domuzu gibi birçok hayvan türü kendi yaşam alanlarını terkedip daha kuzey bölgelerine özellikle Gevaş ve Bahçesaray hattında yaşam alanları oluşturmaya başladıkları gözlemlenmektedir. Fakat Gevaş-Bahçesaray bölgesi barınma, beslenme ve iklim şartları bakımından güney bölgeleri kadar bu canlılar için uygun olmadığından dolayı bu türlerin bir çoğu göç ettikleri bu bölgede yakın zamanda yok olacaklardır. 1984-1999 yılları arasında 4000 civarında köyün yakılması ve göç ettirilen binlerce insandan, Gevaş-Bahçesaray hattından görülen diğer canlıların göçü de bu özel savaş politikalarının bir sonucudur.
2000’li yıllardan itibaren Ortadoğu’da başlayan yeni savaş konsepti Kürdistan’ı doğrudan etkilemiştir. ABD’nin Güney Kürdistan ve Irak’a dönük politikalarının sonucu olarak ortaya çıkan yeni oluşumlar (DAİŞ) gibi aşırı radikal islamcı grupların hedefi de yine Kürdistan olmuştur. Bu süreçte özellikle gazeteci Massoud HAMED al-Monitor’da yayımlanan makalesinde[13] DAİŞ’in Rojava bölgesine dönük saldırılarda yanmış topraklar politikasını uyguladığını belirtmiştir. Rojava Devrimi ile beraber bölgedeki yaşam kendi iç dinamikleri ile var olmaya çalışsa da sömürgeci egemenlerin bölge üzerindeki politikaları değişmemiştir.
Tarihi süreçte arka planı incelendiğinde Kürdistan coğrafyasının sürekli bir mücadele alanı olduğunu ve bunun sonucunda ortaya çıkan tahribatların bilinçli bir şekilde yapıldığını ve bütün bir Mezopotamya’nın kimliğine dönük saldırılar olduğu anlaşılmaktadır. DAİŞ gibi yapılar üzerinden egemen güçlerin eliyle uygulanan Kültürel mirasın yok edilmesi projesi özellikle mezarlık ve yerel halkın inanç merkezlerinin yok edilmesi; Doğa ve insan yaşamı üzerine kurulan bu sistematik yıkım politikaları; Rojava bölgesinde Efrîn’de ki zeytin ağaçlarının kesimi ve taşınmasıyla devam etmektedir. Savaşın Kürdistan Coğrafyası’ndaki bu çok yönlü vahim sonucu olarak da bütün bir ekolojik yaşamın olumsuz etkilediği ve Kürdistan’ın bazı bölgelerinde de bu yaşamsal alanların tamamıyla yok edildiği görülmektedir.
SMO çetelerince 2025 Tirşin alanındaki su havzalarına saldırılması, Münbiç’te mezarlık alanlarının yok edilmek istenmesi yine bu politikalar dahilindedir.
Tarih; Humbaba şahsında Kürdistan doğasının savunulmasını günümüze taşıyarak güçlü bir miras bırakmıştır. Şimdi gerekli olan belki de Humbaba’yı daha güçlü kılmaktır.
[1] Guilermo Algaze,The Urug World System-The Dynamics of Early Mesopotamian Civilazition,Universyt of Chicago Press, Chicago 1993,s.1-3
[2] Mitchell Allen, ‘’The Mechanisms of Underdevelopment An Ancient Mesopotamıan Example Comparing World System’’, Review , c.15,2.3, New york 1992,s.462
[3] Immanuel Wallerstein, Modern Dünya Sistemi-Kapitalist Tarım ve 16. Yüzyılda Avrupa Dünya Ekonomisinin Kökenleri, çev. Latif Boyacı, Yarın Yayıncılık, İstanbul 2012
[4] Daniel Luckenbill; ‘’Ancient Records of Assyria and Babylonia ı’’; Unıversty of Chicago Press; Chıcago ; Press,Chicago 1926,s.1219
[5] https://www.welgmedya.com/dersim-arastirmalari-merkezi-dam-topraklarimiza-ve-dogamiza-sahip-cikalim/6703/
[6] Şark Islahat Planı’nın tamamı için bkz. Belma Akçura, Devletin Kürt Filmi,
İstanbul 2009, New Age Yayınları, 50- 58.
[7] Celilê Celil, Kürt Aydınlanması, Avesta Yayınları, İstanbul, 2013, s. 136
[8]https://www.icanw.org/hiroshima_and_nagasaki_bombings
[9] http://www.aljazeera.com/programmes/peopleandpower/2011/09/2011928111920665336.html
[10]http://www.aljazeera.com/programmes/peopleandpower/2011/09/2011928111920665336.html
[11] İnsan Hakları Bülteni, Erguvanlar da Soldu Halepçe Yanarken, özel sayı 2003,s3.
[12] Türkiye İstatistik Kurumu [TÜİK], 2015: 3-12)
[13] Massoud Hamed, ‘’The Islamic State’s Scorched Earth Poliscy in Kobani’’, June 15, 2015.