Kitaplar...

Gülhan Bişeng, Edebiyat Burada'nın sorularını yanıtladı

Gazeteci-yazar Gülhan Bişeng, Edebiyat Burada'da Rabia Çelik Çadırcı'nın sorularını yanıtlayarak "Demeter'in Bahçesi" kitabının öyküsünü anlattı.

Abone Ol

MERSİN-Gazeteci-yazar Gülhan Bişeng, yazar Rabia Çelik Çadırcı'nın sorularını yanıtlayarak hazırladığı "Demeter'in Bahçesi: Kendi Sesimizden Kolektif Hafızamız" kitabının ortaya çıkış sürecini, içeriğini ve hedeflerini anlattı.


Söyleşi: Rabia Çelik Çadırcı

İçlerinde benim de olduğum 13 farklı disiplinden kadının deneyimlerini, kazanım ve mücadelelerini duyuran Demeter’in Bahçesi: Kendi Sesimizden Kolektif Hafızamız adlı kitap, gazeteci-yazar Gülhan Bişeng tarafından hazırlanarak yayımlandı. Kendisiyle kitap üzerine konuştuk.

Öncelikle sizi kutlarım. Böyle bir çalışmayı ilk ne zaman düşündünüz? Kitaplaşma süreciyle ilgili neler söylersiniz?

Çok teşekkür ederim sevgili Rabia. Demeter’in Bahçesi fikri aslında Med Gündem ile yollarımızın kesişmesiyle hayat buldu. Med Gündem’de başladığımız söyleşiler kolektif bir emeğin ürünüydü. Bu vesileyle başta Hamza Özkan olmak üzere tüm Med Gündem emekçilerine teşekkür etmek isterim. Bu çalışma, birlikte üretmenin, dayanışmanın ve kolektif emeğin dönüştürücü gücünün somut bir sonucu oldu.

Aslında bu fikir uzun yıllardır zihnimdeydi. Kadınların mücadele süreçlerinde ne kadar büyük bir bilgi, deneyim ve dönüşüm yarattıklarına yakından tanıklık ettim. Bu nedenle, onların ürettikleri deneyimlerin kalıcı bir hafızaya dönüşmesi gerektiğini hep düşündüm. Alanda biriken bu görkemli mücadelenin zamanla unutulması ve deneyimlerin gelecek kuşaklara aktarılamaması düşüncesi beni hep rahatsız etti. Kadınlar dünyayı yeniden yazarken ben de bu yeniden yazım sürecine küçük de olsa bir katkı sunmak istedim. Böylece farklı disiplinlerden kadınlarla gerçekleştirdiğimiz söyleşileri bir kitapta buluşturduk.

Kitabın hazırlık süreci başından sonuna kadar kolektif bir üretim deneyimiydi. Kolektif çalışmaların kendine özgü zorlukları elbette vardır; ancak bunlar aşılabildiğinde geriye insanı büyüten ve dönüştüren çok kıymetli bir deneyim kalıyor. Bireyciliğin yaşamın her alanını kuşattığı bir dönemde dayanışmanın, ortak üretimin ve kolektif mücadelenin güçlenmesine küçük de olsa katkı sunmasını diliyorum.

Bu süreç bana da çok şey kattı. Zorlandığım zamanlar oldu; ama her söyleşiyle birlikte biraz daha güçlendiğimi, biraz daha öğrendiğimi ve birçok şeyin yeniden farkına vardığımı hissettim. Bu yolculukta bana inanan, yüreğini açan, deneyimlerini paylaşan ve beni yalnız bırakmayan bütün yol arkadaşlarıma gönülden teşekkür ediyorum.

Kitabın adı olan “Demeter’in Bahçesi” ile ilgili neler paylaşırsınız?

Demeter’in Bahçesi adını mitolojik bir anlatıdan alıyor. Bu anlatıda bereketin, üretimin, toprağın, mevsimlerin ve yeniden yeşermenin tanrıçası Demeter ile yeraltının karanlığına hapsedilen kızı Persephone’nin yeniden yeryüzünün aydınlığına kavuşma hikâyesi anlatılır. Her ne kadar bu mit mevsimlerin oluşumunu açıklayan bir anlatı olarak bilinse de, bana göre bundan çok daha derin anlamlar taşır. Karanlık ile aydınlığın, ölüm ile yaşamın, yıkım ile yeniden doğuşun diyalektiğini anlatırken aynı zamanda kadın bilgisinin ve üretimin kesintiye uğramasının dünyayı nasıl bir kaosa sürükleyebileceğini de simgeler.

Persephone yalnızca Demeter’in kızı değil; kadın bilgeliğinin, deneyimin ve kolektif hafızanın da gelecekteki temsilcisidir. Onun yeraltına hapsedilmesi, kadın bilgisinin görünmez kılınmasının sembolik bir anlatımı olarak da okunabilir. Nitekim Persephone’nin yeraltında olduğu dönemde yeryüzü adeta bir çoraklığa dönüşür. Demeter yaşamı her gün yeniden üreten, tüm canlıları besleyen ve umutla toprağı yeniden yeşerten bir tanrıçadır. Fakat kızı Persephone’nin yokluğunda bu özelliklerini gerçekleştiremez.

Bu mit uzun zamandır düşünce dünyamda özel bir yere sahipti. Med Gündem’de aynı isimle hazırladığım canlı yayın programı da buradan doğdu. Söyleşilerin kitaba dönüşmesi sürecinde isim üzerine düşünürken, “Demeter’in Bahçesi: Kendi Sesimizden Kolektif Hafızamız” adı adeta kitabın kahramanları tarafından kendiliğinden seçilmiş oldu. Çünkü kadınların her gün yeniden ördüğü yaşam ile yürüttükleri mücadele ve direniş pratiği arasında bu mit üzerinden güçlü bir bağ kuruyorum.

Kitapta yer alan kadınlar hangi farklı disiplinlerden oluşuyor?

Kitapta on üç kadınla söyleşi gerçekleştirdim. Her biri kendi alanında mücadele eden, bulunduğu sahada bilgi ve deneyim üreten kadınlar. Sinema, edebiyat, müzik, felsefe, arkeoloji, tıp, medya, siyaset, aktivizm ve jineoloji gibi farklı alanlarda çalışan; yalnızca üretmekle kalmayıp aynı zamanda bulundukları alanları dönüştüren, farklı kimlikleriyle zengin deneyimler biriktiren ve tüm bunlara kadın özgürlük perspektifiyle yaklaşan isimlerle bir araya geldik.

İlk bakışta birbirinden bağımsız görünen bu disiplinlerin aslında ortak bir kadın hafızasında buluştuğunu görmek benim için en kıymetli deneyimlerden biri oldu. Her söyleşi, diğerini tamamlıyor; birbirinden uzak gibi görünen deneyimler ortak bir düşünsel zeminde birleşerek kolektif bir hafızaya dönüşüyor.

“Demeter’in Bahçesi” bir söyleşi kitabı. Söyleşinin genel konusuyla ilgili neler söylersiniz?

Bu söyleşilere başlarken bunların ileride bir kitaba dönüşeceğini biliyorduk. Bu nedenle içerik ve sorularımızı da bu perspektifle hazırladık. Özellikle kadınların yıllardır biriktirdiği deneyimleri, kendi alanlarında yaşadıkları sorunları, bunlarla nasıl mücadele ettiklerini, alanlarını feminist bakış açısıyla nasıl dönüştürdüklerini ve jineoloji perspektifinin bu alanların yeniden inşasına nasıl katkı sunabileceğini birlikte tartıştık. Aynı zamanda şu soruların peşinden gittik: Bu alanları yeniden nasıl kurabiliriz? Kolektif kadın hafızasına nasıl katkıda bulunabiliriz? Buradan nasıl yeni çıkış yolları üretebiliriz?

Bu kitabın özellikle genç kadınlara ilham vermesini istedik. Nerede duruyorsak, hangi alanda üretiyorsak, bulunduğumuz her yeri kadın özgürlüğünü esas alan bir bakışla yeniden kurmanın mümkün olduğunu birlikte gösterebilmeyi amaçladık.

Söyleşiler sırasında beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri de şuydu: Hangi alanda çalışıyor olurlarsa olsunlar, kadınların ortak bir hafızada ve ortak bir deneyimde buluştuklarını görmek. Biz aslında bu ortak deneyimi görünür kılarak bir sözlü tarih çalışması gerçekleştirmiş olduk.

Söyleşiler boyunca birbirini tamamlayan cümlelerden biri özellikle hafızamda yer etti: “Kendi hikâyemizi kendimiz yazdığımızda kendi sesimizi duyacağız.” Bana göre bu cümle kitabın da özeti niteliğinde.

Artık kendi hikâyemizi kendimizin yazması gerekiyor. Çünkü biz yazmadığımız sürece eril tarih yazımı kadınları görünmez kılmaya devam edecek. Nasıl ki özgürlük mücadelemizi alanlarda kendi emeğimizle örüyorsak, onun yazılı hafızasını da yine biz oluşturmak zorundayız. Bu görkemli kadın özgürlük mücadelesinin tarihi de hak ettiği görkemle yazılmalı. Her kadının bulunduğu yerden bu kolektif hafızanın kuruluşuna katkı sunmasının önemli olduğuna inanıyorum.

Farklı, yeni yazın çalışmalarınız var mı, olacak mı?

Önümüzdeki dönemde sözlü tarih çalışmalarını sürdürmeyi planlıyorum. Bunun yanı sıra mitoloji üzerine de çalışmak istediğim projeler var. Ancak şu sıralar önceliğim üzerinde çalıştığım Kürtçe şiir dosyası. En kısa zamanda okurla buluşmasını diliyorum.

Bu şiirlerde, çağın kaotik düzeninin yaşamın dışına ittiği, yok saydığı ve lanetlediği imgelerin izini sürüyorum. Çünkü giderek daha açık görüyorum ki bu dünyada lanetlenen her özne, aslında kadınla, yaşamla ve iyilikle güçlü bağlar taşıyor. Tam da bu nedenle yaşamın dışına itiliyor. Ben ise o koparılan bağları yeniden kurmanın, yaşamı yeniden çoğaltmanın ve hafızayı yeniden yeşertmenin imkânlarını arıyorum.

Sesimize, hikâyemize alan açtığın, görünür kıldığın için teşekkür ederim sevgili Rabia!

{ "vars": { "account": "G-DX375LT0W1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }