Yazar Ramazan Kavak, bugünkü köşe yazısında, 'Korkuyla Şekillenen Kimlik; Travmaların Gölgesinde Hakikat Arayışı' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Korkuyla Şekillenen Kimlik; Travmaların Gölgesinde Hakikat Arayışı

Toplumların hafızasında kazınmış, önce-şimdi-sonra diyalektiğinden hem etkilenen hem de etkileyen dönemler vardır. Böylesi dönemler her açısıyla kuşakların ortak belleğini olumlu-olumsuz yönden etkilemiştir. Ezilen halkların siyasal tarihine bakıldığında birçok örnekle karşılaşılır. Statükonun kendisine karşı direnç gösteren yapının kitlesel bir boyuta evrilmemesi için korku aygıtını ustalıkla kullandığı görülür. Yalnız tercih edilen bu yöntem çoğu kez kitlelerde ters tepmiş ve sosyal-siyasal anlamda güçlü bir dinamizme yol açmıştır. Kitlesel dinamizm bireysel bağlama indirgendiğinde ise hayli travmatik bir hal alıp psikolojik buhranlara yol açtığı gözlemlenmiştir.

Korku ve kaygının psiko-politik bir yöntem olarak kullanıldığı en yakıcı dönemlerden bir tanesi belki de Türkiye’nin doksanlı yıllar diye tabir edilen dönemi olmuştur. Yakın tarihimize damga vurmuş olan bu dönem tam da böylesi bir gerçeğin adeta künyesi olmuştur. Tarihsel olarak kısa bir sürece tekabül etmesine rağmen sosyolojik açıdan uzunca bir dönemi kapsamasının altında yatan asıl nedenin ise faili meçhul cinayetler olması süreci daha da önemli kılmıştır. Cinayetlerin işleniş biçimi, belirsiz gibi görünen ama belirgin olan mesaj verme içeriği korkuyu cinayetlerin işlendiği sokaktan çıkarıp kentin en ücra köşelerine kadar götürmüştür.

Karanlık bir dehlizi andıran bu dönem, sadece hukuki ve politik bir sorunun tezahürü değil aynı zamanda ardında bıraktıklarının dünyasına çökmüş bir travmanın da çığlığı olmuştur. Cinayetler, hukuki yönden her ne kadar faili meçhul olarak kalmış olsa da toplumun vicdanında faili belli olarak ortak hafızaya kazınmıştır. Aslında faili belli kılan salt dönemin politikaları değil sebep-sonuç çatışması sonucu ortaya çıkan paradoksun oluşturduğu orantısızlık duygusu olmuştur. Bu gerçeklik genelde siyasal ve duygusal marjda farklı etkiler yaratıp, birincisinde bir motivasyon kaynağı olabilmişken ikincisinde psikolojik bir histeriye yol açmıştır. Bunun en mühim sebebi ise yapılan ile maruz kalınan şey arasında gelişen haksızlık duygusunun failin en yakını üzerinde yarattığı tesir olmuştur.

Bu duruma maruz kalan bireylerin kimlik inşası yalnızca sosyolojik değil, aynı zamanda psikolojik ve duygusal bir süreçle yoğrulur. Birey, kendisinden sıyrılıp aynı zamanda geçmişte yaşanan duyguların da taşıyıcısı olmak zorunda kalır. Yaşadıkları onu can yerinden vurup sevgi ve güven duygusunu tarumar eder. Korku ve yokluk sonucunda oluşan travmalar yalnızca kayıpları değil, ilişkileri, bağlanma biçimlerini hatta arzuları da birçok noktada biçimlendirir. Birçok birey, kaybettiği figürün idealize edilmiş haline tutunarak yaşamını inşa etmeye çalışır. Kaybettiği insan; adaletin sesi, cesaretin simgesi, sevginin kaynağı olarak hafızasında yer edinir. Bu figür yalnızca bir insan değil aynı zamanda bir arzu nesnesi haline de gelir. Bu nedenle birey, sadece onunla gurur duymakla kalmaz aynı vakitte ona benzeşmeye de çalışır. Onun hayatını mistik bir hikayeye hatta efsaneye çevirir. Büyüklerinden onu dinlemek, onu yazmak ve kalıcı kılmak ister. Onun gibi düşünmek, inanmak, sevmek, güvenmek ve onun inandığı kutsallara ait olmak ister. Ona benzeyen birilerini hayatına almak için de muazzam bir enerji harcar.

Ancak öte yandan geride kalanların taşıdığı yük de bilinçaltına siner. Ölen babanın ardında bıraktığı onurlu geçmişinin yanında toplumsal gerçeğin yarattığı boşluğu ve yalnız kalma sendromu kendisini hissettirir. Toplumsal boşluk ve yalnızlık duygusunu en iyi temsil eden ise anne olur. Sistemin hoyratlığına karşı kendisini savunan, her türlü köhne zihniyete maruz kalmasına rağmen ayakta kalmak için çetin bir hayat mücadelesini iliklerine değin yaşayan anne ideal düşünüşe karşı reelin sesi olur. Bu hakikat özellikle kız çocuklarının gözünde bir uyarıya dönüşür " Güvenip sevme; seversen yalnız kalırsın" iç sesinin yankısı " Babam gibi birini isterken annem gibi olmaktan çok korkuyorum" paradoksuna dönüşür.

Bir yandan idealize edilen figürün özlemi, diğer yandan o figürün yokluğuyla baş eden annenin gerçeği, hayat hikayesinin bir özeti olur.

Yaşanan zihinsel-ruhsal çatışma sonucunda birey, hem idealize ettiği hem de tekrar yaşamaktan korktuğu olgunun aynılaştığını fark eder. Bundan ötürü bağlanmak ile kaybetmek arasında sıkışıp kalır. Sevgi ile korku arasında oluşan gelgit hayat enerjisini tüm dinamikleriyle ters yüz eder. Bu paradoksal gelgit yalnızca bireysel kaygılarla değil aynı zamanda toplumsal barışla da ilintilidir. Çünkü geçmişte yaşanmış ve telafisi olmayan adaletsizlikler sadece sebep olduğu kayıpla sınırlı kalmaz aynı zamanda yaşanan trajedinin tekrarlanma korkusunu da sürekli zinde tutar.

Gün yüzüne çıkarılmamış, adalet duygusuyla yumuşatılmamış travmalar, kuşaklar arası aktarılırken bireye sadece yas değil, korkuyu da miras bırakır. Bu gerçeklikten yola çıkarak toplumsal barışın inşası psiko-duyusal ve psiko-sosyal çelişkileri görmeden kurulamaz.

Çelişkilerin göz ardı edildiği bir zemin üzerinde yapılacak olan samimi çabaların bile hayat bulması zordur. Toplumun kılcal damarlarına sirayet eden uğraşlar, sadece muktedirlerin barış adı altında uzlaşması değil, aynı zamanda geçmişin yüklerinden arınan bireylerin kucaklaşmasıyla ete kemiğe bürünür. Çünkü barış sadece silahların susması değil, aynı zamanda insanların yüreklerine hapsettiği korkunun da azat edilmesidir ve bu barış geçmişle yüzleşmenin cesaretiyle daha büyük bir anlamın sahibi olur.