Yazar Hatice Özhan'ın bugünkü köşe yazısında, 'Görünmez Zincirler' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Görünmez Zincirler
Özgürüz değil mi? Sabah uyandığımızda ne izleyeceğimize, ne giyeceğimize, kiminle konuşacağımıza, hangi kaynaktan besleneceğimize ve hatta ne düşüneceğimize kendimiz karar veriyoruz... En azından zihnimizin korunaklı odalarında hissettiğimiz şey bu. Seçme eyleminin kendisini, özgürlüğün yegane kanıtı sayıyoruz. Ama gelin, kendimize karşı dürüst olma cesaretini gösterelim. Bugün insanlığı tahakküm altına alan şey ne bir diktatörün hamasi nutukları, ne kapımıza dayanan militarist bir ordu, ne de fiziksel kırbaçlardır. Bizi uysallaştıran, evcilleştiren ve uyuşturan şey; o çok sevdiğimiz, ekranı her yukarı kaydırdığımızda bizi bizden daha iyi tanıyan, arzularımızı biz henüz fark etmeden önümüze seren o görünmez çemberdir: Algoritma Düzeni.
Tarihsel süreçte zincirler her zaman dışarıdan vurulurdu. Bir kral, tebaasını sınırlandıran katı kurallar ya da totaliter bir gücün baskıcı aygıtları vardı. İnsan neye karşı savaşacağını, neyi yıkması gerektiğini bilir; duvarı görür, parmaklığı hissederdi. İsyan, somut bir hedefe yönelirdi. Bugün ise insanlık tarihinin en büyük paradoksu yaşanıyor: Zincirlerimizi kendi ellerimizle dövüyor, üstelik onların birer "özgürlük ve kendisini gerçekleştirme aracı" olduğuna yürekten inanarak boynumuza takıyoruz. Akıllı telefonlarımızın parıltısında, bize özel sterilize edilmiş akışların içinde kaybolurken, dijital bir panoptikonu kendi rızamızla, kendi finansmanımızla inşa ediyoruz. İşte modern dünyanın trajedisi tam olarak burada başlıyor: Özgürlüğün, konfor ve güvenlik hissiyle takas edilmesi.
Hayatın getirdiği ontolojik belirsizlik, varoluşsal kaygı ve kafa karışıklığı insana her zaman ağır gelmiştir. İnsan, doğası gereği kaostan kaçıp bir düzene sığınma arzusu taşır. Eskiden bu belirsizlikle yüzleşmek, felsefe yapmak, çelişkilerin getirdiği sancıyla olgunlaşmak zorundaydık. Şimdiyse algoritmalar bize o kaçırdığımız "güvenlik, aidiyet ve rahatlık" hissini yapay zeka tabanlı bir altın tepside sunuyor. Ancak bu güvenlik, özgürleştirici bir liman değil; bireyin entelektüel ölümünü hazırlayan sahte bir konfor alanıdır.
Bugün Spotify’ın "Haftalık Keşif" listesi, Netflix’in "Sizin İçin Seçtiklerimiz" sekmesi ya da TikTok’un o hipnotize edici "Sizin İçin" sayfası sadece tüketim alışkanlıklarımızı yönetmiyor; dünya görüşümüzün felsefi sınırlarını çiziyor, epistemolojik çerçevemizi tasarlıyor. İçinde yaşadığımız bu dijital balonlar, artık basit birer internet özelliği veya zararsız kişiselleştirme araçları olmaktan çıkıp, gündelik hayatı kuşatan entelektüel hapishanelere dönüştü.
Sibernetik sistem bize sadece hoşumuza gideni, bizi onaylayanı, önkabullerimizi tazeleyeni ve konforlu öfkemizi besleyeni gösteriyor. Çünkü gözetim kapitalizminin yegane yakıtı, sizin "ekrana bakma sürenizdir" (screen time). Sizi ekranda tutmanın yolu ise sizi düşünmeye, sorgulamaya ya da bilişsel çelişki yaşamaya zorlamak değil; rahatınızı bozmamaktır. Düşünmek, doğası gereği rahatsız edicidir, enerji harcatır ve insanı durdurur. Oysa sistem, kesintisiz bir akış ve sürekli bir eylem (tüketim) talep eder. Sonuç? Kendi fikirlerinin yankı odalarında yankılanan sesleriyle sarhoş olmuş, farklılığa ve ötekine tahammülünü tamamen yitirmiş, "özgür" olduğunu sandıkça tek tipleşen narsistik kitleler.
Jeremy Bentham’ın tasarladığı ve Michel Foucault’nun modern iktidar mekanizmalarını açıklamak için klasikleştirdiği Panoptikon hapishanesini hatırlamakta fayda var. Ortasında devasa bir kule olan, mahkumların kuledeki gardiyanı görmediği ama her an izlenebileceklerini bildikleri için kendi davranışlarını bizzat denetledikleri bir yapı. Orada baskı dışarıdan gelirdi; merkezi bir otorite ve görünmeyen bir gardiyan vardı.
Bugünün dijital dünyasında ise bu gözetim mekanizması çok daha süslü, çok daha sinsi ve derin bir evrim geçirdi. Artık merkezde dikilen bir gardiyana gerek yok; çünkü her birimiz hem kendi kendimizin gardiyanıyız hem de birbirimizin hücre arkadaşını ihbar eden birer denetçiyiz. Uzaklardaki otoriter yönetim sistemlerini, distopik romanları okuyup "ne korkunç bir dünya" diyoruz. Oysa bizler o distopyayı Instagram beğenileriyle, LinkedIn etkileşimleriyle, Uber ve Airbnb puanlarıyla kendi mikroskobik hayatlarımızda gönüllü olarak uyguluyoruz.
Sistemin, kendisi gibi düşünenleri, sistemin estetiğine uyum sağlayanları ödüllendirip öne çıkardığını (algoritmik görünürlük verdiğini) fark eden modern birey, dışlanmamak, görünmezliğin getirdiği o toplumsal ölüme mahkum olmamak veya linç edilmemek için kendi dilini, özgün düşüncesini ve estetik zevklerini törpülüyor. Bugünün egemen düzeni insanları yasaklarla değil, onları "baştan çıkararak" yönetiyor. Baskı, yerini baştan çıkarmaya bıraktığında direniş hatları çöker. İnsanlar kendilerini özgürce ifade ettiklerini, kendilerini gerçekleştirdiklerini sanırken; aslında sistemin ihtiyaç duyduğu, algoritmanın rafine edip reklam verenlere satacağı birer anlamlandırılmış veri (data) kaynağına dönüşüyorlar. Kendimizi özgürce sömürüyor, performans toplumunun gönüllü köleleri haline geliyoruz.
Bu yapay düzenin en yıkıcı, en görünür sonucu, insanlığın ve mekanların radikal bir biçimde aynılaşmasıdır. İnternet, emekleme döneminde insanlığa sonsuz bir çeşitlilik, adem-i merkeziyetçi bir dünya vaat etmişti. Ana akım medyanın, tekelleşmiş televizyonların bize dayattığı homojen kültürden kurtulacak, dünyanın öbür ucundaki marjinal bir düşünceye, saklı kalmış bir kültüre erişebilecektir. Peki elimizde ne kaldı?
Bugün Tokyo’nun ara sokaklarındaki bir kahve dükkanı ile İstanbul Kadıköy’deki, Berlin Kreuzberg’deki veya New York Brooklyn’deki bir kahve dükkanı neredeyse aynı iç mimariye, aynı endüstriyel tasarıma, aynı minimalist yazı tiplerine, aynı Spotify çalma listelerine ve aynı avokadolu menülere sahip. Neden? Çünkü hepsi Pinterest ve Instagram algoritmalarının "estetik" bulup öne çıkardığı, küresel etkileşim alanında geçer akçe sayılan tek tip şablonlara göre tasarlanıyor. Mekanlar, içinde yaşanılan yerler olmaktan çıkıp, algoritmanın onayını alacak birer "arka plan" (feed malzemesi) haline geliyor.
Aynı aynılık ve çoraklaşma, ne yazık ki düşünce dünyamız için de geçerli. Algoritmalar nüansları, gri alanları, felsefi derinliği ve metodolojik şüpheyi sevmez. Sistem, bir konunun net bir şekilde siyah ya da beyaz olmasını, tarafların birbirine saldırdığı sert ve sığ tartışmalar içermesini ister. Çünkü etkileşimi —yani sistemin paraya tahvil ettiği o saf insan enerjisini— doğuran şey kutuplaşmadır; ya aşırı öfke ya da aşırı hayranlık. Gerçek entelektüel sorgulamanın, felsefi derinliğin başladığı o sakin orta noktalar ve gri alanlar, internet platformlarının gözünde birer "zaman kaybı" ve "etkileşim katili"dir.
Bu yüzden modern insan, yüzyılların birikimi olan karmaşık toplumsal, ekonomik ve felsefi meseleleri bile birkaç kelimelik sloganlarla, Twitter karakter sınırlarıyla veya 15 saniyelik dikey videolara sığdırılmış hap bilgilerle düşünmeye, daha doğrusu düşünmeden reaksiyon vermeye zorlanıyor. Analitik düşünme yeteneği, yerini refleksif tepkilere bırakıyor.
İnsanlık tarihi boyunca, Erich Fromm’un da operates ettiği gibi, insanın özgürlüğün getirdiği o ağır sorumluluk, seçim yapma mecburiyeti ve varoluşsal yalnızlık duygusundan korktuğu için kendisini yönetecek, ona ne yapacağını söyleyecek güçlü, totaliter yapılara sığındığı görülmüştür. Bugün o hantal ve kanlı yapıların yerini, pürüzsüz ve kullanıcı dostu yapay zeka tabanlı algoritmalar aldı.
Çünkü algoritma bize muazzam, reddedilemez bir konfor vaat ediyor:
"Sen yorulma, ruh haline göre ne izleyeceğini ben seçerim. Sen zihnini bulandırma, hangi fikrin doğru, hangisinin ahlaki olduğunu ben senin akışına düşürürüm. Sen yalnız kalma, seni tıpkı senin gibi düşünen, senin gibi hisseden ve senin gibi tüketenlerin arasına koyarım."
Bu sahte, steril güvenlik çemberinden çıkmanın tek yolu, konforun getirdiği o entelektüel uyuşukluğu ve narkozu kararlılıkla reddetmektir. Özgürlük, konforlu bir liman değildir; doğası gereği huzursuz edicidir. Belirsizlik barındırır, zihinsel çaba gerektirir, can sıkar, yalnızlaştırır ve bizi hiç sevmediğimiz, bizi sarsacak, ezberlerimizi bozacak fikirlerle karşı karşıya getirir.
Eğer sadece reklam verenlerin hedefleyebileceği birer dijital veri, manipüle edilebilir birer istatistik olarak kalmak istemiyorsak; önümüze düşen o pürüzsüz akışa derin bir şüpheyle bakmak, bizi rahatsız eden, ideolojimize ters düşen kitapları okumak, "keşfet" sekmesinin dışındaki o tekinsiz ama gerçek dünyaya adım atmak ve o görünmez çemberi her gün yeniden kırmak zorundayız. Aksi takdirde, kendi rızamızla, alkışlar eşliğinde girdiğimiz bu dijital kafeste, bize dikte edilen ve algoritma tarafından optimize edilen hayatları "kendi hür seçimlerimiz" zannederek yaşamaya ve bu illüzyon içinde ölmeye mahkum kalacağız.