Yazar Hatice Özhan'ın bugünkü köşe yazısında, 'Sayısal Gürültüde Kendi Sesini Aramak' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Sayısal Gürültüde Kendi Sesini Aramak

Günümüz dünyasında zaman, artık o eski sarkaçların ritmik vuruşlarında hissettiğimiz somut bir olgu olmaktan çıktı sanki. Sayısal saatlerin o tıkırtısız, soğuk egemenliği altında; zamanın kendisinden koparılmış, tuhaf bir uykusuzluk haline hapsolmuş gibiyiz. İçinde bulunduğumuz çağda zamanın dokusu sadece hızlanmakla kalmadı; bütünüyle bir bozuma uğradı, öyle değil mi? Eskiden zamanın bir ağırlığı, bir gövdesi vardı; her anı yaşamak hem bedensel bir emek hem de zihinsel bir tartı gerektirirdi. İnsan, akıp giden saniyeleri nesnelerin içinde, sarkaçların vuruşunda doğrudan duyumsayabiliyordu. Şimdiyse zaman, avuç içimizdeki o soğuk cam ekranlardan sızan mavi bir ışık seli gibi parmaklarımızın arasından sinsice akıp gidiyor. Yapay bir parıltının altında, gerçekliğin yerini görüntülerin aldığı bir gösteri toplumunda bulduk kendimizi. Belki de kendi imgelerimizin tutsağıyız artık; yansımalarımızda kendimizi ararken özümüzden her geçen an biraz daha uzaklaştığımızı hissetmiyor musunuz? Gerçeklik, yerini görüntünün o mutlak baskısına bıraktıkça, insan kendi varlığının temel ağırlığını bu ışık seli içerisinde yitiriyor sanki. Anılarımız birer veriye, en derin duygularımız ise hesaplanmış birer tepkiye indirgenmiş durumda. Bu yeni gerçeklik düzleminde yaşamak, çoğu zaman sadece bir ekrana tanıklık etmekle sınırlandırılıyor gibi geliyor bana.

Yer yitimi ve mekânsızlığın verdiği o derin hüzün, sanki modern insanın tek gerçek yol arkadaşı oldu. Sokaklar artık eski anlamlarını taşımıyor; sadece bir noktadan diğerine bir an önce varmak için hızla geçtiğimiz geometrik boşluklardan ibaretler. Hızın o kendine has zorbalığı, mekânı ve mesafeyi adeta öldürdü. Mesafe ortadan kalkınca, keşfetme isteği de yerini sadece "varmış olma" telaşına bıraktı. Bir binanın köşesindeki yorgun bir çatlak ya da bir kapı eşiğinde birikmiş rüzgârın fısıltısı artık hangimizin dikkatini çekiyor ki? Herkes cebindeki o küçük kara deliklerin içine, o sonsuz bilgi akışının anaforuna çekilmiş durumda. Şehirler, binlerce insanın bedensel olarak yan yana durduğu ama ruhsal olarak birbirine hiç dokunmadığı devasa geçiş duraklarına dönüştü. Beton yığınları arasında yükselen bu yabancılaşma, insanı kendi mahallesinde bile bir sığınmacı kılıyor bazen. Hıza ve donanıma adeta tapan bu çağın ortasında, aslında ne kadar hazırlıksız ve savunmasızız... Dünyanın bu devasa ve gürültülü karmaşasına karşı kuşanabileceğimiz belki de tek bir silahımız var: hiçbir yere tam olarak sığdıramadığımız o çıplak ruhumuz ve uygarlığın henüz bitiremediği insani şaşkınlığımız. Bu şaşkınlık, düzenin dişlileri arasında tamamen ezilmemizi engelleyen o son direniş noktamız olabilir mi?

Bir kahvehanede veya bir taşıtta yan yana oturduğumuz yabancılarla birbirimizin soluğunu duyacak kadar yakınız; ancak bu bedensel yakınlık, aslında ruhsal bir gurbetin maskesi gibi duruyor üzerimizde. Ruhlarımız, sayısal ortamların sunduğu o kusursuzlaştırılmış yapay evrenlerde geziniyor. Bedenen "burada" olan bizler, zihnen o meşhur "hiçbir yerde" olma halini yaşıyoruz. Gerçeklik, kenarlarından yavaş yavaş silinip giderken nesnelerin de sessizce bize küstüğünü fark ediyor musun? Eskiden bir kalemle kâğıdın o ilk temasında, eşyanın ruhuna değen canlı bir hayat vardı. Mürekkebin kâğıda ilmek ilmek işleyişi, düşüncenin ete kemiğe bürünmesi gibiydi. Şimdi ise harfler, bir camın arkasında belirip saniyeler içinde kaybolan soğuk ışık huzmelerinden ibaret. Eşyalar artık anılarımızın dert ortağı değil; biz onların hızla geçip gittiği geçici duraklarıyız sadece. Günlük hayatın kullandıkça güzelleşen, eskidiğinde değerlenen o emektar araçları, yerini hızla tüketilen ve kimliksizleşen metalara bıraktı. Mektupların terk edildiği bu çağda, sözcükler sanki anlamlarını yitirerek sadece hızlıca tüketilen veri paketlerine dönüştü. Her şey o kadar parlatılıyor ve o kadar kusursuz bir kılıfla sunuluyor ki, eşyanın o kırılgan ruhu bu cilanın altında nefessiz kalıyor. Parlaklık arttıkça, yaşanmışlık duygusu sanki karanlığa gömülüyor.

İçinde bulunduğumuz bu gerçek ötesi çağda, her şeyin ivmelendiği ve anlamın sığlaştığı bu düzende asıl direniş, ufku sadece izleme sabrını gösterebilmekte gizli olabilir. Hiçbir yere yetişmeye çalışmadan, sadece var olmanın o kadim huzuruna sığınmak gerekmez mi bazen? Şöyle bir durup, o dingin verandadan bakınca; aşağıda köpüren o sayısal telaşın, rüzgârın önündeki kuru yapraklar kadar etkisiz ve boş olduğunu görebiliyoruz. Modern dünya bize konforu ve hızı vaat ederken, bizden akşamüstünü sakince batırma inceliğini, o en insani ihtiyacımız olan durgunluğu çaldı sanki. Sürekli bir şeyler yapma ve görünür olma zorunluluğu, içsel dengemizi biraz bozdu. Artık nereye gittiğimizle değil, ne kadar hızlı gittiğimizle ilgileniyoruz. Oysa gerçeklik, ne bir ekranın parıltısında ne de hızın sunduğu o geçici sarhoşlukta. Gerçeklik, ancak durduğumuzda karşımıza çıkacak kadar ağırbaşlı bir bekleyiş içinde bizi bekliyor.

Asıl gerçek, belki de sadece ağaçların gölgesinin toprağa ağır ağır uzanışında gizlidir. Eski bir avlunun köşesinde unutulmuş toprak bir testinin üzerindeki çatlaklarda, dalından kopan bir yaprağın toprağa düşene kadar çizdiği o sessiz yolda ve uzaklardaki bir iskeleye çarpan dalgaların sabrında bulabiliriz bu gerçeği. Sabır, sanırım modern zamanlardaki en büyük eksiğimiz. Dünya ne kadar gürültü yaparsa yapsın, hayat aslında her şeyin durduğu, saatin o sahte vuruşunun sustuğu ve rüzgârın sadece kendi dilinde fısıldadığı o kutsal sessizliğin içinde akıyor. Bu sessizliğe kulak vermek, sayısal çağa karşı yapılabilecek en kökten, en içten eylem değil midir? İnsan, ancak gürültü dindiğinde kendi sesini duyabiliyor. Bu sessizlik bir yokluk değil; aksine varoluşun tüm tınılarını içinde barındıran o muazzam doluluk... Kurtuluşumuz, saatin sustuğu o yerde, dünyanın asıl ritmini yeniden keşfetmekte saklı olabilir.

Bu içerik yazar tarafından hazırlanmış olup, içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Med Gündem’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.