Gazeteci Hamza Özkan, bugünkü köşe yazısında ' Köyden Kente Uzanan Yol: Özlem, Hafıza ve Umutlar ' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Köyden Kente Uzanan Yol: Özlem, Hafıza ve Umutlar
Çoğumuzun çocukluktan bugüne ilkleri, anıları, özlemleri ve yaşamışlıkları vardı. Çocukken ilk kez köyden kente geldiğimde büyük bir kentle karşılaştım. İlk tepkim, “Bizim köyden ne kadar büyük,” demek oldu. Van’ın Gürpınar ilçesine bağlı Norduz bölgesindeki Taşnacak mezrasında dünyaya geldim. Köyden okul çağına geldiğimde, daha doğrusu bugün olduğu gibi 6-7 yaşında değil, 9-10 yaşlarında, yani geç başladım eğitime. Rahmetli babam beni okumam için Van’a getirdi. Köyümüzün Kürtçe adı “Xrabedar”; “dar” eki ağaç demektir. Bizim köyde sadece üç ayrı yerde iki meyve ve bir kavak ağacı vardı.
Köydeyken, mavi bir jip ile köye gelen sağlıkçılar aşı yapmak istediğinde korkup kaçtığımız anlar olurdu. Her köyün girişinde o mavi jip ile gelen, köyleri iyi tanıyan ve sağlıkçılara rehberlik eden mamê Bapîr, bizlerle Kürtçe konuşurdu. Dilin duygusuyla bize güven verdiği için artık sağlıkçılardan kaçmazdık. Sağlıkçılar genelde Türkçe konuştukları için biz çocuklara güven veren aslında Bapîr amcaydı. İki dil arasındaki bariyerin etkisi işte o gün başladı.
İlk kez köyden arabaya binişim, yolculuk… Köyden çıktığım yolda geçtiğimiz köyler, dağlar, dereler, şoförlerin çeşmesi… İlerledikçe Kırgeçit (Qesîrkê) kasabasına geldiğimizde ilk sağlık ocağı, mavi jip, okul, karakol ve kimlik kontrolüyle karşılaştım. Bölge halkı arasında meşhur olan “cendirmên Qesîrkê” karşılaşmaları… Yolculuk ilerledikçe merakım daha da arttı.
Sonra Gürpınar; binalar, asfalt yollar, kaldırımlar, parklar, okullar, hastaneler, kaymakamlık, marketler, belediye, insanların kalabalığı, seyyar emekçiler… Gürpınar’dan Van sınırındaki Kurubaş Tepesi’nde Van Gölü, Van Kalesi ve Van’ı bir bütün olarak görünce içimden bir haykırış yükseldi: “Bizim köyden daha büyüktür.” Merakım ve heyecanım daha da arttı.
Merkeze ilk girişimde, babamla köydekilerin alışveriş yaptığı giyim dükkânı Hazım amca ve gıda dükkânı Dursun amcaya gittik. Genelde köydekiler oralarda oturur, sohbet ederlerdi. Aynı zamanda yaşama dair düğünler, ölümler, hastalıklar, kavgalar, barışlar; aşiretten veya diğer aşiretlerden tanınanlarla ilgili durumlar konuşulurdu. Güncel konular bu iki dükkânda konuşulur, köye gidildiğinde de bu bilgiler köylülere aktarılır, selamlar iletilirdi.
Ömer amcamın evine gittik. İlk misafirliğimdi; annem ve ablamdan ilk kez ayrıldığım. Amcamı köydeyken görmüştüm ama eşi ve kuzenlerimle ilk kez tanıştım. Birkaç gün kaldım. Babam köye dönünce arkasından ağladım. Aileme gitmek istiyordum; okul ile aile özlemi arasında kaldım. Okumama kararı aldım ve tekrar köye döneceğimi söyledim.
O zamanlar bugünkü gibi şehir içi dolmuş veya otobüs pek yoktu. Yeni Mahalle’de merkeze yürüyerek gidenler ya at arabasına biner ya da üç tekerlekli araç kullanan emekçiler yoldan geçenleri gönüllü olarak alırdı. Ben de Yeni Mahalle’den merkeze doğru ilk kez üç tekerlekli arabaya bindiğim ve arabayı devirdiğim anıyı o günlerde yaşadım.
Tekrar köye döndüm. “Neden okul okumadın, neden döndün?” dediklerinde, “Bizim köyden büyüktür ama ailemi ve sizleri özledim,” dedim çocukluk arkadaşlarıma.
Bir sonraki yıl Gevaş YİBO’da başladım. İlk öğretmenim Adanalı Salih hocaydı; bizleri kolluyordu. Birinci dönemden sonra, ikinci dönem Çanakkaleli Müride hoca geldi. Müdür yardımcısı Dursun ve Müride hocadan, sürekli okuldan kaçtığım için dayak yediğim de oldu. O yıl devamsızlıktan kaldım. Aynı zamanda Kürtçe konuşuyorum, düşünüyorum ama Türkçe öğrenme zorluğunun ilk sınavlarını yaşadığım andı.
90’lı yılların köy boşaltma sürecinde ailem de göç ederek merkeze yerleşti ve ben de ilkokulu Van ŞİKO’da, Yavuz Samanlı öğretmenle okudum. Beş yıl siyah ve mavi önlükle, beyaz yakalı derslerimde hep başarılıydım; takdir ve pekiyi aldım, devamsızlığım çok azdı. Ortaokulu ŞİKO’da, liseyi ise Atatürk Lisesi’nde tamamladım.
Kürt siyasetiyle ortaokulda tanıştım, gençlik çalışmaları HADEP’le başladı. HADEP Van il binasında 1999’da yapılan baskınla ilk gözaltımı yaşadım. Siyasi kimliğimden dolayı Cumhuriyet Lisesi 1. sınıfta, şubat ayında disiplin cezası aldım. Okul müdürü sabah beni okulda tüm öğrenci ve öğretmenlerin önünde önce genel tehdit etti, sonra beni yanına çağırdı. Okulun önünde, başım dik, sanki tüm okul yanımdaymış duygusuyla yanına gittim. Tehditle disipline sevk ettiğini söyledi. Bu, ilk siyasi fişlenmemdi. Disiplin sonucunda davranış notumu 5’ten 3’e düşürdüler. Ardından Atatürk Lisesi’ne sürgünle gönderildim ve eğitimimi orada tamamladım.
Lise okurken gençlik çalışmalarıyla Özgür Basın’da, Özgür Bakış Gazetesi’nin Van muhabirliğinde ilk stajımı lise 2. sınıfta yaptım. Okuldan sonra Azadiye Welat’ta devam ettim. 5-6 yılın ardından son 10 yıldır kendime ait Med Gündem sitesinde emeğimle mücadele etmekteyim.
Yaşamda önemli olan, ilkelerle yaşamak, kendi emeğinle var olmak ve toplumsal mücadelede mütevazı olmaktır. Herkes, emeği kadar yaşamın her alanında söz sahibidir.
Her şeyin ilkini yaşadım: kentin kokusunu, dokusunu, kalabalığını, güzelliğini… İnsanların birbirine saf ve temiz duygularla dokunuşu beni çok etkiledi. Hâlâ o günlerin, o yılların kentin kokusunu özlüyorum. Bugün ise ne o koku var ne de o saf dayanışma. Ne yazık ki…
Ama yine de umut ediyorum. Çok ileriye değil, geriye; geride bıraktığımız o güzel değerleri yeniden yaşamak mümkün. Çok özlüyorum o günleri, yitirdiklerimizi, anılarımızı.
Bugün dönüp baktığımda, içimde hâlâ iki ayrı dünyanın sesi var: biri köyün sessizliği, diğeri kentin gürültüsü. Köy bana köklerimi, sabrı ve dayanışmayı öğretti; kent ise mücadeleyi, direnmeyi ve ayakta kalmayı… Arada kalmış gibi değilim aslında; her iki dünyayı da içimde taşıyarak yürümeyi öğrendim.
Özlem hiç dinmedi. Ne köyden kopabildim ne de kente tam anlamıyla ait olabildim. Ama belki de bu ikilik, beni ben yapan en güçlü yanım oldu. Çünkü insan bazen en çok ait olamadığı yerlerde kendini kurar, kendini var eder.
İki dil arasında büyümek, sadece kelimeler arasında değil, kimlikler arasında da bir yolculuktu benim için. Kürtçe ile hissettiğim, düşündüğüm bir dünyadan Türkçe ile anlatmaya çalıştığım başka bir dünyaya geçmek kolay olmadı. Dil bariyeri bazen bir duvar oldu, bazen de kendimi yeniden kurduğum bir eşik. Ama o eşikten geçtikçe hem kimliğimi daha iyi tanıdım hem de anlatmanın gücünü keşfettim.
Siyasetle tanışmam da bu arayışın bir parçasıydı. Kimliğin, dilin ve var olma mücadelesinin ne anlama geldiğini yaşayarak öğrendim. Baskılar, cezalar, dışlanmalar… Hepsi birer kırılma anıydı ama aynı zamanda direncimi büyüten deneyimler oldu.
Gazetecilik mesleği ise bütün bu yaşadıklarımı anlamlandırdığım bir yol oldu. Gördüklerimi, yaşadıklarımı ve tanıklık ettiklerimi yazmak; sesi duyulmayanların sesi olmaya çalışmak benim için sadece bir meslek değil, aynı zamanda bir var olma biçimi. Her cümlede biraz köyün sesi, biraz kentin gerçeği, biraz da kimliğimin izleri var.
Bugün hâlâ o ilk günkü duyguyla, aynı inatla ve umutla yazmaya devam ediyorum. Çünkü biliyorum ki köyün o sade duyguları ile kentin sert gerçekliği, dilin ve kimliğin mücadelesiyle birleştiğinde ortaya daha güçlü bir hikâye çıkar.
Özlüyorum… Ama bu özlem beni geriye çekmiyor; aksine ileriye taşıyor. Direncimi büyütüyor, kalemimi keskinleştiriyor. Ve ben, o köyden çıkan çocuk olarak, iki dilin, iki dünyanın ve bir kimliğin içinden geçerek kentin ortasında yazmaya, anlatmaya ve var olmaya devam ediyorum.
